24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İSLAM’DA VAKFIN ÖNEMİ VE DELİLLERİ

İSLAM’DA VAKFIN ÖNEMİ VE DELİLLERİ

İSLAM’DA VAKFIN ÖNEMİ VE DELİLLERİ

Kur’an’da Müslümanlar helal ve temiz olarak kazandıkları mallarından severek sarf etmeye teşvik edilmiştir. Bir kimsenin ancak sevdiği maldan Allah yolunda infak ederek, başka bir deyişle onu vakıf haline getirerek “birru ihsan” derecesine ulaşabileceği ilgili ayetlerde şöyle belirlenmiştir:

 

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik sahibi olmak (birr) değildir. Ama asıl iyilik sahibi olanlar; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve bütün peygamberlere iman edip, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verenlerle; namazı dosdoğru kılanlar ve zekâtı verenler; bir de antlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, sıkıntı ve hastalık durumlarında ve savaşın şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenlerdir. İşte doğru olanlar bunlardır, takva sahipleri de bunlardır.”[1]

 

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe ulaşamazsınız! Her ne harcarsanız Allah onu bilir.”[2]

  

Yukarıdaki ayetlere göre,  mü’minlerin sadece kıbleye yönelmeleriyle, yani namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirmeleriyle işin bitmediğine, İslâm’da yapılacak başka önemli inanç ve amel konularının da bulunduğuna dikkat çekilmiştir. Mü’minlerin ancak bu görevleri yapması durumunda, doğru sözlü ve takva sahibi sayılabilecekleri belirtilmiştir. Böylece özellikle Bakara 2/177 ayetin başında bildirilen birr halinin yaşanması sonunda, takva derecesine ulaşılabileceği vurgulanmıştır.

 

Yukarıdaki ilk ayette cennete ulaştıracak amellerin beş grupta toplandığı görülür:

 

a) İman sahibi olmak.

 

b) Sevmesine rağmen malını belirtilen yerlere vermek.

 

c) Namaz kılıp, zekâtını vermek.

 

d) Verdiği sözü yerine getirmek.

 

e) Sıkıntı, hastalık ve şiddet zamanında sabretmek. Bu nitelikleri taşıyan mü’minlerin samimi ve takva sahibi olduklarına dikkat çekilmiştir.[3]

 

Takva sahibi mü’minlerin nitelikleri arasında sayılan, “…Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcarlar..”[4] ayeti de bu konuda genel bir çerçeve çizmektedir. Kısaca bu ve benzeri ayetlerde vakfın gelirinin harcama yerlerine ışık tutulmuştur. Buna göre ayetler farz olan infak ve zekâtı kapsadığı gibi, nâfile olan yardımları ve hayra süreklilik kazandıran vakıfları da kapsamaktadır.

 

İslâm, vakıf yapılmasını teşvik etmiştir. Sırf dünyevi amaçlar için vakıf yapılması mubah; hem dünyevî ve hem de uhrevî amaçla, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak amacıyla vakıf yapılması mendub ve müstehab sayılmıştır. Çünkü Allah’ın Rasûlü bizzat vakıf yapmış ve ashabını da buna teşvik etmiştir.

 

Hadiste şöyle buyrulur:

 

“Adem oğlu ölünce ameli kesilir. Üç kişi bunun dışındadır: Sadaka-i cariye (çeşme, yol, köprü, mescid, okul ve vakıf gibi), yararlı ilim ve kendisine hayır dua eden sâlih çocuk bırakan. Bunlardan insanlar yararlandıkça amel defteri kapanmaz.”[5]

 

Abdullah b. Ömer (r.a.)’ten nakledildiğine göre Hz. Ömer, Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde “semg” denilen bir hurma bahçesini tasadduk etti. Ömer dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Hayber’de daha önce hiç sahip olmadığım değerli bir mala sahip oldum. Bana ne emredersiniz? Hz. Peygamber buyurdu: İstersen, aslını vakfet ve gelirini tasadduk et. Bunun üzerine Ömer (r.a.), bu hurma bahçesini, “Satılmamak, başkasına bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, gelirini yoksullara, yakın hısımlara, köle azadına, yolda kalmışa, misafire ve Allah yolunda savaşanlara vakfetti. Vakıf mütevellisi bunlardan ma’rûf ölçüsünde yiyebilecek, alıp götürmemeleri şartıyla arkadaşına yedirebilecekti.”[6] Hz. Ömer bu konuda bir vakıfname düzenleyerek kızı Hafsa’ya (ö.41/244), sonra da nesline teslim ve vasiyet eyledi.[7]

 

Hz. Ebû Bekir çeşitli gazveler için büyük bağışlar yaptığı ve sağlığında iken malını ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı tercih ettiği bilinmektedir. Hz. Ömer çoğu kez yardım bağışında onu geçmeyi hedeflemiş, fakat Ebû Bekir bu konuda hep önde olmuştur. Diğer yandan Hz. Ebû Bekr’in Mekke’deki evlerini vakfettiği nakledilmiştir. Çocuklarından ve neslinden Mekke’de bulunanlar bunlarda oturuyor ve mirasla paylaşma yoluna gitmiyorlardı. Hısım akrabanın bir çeşit devre mülk gibi bu yerleri kullanması vakfa benzemektedir.[8]

 

Hz. Osman zengin bir sahabe olup, İslâm’ı malıyla destekleyerek Allah ve Rasûlü’nün hoşnutluğunu kazanmıştır. Onun Medine’de su kıtlığı bulunan bir yılda Rûme kuyusunu satın alıp vakfetmesi şöyle nakledilir: Bu kuyu bir Yahudi’ye aitti. Allah Rasûlü şöyle buyurdu: “Kim Rûme kuyusunu Cennette göreceği hayır karşılığında satın alır ve kendi kovasını Müslümanların kovası ile eşik kılar”? buyurdu. Bunun üzerine Hz. Osman 12 bin Dirheme (5 Dirhem bir kurbanlık koç parası) kuyunun yarı hissesini satın aldı ve kendi nöbetinde serbestçe su alınabileceğini ilân etti. Müslümanlar tüm su ihtiyacını Hz. Osman’ın nöbetinde karşılamaya başlayınca, su satışı yapamayan ortağı öbür payı da 8 bin Dirheme satmıştır. Böylece Hz. Osman zengin yoksul ayırımı yapmadan herkesin bu kuyudan yararlanmasını bildirmiştir.[9]

 

Medine’ye hicret edince ihtiyaç hatta zaruret üzerine ortaya çıkan bu uygulama içme suyunun, ticaret konusu yapılmaksızın hayır, sebil ve vakıf yoluyla sağlanması gereğine işaret etmektedir. Büyük şehir ve kasabalarda kurulacak vakıf baraj, gölet ve su kuyuları önceki yüzyıllarda en değerli hayrattan olan çeşmelerin yerini almalı, kullananlardan alınacak su bedeli maliyeti aşmayacak bir seviyede belirlenmelidir.

 

Su, özel mülke konu olmadığı sürece kullanımı mubahtır. Mubah olan bir şeyde ise herkesin hakkı vardır.

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

 

“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.”[10]

 

Ancak kişilerin mülklerinde yer alan su kaynakları ve kaplara doldurulmuş bulunan sular sahipli kabul edilerek bunların gerektiğinde para karşılığı satılabileceği caiz görülmüştür.[11]

 

Vâkıdî (ö.207/822), Hz. Osman’ın torunu Abdurrahman’ın nezdinde gördüğü bir vakfiye metnini şöyle nakleder: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu, Osman bin Affan’ın sağlığında iken yaptığı bir sadaka (vakıf) dır. Osman (r.a.), Hayber’de “İbn Ebî’l-Hakîk” diye bilinen taşınmazını aslını, satılamaz, başkasına bağışlanamaz ve miras yoluyla da geçmez şekilde vakfedip, mütevelliliğini oğlu Abban’a bırakmıştır. Vakfiyeyi Usame b. Zeyd Yazmış ve Ali b. Ebî Tâlib ile birlikte şahid olmuşlardır.”[12]

 

Hz. Ali’nin Yenbu’daki vakfettiği arazisine ait vakfiye esasları da şöyle nakledilmiştir: “Allah’ın, benim yüzümü ateşten koruması, beni cennetine girdirmesi ve benden razı olması için Yenbu’daki bütün malımı aslı satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, sulh veya savaş halinde yoksullara, düşkünlere, uzak ve yakın akrabaya, yolculara infak (vakf) ettim. Benim ölümümden sonra kölelerimden Rabah, Ebû Nizyer ve Cübeyr bu malımdan kendileri ve aileleri yemek, içmek şartıyla beş yıl süreyle çalıştıktan sonra hürriyetlerine kavuşacaklardır.” Bugün Medine kenarında Mikat yeri olan Zülhuleyfe’nin bir diğer adı “Âbâr-ı Ali (Ali’nin su kuyuları)” olup, bunlar Hz. Ali’nin vakfettiği yerlerdir.[13]

 

Hâlid b. Velid (ö.21/641) Medine’deki evini vakfetmiş ve vefatına yakın zırh, at, kılıç gibi savaş aletlerini de vakfettiği bildirilmiştir.[14]

 

Zeyd b. Sabit (r.a.)’ın şöyle dediği nakledilmiştir:

 

“Gerek diri gerekse ölü için vakıftan daha hayırlı bir şey görmedim. Ölüye sürekli olarak sevap kazandırır, diriye malı hapsolunup satılmaz, bağışlanmaz, miras kalmaz ve bu yüzden de mülkten çıkarılmasına güç yetmez olur.”

 

Hz. Peygamber’in eşlerinden Hz. Aişe (ö.57/676), Ümmü Seleme (ö.20/640), Ümmü Habîbe (ö.44/664), Hz. Hafsa (ö.41/244) ve Safiyye (50/670)’nin de ya oturdukları evi ya da başka bir taşınmazlarını vakfettikleri nakledilmiştir.[15]

 

Cabir b. Abdillah’tan rivayete göre, Medineli Müslümanlardan varlık sahibi olup da vakıf yapmayan kalmamıştır.[16]

 

Vakıfla İlgili Hükümler

 

Ebû Hanife’ye göre vakıf, mülk olan bir aynı, vakfedenin mülkünde alıkoymak ve gelirini bir hayır cihetine tasadduk etmektir. Başlangıçta ariyet hükmünde olan bu muamelenin hâkim tarafından tescili, vasiyet olarak yapılan vakıfta vakfedenin ölümü ile vakıf kesinleşir. Mescid ve kabristan vakfında, bir kişinin bile olsa mescitte namaz kılması, bir cenazenin defnedilmesi ile vakıf meydana gelir.[17]

 

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e, Şafiilere ve Hanbelîlerde tercih edilen görüşe göre vakıf; yararlanmak mümkün olan bir malın mülkiyetini temlik ve temellükten menederek, bunun gelirini Allah rızası için mubah bir hayır yönüne tahsis etmektir. Buna göre, vakfedilen malın mülkiyeti vakfedenden çıkar ve Allah Teâlâ’nın mülkü haline gelir. Hanefilerde fetvaya esas olan görüş budur.[18] Malikilere göre ise, vakıfta süreklilik (ebedilik) şart olmayıp, kısa süreli vakıf da geçerli olur. Bir ev, dükkân, işyeri ve benzeri akarı kiraya verip, kira gelirini hayır yoluna sarf etmek gibi. Burada vakıf malın mülkiyeti, sahibinin üzerinde devam eder.[19]

 

Vakıf mallarda genel olarak süreklilik (ebedilik) esas alındığı için, vakfedilecek şeyin arsa, arazi, işyeri, dükkân, ev gibi gayrimenkul olması asıldır. Ancak Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre menkul malların bir gayrimenkule bağlı ve tâbi olarak vakfedilmesi de geçerlidir. Arsa ile birlikte binayı, arazi ile birlikte bazı hayvanları ve tarım aletlerini vakfetmek gibi tamamlayıcı parçalar,[20] ile yol, geçit, su içme, su alma gibi irtifak hakları da gayrimenkule bağlı olarak kendiliğinden vakfedilmiş sayılır. Malikilere göre intifa hakkı sınırlı bazı aynî haklar bağımsız olarak da vakfedilebilir.[21]

 

İmam Muhammed’e göre hakkında nass (ayet- hadis) bulunmasa da vakfedilmesi teamül haline gelen menkullerin kendi başına vakfedilmesi de geçerlidir. Kitap, ev, gelinlik elbise, mutfak eşyası, Mushaf, bazı kitaplar, nakit para (dinar, dirhem) ve mislî (standard) menkuller bunlar arasında sayılabilir. İmam Muhammed bu konuda istisna’ akdinde (eser sözleşmesi) olduğu gibi “istihsan” deliline dayanarak kıyası terk etmiştir.[22]

 

Bir taşınır veya taşınmaz malı vakfeden kimse, vakıf yönetimi, gelirin kimlere verileceği, mütevellinin emeğinin karşılığı ne olacağı ve benzeri konuları yazılı olarak belirleyebilir. Vakıfla ilgili esasları kapsayan bu belgeye “vakfiye, vakıfname veya vakıf senedi” denir. Vakfiyede yer alan ve şer’î hükümlerle çelişmeyen esaslar geçerli ve bağlayıcı olur. İleriki uzun dönemlerle ilgili böyle bir belgenin düzenlenmesi sünnet veya müstehap hükmündedir.

 

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

 

“Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bir kâtib onu doğrulukla yazsın… (Önemli bir) alış veriş yaptığınızda iki şahit tutun.”[23]

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

 

“Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar.”[24]Tirmizî’de şu ilâve vardır: “Ancak helalı haram, haramı helal kılan şart müstesnadır.”[25]

 

Diğer yandan Hz. Ömer, Osman ve Ali (r. anhüm) gibi sahabelerin vakıf işlemini yazılı olarak yaptıkları ve vakfın işleyişi ile ilgili şartları bu vakfiyeye yazdırdıkları nakledilmiştir.[26] Vakfiye düzenlemesi yüzyılların içinde amacın genişliğine, vakfedilen malın azlığına ve çokluğuna göre kapsam bakımından değişmektedir. Kimi zaman bir vakfiye tek sayfa halinde yazıldığı gibi, kimi zaman üç beş yüz sayfalık defterler halinde de hazırlandığı görülür. Nitekim padişah, vezir veya geniş imkânlı vakıfların vakfiyeleri kitap şeklinde, ciltlenmiş defterlerde yazılıdır. 19 cu yüzyıl vakıflarından II. Mahmud, Abdülmecid, II. Abdülhamid, Âdile Sultan. Bezm-i âlem ve genellikle valide sultanlara ait vakıflar defter halindedir.[27]

 

Osmanlı Devleti uygulamasında genel olarak vakfiyelerde şu temel bilgilere yer verilmiştir:

 

Mahkemede tescil sırasında yazılmakla birlikte vakfiyenin en başında İslâm hakiminin ve bazı durumlarda sultanın tasdik yazıları, imza ve mühürleri bulunur. Bundan sonra Allah’a hamd, Hz. Peygamber’e ve ashabına salât ve selâm yanında genellikle şu ifadelere rastlanır: “Seçkin kullarını, mallarını hayır yoluna harcamakla aziz kılan, çeşitli çeşitli iyilik ve övgüleri kazanmalarına yardım eden Allah’a hamd olsun! O’nun elçisi, peygamberi ve kâinatın en hayırlısı olan Hz. Muhammed’e, onun ailesine ve ashabına kıyamete kadar salatü selâm olsun.!”

 

Bundan sonra dünya hayatının geçiciliği ve hayır hasenat yapmanın gerekliliği belirtildikten sonra bununla ilgili ayet ve hadislere yer verilir.

 

Vakfedenin adı, baba adı, mesleği ve kişisel nitelikleri dile getirildikten sonra asıl konuya geçilir. Önce vakfın kuruluş gayesi, buna duyulan ihtiyaç, vakfedilen taşınır, taşınmaz malların listesi, yürütülecek hizmetler, taşınmazın nasıl işletileceği, vakıfta çalışacak personelin nitelikleri, çalışma esasları, kendilerine verilecek ücretin cins ve miktarı, vakıf binalarının bakım ve onarımı, mütevelli ve nâzırla ilgili hususlar ve ileride bunların seçimi ile ilgili esaslar vakfiyede yer alır.

 

Son bölümde ise vakfiye şartlarını sonsuza kadar aynen uygulayanlara vakfedenin duası ve uymayanlara ya da vakfiyeyi değiştirenlere bedduası yer alır.

 

Nitekim Fatih Sultan Mehmed’in yaptığı geniş kapsamlı vakfın, ticarî ve ziraî gelirlerinin Fatih Külliyesi, Ayasofya, Zeyrek, İmâret, Galata, Şeyh Vefa, Külliye-i Cedîde câmileri ile Kalenderhanezâviyesi giderlerine harcanmasını istemiş ve sonunda bu şartları değiştiren veya değiştirmeye kalkışanlarla ilgili şu bedduada bulunmuştur: “Kim bu vakfiyeyi değiştirirse, bir maddesini tebdil eder, fasit bir yorumla veya hile ile vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmayı kasteder, aslını değiştirir, ayrıntısına itiraz eder veya bunları yapana yol gösterir ve yardım eder veya sahte belge düzenleyerek mütevellilik hakkı gibi şeyler ister veya onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalan yere kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların ebediyen lâneti böyle kimse üzerine olsun. Azabı hafiflemesin, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunu işittikten sonra değiştirirse, günahı değiştirenleredir. Allah her şeyi işitendir, bilendir.”[28]

 

Vakfiyeler hukuki bir belge olması yanında, ait oldukları toplumun yapısını, kültür seviyesini ve değer hükümlerini yansıtan çok önemli belgelerdir. Çünkü Osmanlı toplumunun devlet yönetim biçimi ve mülkiyet anlayışı arşiv belgeleri, “Defter-i Hâkânî” ve “Tahrîr Defterleri” nde; adalet anlayışı “Şer’iyye Sicilleri” nde; san’at anlayışı ve bediî zevkleri, engin cömertlik ve yardım severlik nitelikleri, sayıları 35.000’i aşan “Vakfiye” lerde bulunmaktadır.[29]

 

Bu yüzden Osmanlı İslâm toplumunu ictimaî, iktisâdî, mâlî ve kültürel açılardan tanımak isteyen araştırıcıların bu temel belgeleri tanımaları ve batı kültürünün yönlendirici rüzgârına karşı, bu engin belgelere dayalı bilgilerle karşı durmalıdır.

 

Sonuç olarak Osmanlı döneminden intikal eden vakıfların vakfiyelerinde İslâm’a uygun olan şartlar geçerliliğini korumakla birlikte, güncelleme gereken bir takım yeni şartlar da ortaya çıkmış olabilmektedir. Nitekim “istibdâl” şartları gerçekleşince İslâm mahkemesi kararıyla vakıf mal rayiç bedelle satılır ve yerine daha yararlı olacak başka bir taşınmaz satın alınır. Böylece vakfın sürekliliği korunmuş olur. Vakfiyede İslâm hükümlerle çelişen maddeler veya vakıftan yararlanacak olanların maslahatına ters düşen maddeler geçersiz sayılır. Mesela vakfiyede, “Mütevelli yolsuzluk yapsa bile azledilemez.” diye bir madde olsa bu geçersizdir. Yine vakfeden vakıf personelinin maaşlarını çok düşük olarak belirlemiş veya paranın değer kaybetmesi yüzünden maaşlar yetersiz kalmışsa, bunların hakim kararı ile güncellenmesi caiz olur.[30] Nitekim “Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.” Mecelle kuralı vakfiyedeki şartları değerlendirmede bize ölçüyü vermektedir.[31]

 

İmam Muhammed’e göre, teamül haline gelmesi durumunda, istihsan deliline dayanarak nakit paranın da vakfedilebileceğinin caiz görülmesi üzerine, Osmanlı Devleti döneminde büyük ölçüde altın ve gümüş nakit paraların vakfedildiği ve yüzyıllarca bu para kaynaklarının İslâmî ölçüler içinde finansman olarak kullandırıldığı bilinmektedir.

 

Dipnot

 


[1]. Bakara, 2/177.

[2]. Mâide, 5/92.

[3].bk. İnsân, 76/8; Âl-i İmrân, 3/91; Haşr, 59/9; Müslim, Zekât, 93; Nesâî, Zekât, 60, Vasâyâ, 1; İbn Mâce, Vasâyâ, 4.

[4]. Bakara, 2/3.

[5]. Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Dâvûd, Vasâyâ, 14.

[6]. Buhârî, Vasâyâ, 22, 28, Şurût, 19, Eymân, 33; Müslim, Vasıyyet, 5, 15, 16; Tirmizî, Ahkâm, 36. Tirmizî, hadis için “hasen- sahih” demiş ve ne sahabeden ne de başkalarından, mütekaddimûn arasında, arazi ve başka şeylerin vakfının caiz olduğu konusunda bir görüş ayrılığı olduğunu bilmiyoruz, demiştir.

[7]. Ebû Dâvûd, Vasâyâ, 13; Elmalılı M. Hamdi, İrşâdü’l- Ahlâf fî Ahkâmi’l-Evkâf, İstanbul 1330, s. 148, 149; Nazif Öztürk, Elmalılı M. Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar, Ankara 1995, s. 127.

[8]. Hassâf, Ahkâmü’l-Evkâf, Mısır 1904, s. 5; Hamdi Döndüren, Günümüz Vakıf Meseleleri, Erkam Yayını, İstanbul 1998.

[9]. bk. Tirmizî, Menâkıb, 18; Âsım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul, t.y, VIII,193, 194; K. Miras, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1970, 2. Baskı, VIII, 237.

[10]. Ebû Dâvûd, Buyû’, 60; İbn Mâce, Ruhûn, 16; Ahmed b. Hanbel, V, 364.

[11]. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret İlmihali, s. 182, 183.

[12]. Hassâf, age, s. 9; Ali Haydar, Tertîbü’s-Sunûf fî Ahkâmi’l-Vukûf, İstanbul 1340, s.5.

[13]. Beyhakî, Sünen, VI, 160, 161; Elmalılı, age, s. 153, 154; Hüseyin Hatemî, Önceki ve Bugünkü Hukukumuzda Vakıf Kurma Muamelesi, İstanbul 1969, s. 35.

[14]. bk. Buhârî, Cihâd, 89, Zekât, 49; Müslim, Zekât, 11; Elmalılı, age, s. 155.

[15]. bk. Hassâf, age, s. 9 vd.; Elmalılı, age, s. 154 vd.; Öztürk, age, s. 130, 131.

[16]. İbn Kudâme, Muğnî, IV, 4.

[17]. Serahsî, age, XII, 27; İbnü’l-Hümâm, age, VII, 37-40; Kübeysî, age, I, 96 vd.; İbn Âbidîn, age, III, 391; Meydânî, Lübâb, İstanbul t.y., II, 180

[18]. İbnü’l-Hümâm, age, V, 37 vd.; İbn Âbidîn, age, III, 391; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, VIII, 154, 155; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, II, 350.

[19]. Mâlik, Müdevvene, VI, 98. Vd.; Kübeysî, age, I, 78 vd.

[20]. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, V, 48; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, IV, 361; Ömer Hilmi, Ahkâmü’l-Evkâf, mad. 59.

[21]. el-Fetâvâ’l-Hindiyye, II,363; Ömer Hilmi, age, mad. 94-98.

[22]. Serahsî, Şerhu’s- Siyeri’l- Kebîr, V, 2083, 2087; Kübeysî, age, I, 371.

[23]. Bakara, 2/282.

[24]. Buhârî, İcâre, 14; Ebû Dâvûd, Akdıye, 12; İbn Mâce, Ahkâm, 23.

[25]. Tirmizî, Ahkâm, 17.

[26]. Hamdi Döndüren, Günümüzde Vakıf Meseleleri, Erkam Yayınevi, İstanbul 1998, s. 26-31.

[27]. Öztürk, age, s. 22. Dipnot, 3, 4.

[28]. Fatih Vakfiyesi, Topkapı, 1835/ 144-149); VGM, Fatih Mehmed II Vakfiyesi, 1938: 369-370/269.

[29]. İbn Âbidîn, age, IV, 433, 434; Kadri Paşa, Kanunü’l-Adl, mad, 101.

[30]. Serahsî, age, XII, 46; İbn Âbidîn, age, IV, 387; Ö. Hilmi, age, mad. 167.

[31]. Mecelle, Mad. 39.

 

 

SPOT İÇİNDİR

 

Hz. Ebû Bekir çeşitli gazveler için büyük bağışlar yaptığı ve sağlığında iken malını ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı tercih ettiği bilinmektedir. Hz. Ömer çoğu kez yardım bağışında onu geçmeyi hedeflemiş, fakat Ebû Bekir bu konuda hep önde olmuştur.

 

 

Hz. Osman zengin bir sahabe olup, İslâm’ı malıyla destekleyerek Allah ve Rasûlü’nün hoşnutluğunu kazanmıştır.

 

Su, özel mülke konu olmadığı sürece kullanımı mubahtır. Mubah olan bir şeyde ise herkesin hakkı vardır.

 

Ebû Hanife’ye göre vakıf, mülk olan bir aynı, vakfedenin mülkünde alıkoymak ve gelirini bir hayır cihetine tasadduk etmektir.

 

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e, Şafiilere ve Hanbelîlerde tercih edilen görüşe göre vakıf; yararlanmak mümkün olan bir malın mülkiyetini temlik ve temellükten menederek, bunun gelirini Allah rızası için mubah bir hayır yönüne tahsis etmektir.

 

 

Yazar:
Prof. Dr. Hamdi Döndüren
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul