24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / HAYATINI ALLAH YOLUNDA VAKFETMEK!

HAYATINI ALLAH YOLUNDA VAKFETMEK!

HAYATINI ALLAH YOLUNDA VAKFETMEK!

“Kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.”1

    

Tüm çağlara ve zamanlara seslenen bu ayet, net olarak ortaya koymaktadır ki, tağut red edilmeden iman iddiasında bulunmak çok zordur. İman ehli olmak için, tağutu bütün kurum ve kuruluşlarıyla ret etmek gerekiyor.  Bu itikada bürünmek bize ancak tevhid inancını kazandırır ve adımız o zaman muvahhid olur.

 

Peki, böyle bir imana tevhid inancına sahip olduktan sonra bitiyor mu meselemiz?  Bizler cennet biletimizi kazanmış oluyor muyuz? Unutmayalım ki, bu imanın en alt derecesidir. Zaten tağut red edilmeli, zaten elleriyle yaptıkları kanunlarla ilahlaşanlara buğz edilmeli ki, imanın en alt standartı oluşmuş olsun. İşte bizim meselemiz de bundan sonra başlıyor. Allah’a nasıl yaklaşacağız ve münacatta bulunduğumuzda hangi amellerimizi sunacağız ki, Rab katında değerimiz olsun.

 

Salih Amellerle Yaklaşma

 

 Peygamber Efendimiz (s.a.s.)  şöyle buyuruyor: :

 

“Bir zamanlar üç kişi yolda giderlerken kendilerini yağmur tutmuş ve dağda bir mağaraya sığınmışlar. Arkasından mağaranın ağzına dağdan bir kaya düşmüş ve mağaranın ağzı kapamış.

Bunun üzerine yolcular birbirine:

‘Bakın, Allah için sâlih amel işledinizse, o ameller vasıtasıyla Allah’a duâ edin. Ola ki Allah bu sıkıntımızı bizden giderir’ demişler.

İçlerinden biri:

‘Allah’ım! Benim iki ihtiyar geçkin ana-babamla, bir karım ve küçük çocuklarım vardı. Onlara iyi bakardım. Hayvanlarımı yanlarına getirdiğim vakit süt sağar, önce annemle babamdan başlayarak çocuklarımdan önce onlara içirirdim. Şu kadar var ki, bir gün kuraklık beni uzaklara götürdü de akşamlayıncaya kadar gelemedim ve onları uyumuş buldum. Hemen önce yaptığım gibi süt sağdım ve kabı getirerek başları ucuna dikildim. Onları uykularından uyandırmaya kıyamıyor, çocuklara da onlardan evvel süt vermekten çekiniyordum. Çocuklar ayaklarımın dibinde çağrışıyorlardı. Benim ve çocukların hali bu minval üzere fecir doğuncaya kadar devam etti. Eğer benim bunu senin rızânı dileyerek yaptığımı biliyorsan, bu kayadan bize bir miktarını arala da, ondan gökyüzünü görelim.’ demiş.

Bunun üzerine Allah kayanın bir miktarını aralamış ve ondan gökyüzünü görmüşler.

Diğeri:

‘Allah’ım! Benim bir amcamın kızı vardı. Onu erkeklerin kadınları sevmesinin en son derecesiyle sevmiştim. Ondan kendisiyle evlenmek talep ettim. Amma o bana gelmekten imtinâ etti. Hatta kıtlığa duçar oldu, bunun üzerine bana geldi. Ben de kendisine yüz yirmi altın verdim. Ayaklarının önüne oturduğumda: ‘Ey Allah’ın kulu! Allah’tan kork ve bu mührü nâhak yere açma!’ dedi. Ben de yanından kalktım. Eğer bunu senin rızânı dileyerek yaptığımı biliyorsan, bu kayanın bir kısmını bize aç!’ demiş. Allah-u Teâlâ da onlara bir miktar daha açmış.

Öteki:

‘Allah’ım! Ben bir ölçek pirince bir çırak tutmuştum. İşini bitirdiği vakit: ‘Bana hakkımı ver!’ dedi. Ben de kendisine ölçeğini arzettim. Fakat o kabul etmedi. Onu ekmeye devam ettim. Nihayet o pirinçten çobanlarıyla birlikte bir sürü sığır elde ettim. Derken bana geldi ve: ‘Allah’tan kork da benim hakkıma zulmetme!’ dedi.

Ben:

‘Çobanlarıyla beraber şu sığırlara git de onları al!’ dedim.

Bu sefer:

‘Allah’tan kork! Benimle alay etme!’ dedi.

‘Ben seninle alay etmiyorum. Bu sığırları çobanlarıyla birlikte al!’ dedim.

O da aldı ve götürdü. Eğer bunu senin rızânı talep için yaptığımı biliyorsan, bize kayanın kalan kısmını da aç!’ demiş. Bunun üzerine Allah kalan kısmı da açmış ve mağaradan çıkıp gitmişler.”2

 

Bu kıssayla anlıyoruz ki, Allah’a salih amellerimizle yaklaşmamız gerekiyor. Şimdi biz tağutu red edip, Allaha iman edenler olarak bir kaya gelip mağaramızın önüne kapandığında hangi amellerimizi,  Allah’a sunucağız da kayalar açılacak. Tağutu red ettim, demek yetecek mi bize?  Elbette ki yetmez ve kifayet etmez. Allah’ın dininin yeryüzünde hâkim olması için, salihlerden olup salih amellerimizi çoğaltmamız lazım.

Bizler tevhidi anladıktan sonra, ne yapmalı? Nasıl yaklaşmalıyız Rabbimize? Bunun derdiyle dertlenmemiz gerekmektedir. Yukarda Efendimizin bildirdiği hadiste, anlatıldığı gibi acaba biz bir mağarada kapalı kalsak Allah’a hangi amellerimizi sunucağız. Hangi amellerimizi vesile kılarak, kurtulacağız acaba? Hem unutmayın ki bu gün kayalar mağaralarımızın değil sağlığımızın önüne düşüyor. Dükkânımızın kapısına dünyalık, heveslerimizin önüne düşüyor. Çoluk çocuğumuz bile bir kaya olabiliyor bizim için. Kayalar düşüp sağlığımızı, ekonomimizi, rahatlığımızı bozduğunda acaba gönül rahatlığıyla, Rabbim şu falanca amelimi senin rızan için yapmıştım, eğer razıysan arala şu derdimi diyebileceğimiz bir amelimiz var mı acaba?

 Ömrünü Allah Yolunda Vakfetmek

 

Bir Müslüman bırakın günlerini, ömrünü Allah’a ve O’nun dininin hâkim olması için vakfetmelidir. Kitaplarımızda bazı Hanefi hukukçuları Vakıf ve Sadakayı birlikte kullanmışlardır.3 Buradan da anlıyoruz ki vakfolmak, vakfetmektir.  Bu ise en büyük sadakadır.

 

Allah (c.c.) sadakayı en üst çıtaya yükseltmiş, kayalar mağaralarımızı kapadığında, O’na duada, munacatta bulunup yakaracağımız zaman kabul olunacak hali şu ayet-i kerime ile bildirmiştir:

 

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe asla eremezsiniz.”4

 

Sevdiğiniz şeylerden vakfetmedikçedir, bu ayetin bizde olması gereken karşılığı.  Sadakalarımız infaklarımız ve en üst mertebesi olan vakfiyemiz akla gelmelidir. Eğer bu bir binaysa vakıf, bu bir hayatsa vakfıye denir. İnsan hayatında en çok nefsini sevdiğine göre hayatını Allah’a vakfetmelidir ki bu ayet-i kerimenin hükmüne girsin.

        

Peki, nasıl yapmalıyız vakfiyemizi? Bunun en güzel yolu en sevdiklerimizden başlamaktır.

 

Bu ayetin Medine’de yankılarını duyan Zeyd b. Harise koşarak ve gider. Çok sevdiği atı, Hz. Peygambere getirip “Bu, Allah yoluna vakfedildi” dedi. Hz. Peygamber atın üzerine Zeydin oğlu Üsameyi bindirdi. Bunun üzerine Zeyd, “Ben onu sadaka olarak vermeyi murat etmiştim” dedi. Hz. Peygamber de, “Allah onu senden kabul etti” buyurdu.

 

Bu konuda Hz. Ömer en sevdiği cariyesini vakfederken, Hz. Talha “Beyruha” adındaki bahçesini vakfediyor Allah yolunda. Bu bahçe ki çok değerli bir bahçeydi. Vaz geçilmesi çok zor bir bahçeydi. Maddi değeri de ortasından dere geçmesi hesabiyle bir hayli fazlaydı. Bir ev yapılacak kadar da küçük değildi bu bahçe. Ama asıl değeri Rasulullahla olan anıları vardı o bahçede. Öyle gözden çıkarılması kolay bir bahçe değildi, ama onlardaki vakıf anlayışının zirve siydi bu!

      

Ebu Talha'nın hanımı Rumeysa, bahçedeki bir hurma ağacının gölgeliğinde oturmuştu. Talha, bahçe duvarına kadar geldi ama içeriye girmedi. Onun geldiğini gören hanımı

 

Rumeysa:

 

“Ebu Talha, duvarın dışında ne bekliyorsun?  İçeri gelsene” dedi.

 

Ebu Talha:

 

“Ben içeri giremem, Rumeysa, sen de eşyanı toplayıp dışarı çıkar mısın? ”

 

Rumeysa biraz şaşırdı:

 

“Neden, bu bahçe bizim değil mi?”

 

Ebu Talha:

 

“Hayır, artık bu bahçe bizim değil, şu andan itibaren Medine fukarasınındır” dedi. Sonra da, Hz. Peygamber'den dinlediği ayet-i kerimeyi ve verdiği kararını hanımına anlattı.

 

Rumeysa hanım bu sözler karşısında, hiç tereddüt etmeden şunu sordu:

 

“İkimiz namına mı, yoksa sadece kendi şahsın için mi bağışladın? ”

 

“İkimiz namına bağışladım” cevabını alınca da:

 

“Allah senden razı olsun Ebu Talha. Etrafımızdaki fakirleri gördükçe, ben de aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim; Allah bu hayrımızı kabul buyursun, bekle öyleyse bahçeden çıkıp ben de yanına geliyorum!” (Buhari)

 

Vakfedilenlerden, Efendimiz ne getirdikleri malları nede atları,   “Alın bunları beytülmale kaydedin” demedi. Allah için verileni aldı kabul etti ve sonra “Siz bunları akrabalarınızla bölüşün “demişti.

 

 Müthiş bir örnektir bu olay bizim için. Beyruha bahçesinin yarısını da Hz. Talha akrabası olan Peygamberimizin şairi Hassan b. Sabit (r.a.) vermişti. Ya Rasulallah ona vereceğime bende kalsın da dememişti. Ben Allah için veriyorum siz falana veriyorsunuz demedi. Hem akrabası hem de arkadaşı olan Hz. Hassanı hiç kıskanmadı. Çünkü onlar verirken, Allah için veriyorlardı.

 

“ Onlar gözden çıkardıklarını değil, göz bebeklerini veriyorlardı.”

     

 Hassan b. Sabit’e düşen o tarla seneler sonra satıldığında da Hz. Talha ses çıkarmamıştı. Bahçe satıldığında karşılığı 20.000 koyun eden bir değere gitmişti. Fakat gözden kaçırılmaması gereken unsur; bu tarlanın yarısının değeriydi.

    

Şurası bizim için çok önemlidir,  vakfetmek ve vakıf deyince hep aklımıza mal, para, mülk gelmektedir. Ayet, “en sevdiklerinden vermedikçe” Biz en çok bedenimizi sevmiyor muyuz? Bedenlerimizi Allah yolunda kullanamaz mıyız? Bedenlerimizi vakfedemez miyiz, Allah yolunda? Eğer zenginlikteyse maharet zaten hepimiz zenginiz. Belki soruyoruz ne zenginiyiz diye?

     

Allah (c.c.) bolca verdiği zaman zenginiyiz. O kadar çok zamanımız var ve o kadar savurganca harcıyoruz ki onu zaman israfçısı olduk. İşte zamanımızı, Allah yolunda vakfedebilir, zamanımızı Allah’ın dinine ayırabiliriz.

 

Daha başka pazumuz var, terimiz var, gençliğimiz, aklımız vs. sayın sayabilindiğiniz kadar. Bu saydıklarımız azımsanıyor belki daha büyük şeyler yapmak istiyoruz, ama unutmayın “Allah yolunda en önemli amel azda olsa devamlı olan ameldir”  buyuruyor Efendimiz.  Bunları unutuyor atlıyoruz. Sahabe nesli o yetişilmez ufukları bu anlayışla yakalamıştı.

 Hz. Ammar b. Yasir, mescidin kuruluşunda herkes bir taş taşırken kendisi iki taş taşıyordu. Rasulullah onun zorlandığını görüp de şöyle demişti:

 

“Ya Ammar bune hal”

 

O mübarekte şöyle cevap vermişti:

 

“Ya Rasulullah biri kendi, biride senin yerine”

 

Hiçbir şey yapamıyorsak sadece bu örneği şiar edinsek kendimize yeterli olur. Ne iş yaparsak yapalım, “biri Rasulullah için, biri benim için diyebiliriz.

       

Hz. Sümeyye’nin nesi vardı da bugün her mecliste onu anıyor yad ediyoruz. Bugün hala evlerimize misafir olacak kadar değerli olmasına sebep de en sevdiğini vermesiydi, Allah’ın dinine!

         

Sahabenin yükselen çıtasını, ufkunu yakalayan isimlerde vardı. İşte onlardan biride Hz Ömer’in torunu diye bilinen hanımı tarafından akrabalığı olan ve tarihe beşinci Raşit halife diye geçen Ömer b. Abdulaziz  (r.ha.)’dır. Bir gün pazara çıkmış ve çuvallarla şeker dağıtmaya başlamış. Sordukların da neden böyle yapıyorsun yerine parasını versen ya dediklerin de ben şekeri çok seviyorum sevdiğiniz şeylerden vermedikçe ayetinden dolayı da şeker dağıtıyorum demiş. Şimdi bizlerde bu anlayışlarla bakmalıyız yoklamalıyız kendimizi. Yoksa şu kadar param olsa bende vakfederdim demek, bizi kurtarmaz. Bu imtihandır. Bir gün gelir o kadar paramız olur fakat veremeyebiliriz. İmtihanı kaybederiz, Allah muhafaza. Zaten etini bedenini, pazusunu, zamanını ve kanını bu davaya veremeyen canını hiç veremez… Hanne gibi Meryemlerimiz nelerse onları vakfedelim.

 

Seneler önce bir hocamız nakletmişti. Demişti ki “Gene böyle bir mecliste konuşuyorduk, Allah yolunda mücadele etmekten vakfetmekten bahsederken, örnekler verildi. İlmimizi, bilgimizi, varsa servetimizi vakfedelim derken, bir kardeşimiz söz istedi ve dedi ki:

 

“Hocam benim param yok ki vereyim. İlmimle veya bilgimle de hizmet edemem ama bir şeyi çok güzel yaparım. Ben hocam iyi patates soyarım. Varsa patates soyma işi,  bende bu yolda hizmete hazırım ve varım demişti.”

 

Patates görevinin vakfiyesiydi bu ve kulaklara örnek olacak arzulanan sahabe nesli teslimiyetini gösterecek bir beyandı. İşte bu kadar kolay kardeşler. Biz davanın çaycısı, temizlikcisi, kapıcısı veya paspasçısı olabiliriz. Önemli olan en iyisini yapmaya gayret etmektir. Anlayış budur ve bu olmalıdır.

 

İşte vakfiye denilince ilk akla gelen örnekler.  Ama Allah’ın davasının muzaffer olması için daha ne fedakârlıklar yapıldı.

 

İşte o fedakârlıklardan bir tanesini siz kardeşlerimle paylaşmak istiyorum. Sahabe neslinin güzide üyelerinden bir tanesi. Belki de adını ilk defa duyacaksınız.

               

Vakfedecek Neyim Var Diyenlere

 

Hicret’in 9. yılıydı... Rumlar Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için 40 bin kişilik bir ordu hazırlamışlardı. Peygamberimiz bunu haber alınca hemen hazırlığa başladı.

 

Hava çok sıcaktı. Hasat mevsimiydi. Üstelik kıtlık da vardı. Böyle iken bir­kaç kişi hariç bütün Müslümanlar bu orduya iştirak ettiler. Ellerinden gelen maddi manevi desteği yapmaktan geri durmadılar.

 

Katılmayanlardan bir kısmı vardı ki, bunların hiçbir mazereti yoktu. Fakat bazıları bu orduya sırf maddi imkânsızlıkları sebebiyle iştirak edememişlerdi. İşte Tebük Seferi’nden bu sebeple geri kalanlardan biri de Ulbe bin Zeyd’di (r.a.).sahabenin de en fakirlerindendi. Kandehlevi’nin hayatus sahabesine baktığımızda bu sahabe için “Bu Hz. ulbenin bundan başka bir hadisini bilmiyoruz.”4 Notu düşülmüştü.

 

Demek ki o günlerde de fakirler fazla iz bırakamıyordu. Fakat bu hadisle anlaşıldığı gibi, öyle bir zenginliğe ermişti ki, Hz. Ulbe ondan bize tek bir örnek kalmıştı, konumuzun anlaşılması için zirveye oturmuştu.

 

 İbni Kesir (r.ha.)’de “El Bidaye Ven Nihaye” isimli eserinde:

 

 “Hz. Ulbe fakirdi. Yol azığı ve binek temin edememişti. Fakat bu sefere katıl­maya can atıyordu. Kendisi gibi olan arkadaşlarıyla Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) huzu­runa çıktı. Çünkü efendimiz yol uzun, sefer meşakkatliydi. Devesi olmayan hiç kimse sefere götürülmeyecekti. Üzgündü, gözü yaşlıydı. Ra­sû­lul­lah’tan kendisine binek temin etmesi ricasında bulundu. Peygamberimiz, ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ deyince gözyaşları içerisinde geri döndü. Savaşa ya paran varsa vereceksin ya da deven varsa binip gideceksin. Yakmıştı bu ciğerini Hz Ulbenin…

 

Hâlbuki şöyle deyip de sorumluluğu üzerinden atabilirdi. ‘Yarabbi ne devem var binip gideyim, ne param var vereyim. Artık yapacak bir şeyim yok. Bu mazereti söylemeye de en layık kişiydi çünkü tüm samimiyetiyle Rasulullah’a gelip durumunu beyan etmişti. Bu gün bizler bir bakalım halimize daha mazeret bile sayılmayacak bahanelerle bırakın savaşı zaten günümüzde yok akşam derslerine veya bir görev verilmeden yüzlerce bahane uydurmalarımızı. Aracımızla bir yere bir şey götürülmemiz istense. Orası çok çamur, orası bana uzak, yolumun üzerinde değil gibi uzayıp giden bahaneler. Hani ne oldu biz Allah’tan arabayı niye istemiştik. Bir daha bakalım kendimize. Ders çıkarmaya çalışalım örneğimizden.

 

Hz. Ulbe, o gece uyuyamadı. Kalktı, kılabildiği kadar namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

 

Allah’ım, cihadı emrettin, bizi ona teşvik ettin. Ama cihad malumdur ki binek, azık ve masraf gerektirir. Ama ne bende, ne de Resûlünde beni savaşa hazırlayacak imkân yoktur.

 

Ya Rabbi sen şahid ol ki bu güne kadar hangi Müslüman zulmüne maruz kalmışsam mal, can ve

namus bakımından hangi Müslüman da hakkım varsa hepsini senin yolunda sadaka olarak vakfediyorum. Haklarımı kendilerine helal ettim. Senin yolunda şerefimden geçtim Allah’ım…

 

Böyle dua edip ertesi gün sabah namazı için mescide gidip ashabın arasına karışmıştı. Namazdan sonra Peygamberimiz, ‘Bu gece büyük bir vakıfta bulunan ayağa kalksın.’ buyurdu. Kimse kalkmamıştı. Şaşırmışlardı hem büyük bir infak hem de gece kim yapardı ki bunu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) sözünü tekrarladı. Kimse kalkmadı. Efendimiz, ‘Allah yolunda şerefini infak eden vakfeden ayağa kalksın’ sözünü tekrarladı. Hz Ulbe kendi için gökten haber geleceğini ummuyordu. Tekrar ayağa kalksın emri gelince bu defa Hz. Ulbe kalktı ve ‘Benim yâ Re­sû­lal­lah.’ demişti.  Ama öyle büyük bir infak değil, deyip şaşkınlığını belirtti.

 

Peygamberimiz onu müjdeleyerek şöyle buyurdu:

 

Seni müjdelerim ey Ulbe! Allah’a yemin ederim ki, yaptığın bu bağış, kabul edilen sa­dakalar arasına kaydedilmiştir.”6

 

Hz. Ulbe bu müjdeye çok sevindi. Böylece hâlis niyetinin mükâfatını gör­müş oldu…

Neyim var ben ne verebilirim neyimi Allah yolunda vakfedebilirim diyen bizlere çok manidar bir örnek. Haftada bir akşam derse gitmekle bir sohbet dinlemekle ve ya cebimizdeki bozuk paraları vakfetmekle ulaşılabilecek bir ufuk değil bu.

Onlar zirveydiler bu yolda. Bizler elbette o zirveler gibi olamayız ama o zirve yolunda zerrede mi olamayız. Bizde bu davaya terimizi, vaktimiz, pazumuzu ve zamanımızı da vakfetmeliyiz, Allah yolunda!..

 

Dipnot

1. Bakara, 256

2. Kehf süresi 12.ayetin tefsirlerine bakılabilir.

3. Şamil İslam ansk.8.cilt shf, 175

4. Al-i İmran, 92

5. Kandehlevi,  Hatus Sahebe c.1. shf, 575 Divan yay.

6. İbni Kesir, El Bidaye Ven Nihaye, cilt 5,  shf, 67, Çağrı yay.

Yazar:
M. Said Özdemir
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul