24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / HAYIR KURUMUNUN ŞER ODAĞINA DÖNÜŞÜMÜ: VAKIFLAR

HAYIR KURUMUNUN ŞER ODAĞINA DÖNÜŞÜMÜ: VAKIFLAR

HAYIR KURUMUNUN ŞER ODAĞINA DÖNÜŞÜMÜ: VAKIFLAR

T.C.’nin Başka Zulmü Olmasa Zulüm Adına Yetecek Uygulama

Allah yolunda bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle ve Allah için bağışladıkları para ve mülklere “vakıf” denir. Sözlükte “bir şeyi daimî olarak durdurmak” anlamına gelmektedir.

Vakıf, bir kişinin, belirli bir hizmetin yerine getirilmesi ya da başkalarının yararlanması için malını ya da parasını veya mülkünü bağışlaya­rak oluşturmuş olduğu kuruluştur.

Önce, vakıflarla ilgili rejim ne tür zulümler yaptı ve yapmayı sürdürüyor, maddeler halinde sayalım:

1- Vakıf mallarını vakfedildiği amacın dışında gayri meşru şekilde kullandı.

2- Vakıf mallarını ve câmileri talan etti, depo yaptı, ahır yaptı, gazino yaptı, kiraya verdi, sattı.

3- Camileri ve Cami bahçelerine yapılan yerleri sahiplendi, gaspetti.

 4- Vakıf mallarını Banka Gibi Allah’la savaşan mekânlara çevirdi.

5- Dernek ve vakıflara müdahale edip onların fonksiyonlarını sınırlandırdı. Küfre hizmet eden kuruluşları da vakıf statüsüne aldı.

Kiliseden Câmiye; Câmiden Müzeye: Ayasofya! (Vakfı Amacına Ters Kullanım)

Ayasofya, Doğu Roma İmparatorluğunun en önemli kiliselerinden biri olarak 537 yılında yapılmıştır. 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethi için şükür namazı burada kılınıp İstanbul’da ilk ezan burada okunarak, fiilen ilk İstanbul câmisi olmuştur. Kilise devrindeki adını fetihten sonra da koruyan Ayasofya Câmii, İstanbul’da ilk Cuma namazı kılınan câmi de olmuştur. Kiliseden câmiye üç gün içinde tamamen çevrilen Ayasofya, bu sebeplerden dolayı, İstanbul fethinin en büyük sembolü kabul edilmiştir.

Ayasofya câmiye çevrildikten sonra, Fâtih, vakıf geleneğini sürdürerek, buraya vakıflar tahsis etmiş ve devamlı bakımı için tam 62 görevli tâyin etmiştir. O günden sonra tam 481 sene Ayasofya, içinde namaz kılınarak mescidlik gibi ulvî bir vazife görmüştür. Câminin vakfiyesini hazırlatan Fâtih, bu câmiyi müzeye, puthaneye çevirenler için tâ o günlerde lânetler yağdırmıştır. Fâtih’in vakfiyesinde şunlar yazılıdır:

“Kim bu vakfiyenin bir şartını değiştirir, fâsid bir te’ville, dalavereyle vakıf hükmünü yürürlükten kast eder ve aslını değiştirir, fürûuna itiraz eder veya bunları yapana yol gösterir ve yardım eder veya kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar veya sahte evrak düzenleyerek mütevellîlik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah’ın meleklerin ve bütün insanların ebediyyen lâneti onun üzerine olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyâmet gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunu işittikten sonra değiştirirse, günahı değiştirenleredir. Allah işitendir, bilendir. Bu vakfı değiştirmeye, bozmaya girişen kişi ölümü, sekerâtı, kıyâmet sahnelerini ve karanlığını, kabri ve yalnızlığı, münkeri ve heybetini, nekiri ve soracaklarını, âlemlerin Rabbi huzurunda duracakları günü hatırlasın. O gün hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip değildir. O gün bütün işler Allah'a aittir.”        

Ve... Ayasofya, 24.11. 1934 tarihli ve 2/1589 sayılı bakanlar kurulu kararı ile müzeye çevrilir. Artık Ayasofya’nın sembollüğü farklılaşmıştır. Câmilerimizin elden çıktığının, işgal edildiğinin, devletin emriyle kapatılıp, ancak tâğûtî güçler istediğinde lütfen açılmasına izin verildiğinin simgesi... Müslümanların öz yurtlarında esâretinin sembolü...

Osman Yüksel Serdengeçti, Ayasofya için şöyle ağıt yakıyor:

“Ey İslâm’ın nuru Ayasofya! Şerefelerinde fethin şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mâbed! Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun?! Hani minârelerinden göklere yükselen, tâmâveradan gelen ezanlar? Hani o ilâhî devir, ilâhî nizamlar? Aysofya ses vermiyor, Ayasofya bomboş, Ayasofya bir hoş!

Hani nerde şu muhteşem minberde, binlerce erin, binlerce gâzinin baş koyduğu şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor! Ayasofya, Ayasofya! Seni bu hale koyan kim, seni çırılçıplak soyan kim? Hani kubbelerden gönüllere, gönüllerden kubbelere gürül gürül akan, sîneler yakan Kur’an sesleri!... Kur’an sesleri dindirilmiş, müslümanlar sindirilmiş. Allah, Muhammed, hulefâ-i râşidîn, bu din ulularının isimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!      

Ayasofya! Ey muhteşem mâbed! Merak etme, Fatih’in torunları yakında seni câmiye çevirecekler. Gözyaşlarıyla abdest alarak secdeye kapanacaklar. Tehlil ve tekbir sadâları boş kubbelerini yeniden çınlatacak. İkinci bir fetih olacak. Ozanlar bu fethin destanını yazacak, ezanlar ilânını yapacaklar. Sessiz ve öksüz minârelerinden yükselen tekbir sesleri fezâları inletecek. Şerefelerin yine Allah’ın ve O’nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şerefine ışıl ışıl yanacak. Bütün dünya Fâtih dirildi sanacak. Bu olacak Ayasofya, bu olacak! İkinci bir fetih, yeni bir ba’süba’delmevt. Bu muhakkak...” 

Ayasofya, bu konuda bir örnek. Konuyla ilgili daha birçok örnek verilebilir. Ama Ayasofya, aynı zamanda bir simge. Fethin sembolü, şimdi de işgalin…

Düzen, Vakıf Mallarını Talan Etti, Câmileri Depo, Ahır, Gazino Yaptı

Yüzlerce benzerinin olduğu olaylardan birkaç örnek verelim: İstanbul’da Sirkeci tren garının (istasyonun) ana giriş kapısının hemen üstünde bitişikte Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii vardı. O yıktırıldı ve caminin yerine “Sazevi” yapıldı; daha doğrusu sazevi adıyla pavyon. Onlarca sene sarhoşlara ve şehvetperestlere hizmet etti vakıf cami yeri. 2000’li yıllarda tekrar cami oldu. Şimdi cami olarak Diyanet’in hizmetinde.

1945 yılında Maraş Türkoğlu Cumhuriyet Mahallesi’ndeki Ulucami tümüyle ibadete kapatılmıştı. Caminin açık bırakılan kapısından içeri giren hayvanlar burasını ahır haline getirmişlerdi. Uzun müddet insanlara yasak, hayvanlara serbest olarak; adı cami, kendisi hayvanlara hizmet eder halde kaldı; yani adını zor söylüyoruz; Ulucami ahır olmuştu. Maraş tek değil bu hususta. Antalya’da Selçuklu eseri olan Yivli Minare Camii’nin de, Osmancık ilçesindeki Akşemseddin Camii’nin de ahır olarak kullanıldığını biliyoruz. Bursa’daki Molla Arap Camii askeriyeye verilmiş, onlar da ibadete kapatıp altını ve çevresini at ahırı olarak kullanmışlar. Bingöl’ün tek camisi olan İsfehan Bey Camii buğday deposu ve hayvan tavlası haline getirilmiş.

20 Nisan 1936 tarihli “Cumhuriyet” gazetesinin haberi şöyle: “Bu ne insafsızlık. Seferihisar’da tarihî bir cami ahır yapılmış!” Habere göre İzmir Seferihisar’da bulunan Hereke köyündeki II. Bayezid zamanından kalma bir tarihî cami tahrip edilmiş ve ahır haline getirilmiştir. Sadece cami değil, medrese ve kütüphanesi de bulunan bu viranenin bazı parçaları inşaatlarda kullanılmıştır habere göre.

Yine, Cumhuriyet Gazetenin verdiği habere göre; Sitti Hatun Camii’nin kiraya verilen şahıs tarafından ahır olarak kullanıldığı, şikâyet edildiği halde kimsenin ilgilenmediği görülmüştür. Uzun zaman burası at ve inek ahırı olarak kullanılmıştır.   

Düzenin Camileri ve Vakıfları Gasp Etmesinin Arka Planı

Devlet tâğutî özellikleri benimseyip kendini tanrı yerine koyduğunda, halkın Allah’a adadığı ne varsa, onları kendi zimmetine geçirmeyi gayet doğal hak görür. Allah’a adanmış gayr-i menkulleri, gelir getiren mülkleri ve Allah için yapılan ibadethaneleri, ilahlık taslamanın bir göstergesi olarak kendi mülkü kabul ederek zimmetine geçirir. Nitekim, Cumhuriyetle birlikte bu ülkede bu tür cinayetler en feci şekilde uygulanmıştır. Kemalist rejim de, Allah yoluna vakfedilen arazileri, dükkân ve çarşıları, kendi malı olarak sahiplenmiş, azınlıklar başta olmak üzere, kendi yandaşlarına peşkeş çekmiş, ümmetin dişinden tırnağından arttırarak Allah yoluna vakfettiği bütün mülkü gasp etmiş, sahiplenmiştir.

Vakfedilen Yerler Gibi Camileri de Gasp Eden Düzen…

Mahalle sakinleri, gelirlerinden arttırarak, kendileri taş taşıyıp amelelik yaparak, yani canla başla çalışarak ve alın teri ile kazandıklarından infak ederek inşa ettikleri cami binası inşaat olarak bittiğinde, artık o camide kimsenin mülkiyet hakkı, söz hakkı olmaz, onun mülkiyeti ve orada yapılacak işleri belirlemek Allah’a aittir. “Mescidler sadece Allah içindir, O’na aittir.” (72/Cinn, 18). En büyük mescide, Mescid-i Haram’a Rabbimiz “Evim” dediği için tüm camilere de “Allah’ın evi” denir. Tâğutî düzen, kendini ilahlaştırdığı için, Allah’ın evini kendi evi gibi kullanmış, depo yapmış, ahır yapmış, gazino yapmış, kiraya vermiş, satmış, namaz memuruna Allah’ın hükmünü yerdirip kendi bâtıl rejimini övdürmüş.

Bütün dünyadaki hizmetlerin özelleştirildiği, toplumun katkısının hizmetlere aktarılmasının planlandığı bir dönemde, sırf egemenliğini kanıtlamak, güç gösterisinde bulunmak ve dinin de kendi kontrol, denetim ve yönlendirmelerinin etkisinde olduğunu herkese kabul ettirmek gibi amaçlar güderek vakıfları ve camileri tekellerine almışlardır. Kendilerini Rab kabul edip halka da kabul ettirmek içindir bütün bunlar. Firavun’un, diliyle ilan ettiği rablik iddiasını bunlar da hal diliyle ilan etmişlerdir.

Ya Şimdiki Durum?

“Bu olaylar artık çok geride kaldı” mı diyorsunuz? Camiler yine işgal altında, devlet dairesi olarak devlete hizmet ediyor, ya da daha doğrusu, devlet, kendi dinine hizmet ettiriyor. Oralarda çağdaş putperestlikten, heykellere saygı duruşundan, şirkin güncel boyutundan, özellikle devletin izni ve kontrolündeki haramlardan, tevhidden ve hayata Kur’an penceresinden, tevhid bakış açısıyla bakmayı hiç mi hiç gündemlerine almazlar.

Allah’ın mescidlerinde ve yeryüzü mescidinde Allah’ın zikredilmesine, O’nun hatırlanıp hatırlatılmasına engel olanlardan, maddî ve mânevî yönden mescidleri harâb edenlerden daha büyük zâlim olmaz. En büyük zulüm, kişileri Allah’tan alıkoymaktır (2/Bakara, 114). Bâzı âlimler, Hz. Peygamber’in, “yeryüzü bana mescid kılındı” hadisini delil göstererek ibâdet edilen tüm yerlerin mescid olduğunu, "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!...” (2/Bakara, 114) âyetini de “Allah’ın dinine muhâlefet edenden daha zâlim kime olabilir?” şeklinde açıklar (Lisânü’l-Arab, “scd” md.). Sadece Allah'a ibâdet edilmesi (1/Fâtiha, 5) gereken yeryüzü mescidinde Allah'a açıkça isyan edilmesi ve sadece Allah'a kulluk yapmak isteyenlere engeller çıkarılması, işkenceden daha büyük zulüm, insanın en doğal haklarına tecâvüzdür. Herhangi bir haramın mescidde yapılması daha büyük bir suç olduğu gibi, Allah’tan başkasına insanları yönlendirmek, namaz kılanları Kemalist düzene, İslam dışı ideolojilere davet etmek gibi imanla ilgili suçlar özellikle camilerde yapılınca suç ve cezasının büyüyeceği herkesin kabul edeceği bir husustur. Yine ketmetmek lanetlik bir suç olduğu gibi, tevhidin hakikati ve şirkin çirkinliği sosyal ve siyasal boyutlarıyla güncel örneklerle Allah’a ait olması gereken mescidlerde anlatılmayıp gizlenirse büyük bir zulüm, bunu yapan da kendisiyle başkalarının yarışamayacağı en büyük zâlimlerden olur.

                                                                                                                                           

Siz hiç cami kürsü ve minberinden tevhidin açılımını, şirkin ve putperestliğin güncel hayatla irtibat kurularak eleştirisini duydunuz mu? Heykellere saygı duruşun dindeki yerini anlatan bir cami görevlisine rastladınız mı? Devletin faiz gibi, içki gibi, kumar gibi zina gibi konulardaki tutumunu eleştiren, tâğut kavramını, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin hükmünü anlatan bir cami görevlisine rastladınız mı? Demokrasiyi, Kemalizmi, laikliği, devlet dinini eleştiren; Avrupa Birliğine katılmanın Hıristiyanları, hatta hıristiyandan da aşağı olanları yönetici kabul etmek anlamına geldiği için vebalini anlatan Diyanet görevlisi gördünüz mü? Çirkefçe Rasulullah’a saldıran karikatürleri ve onların arkasındaki zihniyeti deşifre edip suçlayan görevlilere şahit oldunuz mu? Etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde düşünülmesi gereken husustur. Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların, kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması, görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara olmadık iftiralar atan, Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak Dini müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü üstlenmektedir.

 

İktidar, Vakıf Binalarını Restore Ederek Halkın Gözünü Boyuyor

Tarihî eserleri restore etmeye önem veriyor, Osmanlıyı kültür olarak göz önüne sermek, özendirmek istiyor mevcut iktidar. Bir taraftan Batı değer (sizlik) lerinin ülkeyi her yönüyle kuşatmasına en küçük tavır ve tedbir almazken; diğer taraftan Osmanlıyı, eskinin din anlayışınıkültür ve medeniyet anlamında örnek kabul ediyor; özendirmeye çalışıyor iktidar. Osmanlının türbesini, vakıflarını, Hacı Bektaş’ını, Celâleddin Rumi’sini, şeyhlerini, tarikatlerini, Hıdırellezini, kandillerini, Ramazan tiyatrolarını, her çeşit hurafe vebid’atlerini bu çağa taşımak derdinde. Osmanlı padişahları gibi başkanlık (padişahlık) sistemi, sultanların 4 veya 6 minareli camileri gibi cami de eksik olmamalı. Sultan Ahmet Camii olur da, Sultan Birinci Tayyib Han Camii niye olmasın? Vakıfların içi ağlayadursun, dışını güldürmek yeterli geliyor. Binalar restore edilecek, ama müze görevi sürdürülecek. Müslümanlık bir tarihtir, bir kültür; müzelik bir mirastır bu zihniyet açısından.

Vakıf malı, emanet olmaktan öte, hayır sahibi ecdâdın namusudur. Vakıf malına dokunmak, onun namusuna göz koymak, vakıf malını gasbetmek de o namusa tecavüz etmektir. Onların Allah yoluna vakfettiği mülkü devletleştirmek, bankalaştırmak, ecdâda, hem de ölmüş ataların namusuna tecavüzdür. Ve bu saldırı hâlâ devam etmektedir. Vakıfların hangi hakla, kimden aldıkları yetki ile, nasıl ve niçin devletleştirildiğini anlamak mümkün değildir. Halkın üzerinde tanrısal bir egemenlik kurma ihtiyacının dışında, İslam’ın her şeyine yasak koyma hâricinde bir gerekçe bulamayız. Dünyayı imtihan bilmenin, âhireti dünyaya tercih etmenin ve müslümanlara hizmet etmenin yansıması olan vakıflar, Allah için feda edilemeyecek bir şeyin olmadığı anlayışının tarihî vesikası, canlı hatırası olan vakıflarımız, önce, devletleştirildi, sonra da, onun bütün maddî imkânları, gelirleri, potansiyeli devletin diğer birimlerine aktarıldı. Camilerin, hanların, hamamların, binlerce tarım arazilerinin, ormanların, özetle, vakıf mülkünün gelirlerinden elde edilen paralarla Allah’a savaş açılan mekânlar oluşturuldu, Allah’a giden yollar tıkandı. Vakıfların parasıyla tefecilik yapılmaya çalışıldı, hâlâ da yapılmaya devam ediliyor. Önce bedava devletleştirilen vakıflar, sonra önemli bir kısmı özel sektöre devredildi. Vakıfların vakfiyelerindeki yerlere harcanması vasiyet edilen vakıf gelirleri, vakfedenin beddualarına bakılmadan, gayesine uymayan yerlere harcanıldı. Vakıf arazileri ve imkânları yok pahasına haraç mezat satıldı, yağmacıların işgallerine terk edildi. İnancımızın, insanlık anlayışımızın, öldükten sonra da hayır yapmaya devam etmenin göstergeleri olan vakıflarımız, maalesef, gayesinin dışında kullanılıyor veya yok ediliyor.

Bizden öncekiler korkutuldu, sindirildi. Vakıf malları yağmalanırken, satılırken tepki gösterecek güç bulamadılar kendilerinde. Ya bize ne oluyor? Kimsenin İslâm’ın bu güzel uygulamasına ihanet edenlerden İslâm’ın hakkını talep bile etmiyor. Abdulmuttalib gibi herkes kendi malının derdinde. Kendi mallarına el konulsa ciyak ciyak bağıracak, protestolar yapacak insanımız, bu zulüm karşısında duyarsız. Devlet de, halkın dilsiz şeytan rolünü oynamasından aldığı güçle zulümlerini sürdürme cesaretini buluyor, çaldığı malları iâde etmeyi düşünmüyor bile. Dışarıdaki kâfirlerin zararı daha sınırlı. Kur’an niye tâğutlara tavır alınmasını iman olarak ele alıyor, anlamak için vakıf konusu bile yeterlidir.

Bizden önce yaşayan Müslümanların, en hâlis, en derin dinî duygularla tesis ettikleri vakıflarımız bize de emanet idi. Ne yaptık o emanete? Allah’ın emanetine/dinine sahip çıkmayan insanımız, diğer emanetlere ne kadar ihanet etmez? Hıristiyanlara ve diğer azınlıklara devletin el koyduğu vakıflar iade ediliyor. Müslümanlar olarak azınlıklar kadar hakka sahip olmadığımız ve onlar kadar haklarımızı talep etmediğimiz ve mücadele etmediğimiz için, vakıfları devletten geri isteyen bile yok.

İnsanı en iyi tanıyan Rabbimiz, insana hiçbir ideolojinin veremeyeceği gerçek haklarını vermiştir; hakların yanında görevlerimizi de bildirmiştir. Kula kulluğun her çeşidini, tahakküm, zulüm ve sömürüyü yasaklayan Rabbimiz, kul hakkını ihlâl etmeyi af kapsamı dışında tutmuş, insanı yaratıklar içinde en yüce mevkiye yerleştirmiştir. O yüzden, Allah'ın hudûdunu korumadan, şeriatın emir ve yasaklarını dikkate almadan, Kur'an ahlâkını tatbik etmeden insan haklarını, kul hakkını savunmak, demagoji yapmaktan, yapılan zulümleri maskelemekten öte bir anlam ifade etmeyecektir. Unutulmamalıdır ki, "hudûdullah" korunmadan "hukukunnâs" korunamaz.

Allah'ın verdiği hakları, müslümanlardan ve mazlum tüm insanlardan almaya kimsenin hakkı yoktur. Ama, mazlumların dilenerek haklarını geri alabildiklerini tarih kaydetmez. Hakları Allah vermiştir. Beşer, hakkın tanımında Hakk'ı ölçü kabul etmediği müddetçe hakları hak sahibine dağıtamaz/dağıtmaz. Hak verilmez, alınır. Zâlimlerden hakkı, söke söke almak istiyorsak, Hakk'ın emri doğrultusunda cihad, hem hakkımız hem görevimizdir.

Evkaf Vekâleti ilga edildikten sonra yerine kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü emanetleri koruyamamış, vakıf şartlarını yerine getirememiş, yurt içi ve yurt dışı vakıflarını kaybetmiş. Hâlbuki onun görevi banka ve otel işletmek mi olmalıydı?

Ecdat yadigârı, millet malı, sanat harikası, irfan ve ümran sembolü ve her şeyden önemlisi, Allah için Allah yolunda infak edilerek vakfedilmiş birçok vakıf eseri ve müessesesi ve bunların sağlıklı çalışması ve işlemesi için bağışlanmış gelir kaynakları bizzat Vakıflar İdaresi tarafından satılmış, camiler, hanlar, kervansaraylar, tarlalar, evler, dükkânlar, öyle gaddarca ve alelacele yağmalatılmış ki 300 liraya satılan bir tarihî eserin sadece kubbesindeki kurşun hurdası 3000 liraya alıcı bulmuş. Mukaveleye, “Satılan cami alıcı tarafından üç ay içinde yıktırılmazsa satış fesih ve iptal olunabilir.” diye tehditli maddeler konularak, tahrip ve yıkım, şiddetle teşvik olunmuş. Birçok cami, tekke, hamam, külliye ve müştemilatı, müslüman ahali, “vakıf malı satın almak günahtır” diye düşündüğünden gayrimüslimlerin mülküne geçmiş, onlar da satın aldıkları ibadethaneyi iş hanı haline getirmiş, mihrap yerine de tuvalet koyarak İslâm’dan hınç almış, ölünce malını kiliseye vakfetmiş, böylece mesela Süleymaniye’nin, Rüstempaşa’nın, Nuruosmaniye’nin, Mahmutpaşa’nın... yani gelirleri oralara harcansın diye o camilerin vakıfları olan dükkânları, hamamları, müştemilatları gayrimüslimlerin ve kiliselerin mülkü haline dönüşmüş. Aynı düşman tavırla çeşme, bina, kale kitabeleri kazıtılmış, şaheser yazma eserler toplanıp yakılmış, toprağa gömülmüş, kütüphaneler yağmalanmış, arşiv vesikaları yabancılara satılmış. Bize de bunları sayıp anlatmak kalmış.

Allah Yolunda Kullanılsın Diye Vakfedilenler, Allah’a Karşı Savaş Malzemesi Oldu

Yıl 1954. Menderes’in iktidarda olduğu yıllar. Vakıf mallarının parasıyla Vakıflar Bankası kuruluyor. Atatürk ve İnönü zamanında vakıf mallarına devletin el koymasından daha fecisi ortaya konuldu. Vakıf sahiplerinin emanetlerine ihanetin en alçakçası yapıldı. Onların lânetlerini hak edip kazanmış oldu rejim ve uygulayıcıları. Bankanın yarısından çoğu Vakıflar Genel Müdürlüğünün ve benzer kuruluşların hisselerine ait. Tarih boyunca Allah için ve Allah yolunda değerlendirilmesi için vakfedilen vakıf malları birinci ihanet olarak vakfedildikleri hayır amacının dışına çıkılarak başka amaçlarla kullanıldı. Depo yapıldı, işyerine dönüştürüldü, özellikle azınlıklara (Rumlara, Ermenilere, Yahudilere) peşkeş çekildi. İkinci ihanet olarak kiralandı, satıldı. Allah yolunda kullanılması için vakfedilen yerler özel kullanıma dönüştü. Vakıf mülkü olmaktan çıkarıldı. Bu, lanetlik bir suçtu. Fatih’in Ayasofya’yı cami olmaktan çıkaranlara lânet etmesi, diğer vakıflar için prototip olarak gösterilebilir. Bundan daha büyük suç olur mu? Evet, olur. Üçüncü olarak, Allah yolunda kullanılsın diye vakfedilen mallar, Allah’a karşı savaş yapan kuruma, bankaya dönüştürüldü.

“Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve eğer mü’min iseniz, faizden artakalanı bırakın. Şayet böyle yapmazsanız, Allah’a ve Rasulüne karşı savaş açtığınızı bilin.”(2/Bakara, 279).

Müslümanların vakıf parasıyla Allah’a karşı bu savaşı başlatan Menderes’tir, sürdüren Demirel’ler ve Özal’lar, günümüzde sürdürenler de iktidarı elinde bulunduranlardır.

 

İslam dininin şiddetle ve kesin şekilde reddettiği ve yasakladığı ‘faiz’, Ahmet Davutoğlu’nun 5 Mayıs 2015 tarihinde Yeni Türkiye Buluşması’nda yaptığı konuşmayla devlet tarafından resmen bereketli ve helâl ilan edildi.

Davutoğlu'nun iktidarları döneminde esnafa verdikleri kredilerdeki artışa değindiği konuşmasında 'Helal-i hoş' olsun 'Allah bereketini artırsın' gibi dini ifadeler kullanması, ancak Tevbe suresi 31. âyet ışığında ve bu ayeti açıklayan Tirmizi, Tefsir 10 hadisiyle izah edilebilir.

Meşhur bir söz vardır: “Merd-i kıptî şecaatin arzederken sirkatini söyler.” Davutoğlu, iktidarlarının faize desteğini şu cümlelerle savundu: "…Kredi tutarının toplamı 2002'de 153 milyondu, şimdi 12,5 milyar 2014'te kullanılan, yani 81 kat arttı. İşte bereket bu. 2002'de kredi kullanan esnaf sayısı 63 bin civarındaydı; buna karşın 2014'te 317 bin kredi kullanan esnaf var toplamda 1 milyon 100 bin esnaf kredi kullandı. Helali hoş olsun, Allah bereketini artırsın..." Davutoğlu böyle derken; Allah da tam aksini söyleyerek şöyle diyor: “Allah faizi mahvedip tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (2/Bakara, 276)

İki ihtimal var: Davutoğlu'nun bu sözleri Allah'ın ayetleriyle menettiği 'faiz pisliğini' meşru kılıfa sokma çabasıdır veya düşünmeden söylediği, farkında olmadan ağzından çıkan bir sözdür, ki ben de böyle olduğunu sanıyorum. 

Haramlar Ne Kadar Kat Kat Çoğaltılabilir?

Bir malı gasp etmek haram. Allah yoluna vakfedilen malı gasp etmek iki kere haram. Banka kurmak, Allah’la savaş yapmak kadar haram, vakıf paralarıyla bu savaşı yapmak iki kere haram. Faiz haram, faizin bereketi yok edeceğine inanmamak Kur’an’ın hükmüne inanmamak demek. Faiz için helal olsun, Allah bereketini arttırsın” demek kaç kere haram? Ve haramın da ötesi…

Bir rejimin, o rejimi uygulayan yöneticilerin halkın Allah rızası için ve hayır alanlarda İslâm’a hizmet gayesiyle vakfettiklerini Allah’a karşı savaşta kullandıklarını bile bile onları desteklemek, aslında neyi desteklemek ve hangi safta yer almaktır?

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen rejim ve uygulayıcıları) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (4/Nisâ, 76)           

Ve bunlara sesini çıkarmayanların durumu?!

“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- ketm edip gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah, hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” (2/Bakara, 159).

Vakıfbank’ın Voleybol milli takımına senelerdir sponsorluk yapması, Vakıfbank kadın voleybol takımını ve oyuncularına ödenen transfer ücretlerini, bedellerini filan gündeme getirmiyorum. Onlar büyük cinayetlerin yanında teferruat kalıyor. Ilımlı İslam anlayışı gereği Vakıfbank bugünler doğuruyor; Vakıfbank Katılım diye bir çocuğu olacak. Güya faizden kaçan hacı amcaların yastık altındaki paralarını “kâr payı” adı altında faiz pisliğiyle kirletecek. 

Kendi evindeki yangını söndüremeyen, komşusuna nasıl yardım edebilecek? Kendi ülkesindeki zulme dur diyemeyen, Filistin’deki, Suriye’deki zulme nasıl dur diyecek? Ama, ümitsiz değiliz; zulmün ne olduğunu ve nasıl tepki verilmesi gerektiğini öğreniyor insanımız. Şirkin en büyük zulüm olduğunu da, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin zâlim olduğunu da, zâlimlere düşmanlığın şart olduğunu da öğreniyor insanımız. Öğrendiğini, bildiğini bir de uygulasa…

Yazar:
Ahmed KALKAN
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul