18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / SURİYE'DE DİRENİŞİN BEŞ YILI

SURİYE'DE DİRENİŞİN BEŞ YILI

SURİYE'DE DİRENİŞİN BEŞ YILI

Ahmet Varol

 

 

Giriş

 

Suriye'de direniş 15 Mart 2016'da beş yılını doldurarak altıncı yılına girdi. Bu bir yanda zulme kararlılıkla karşı koyan direniş olduğunu, bir yanda da böyle bir direnişe rağmen saltanatından vazgeçmemekte ısrar eden ve varlığını sürdüren rejim olduğunu gösterir. Direnişin ısrarla mücadelesini sürdürmesinin sebebi bir kere reddettiği ve son bulmasını istediği diktayı yeniden kabullenmenin kendi açısından ölümden daha kötü olacağına inanmasıdır. Böyle bir direnişe rağmen diktanın varlığını sürdürebilmesinin sebebi ise sadece kendi gücüyle değil hem bölgesel hem de küresel emperyalizmin güçleriyle, onların tümünün doğrudan veya dolaylı yollarla sundukları imkânlardan ve araçlardan yararlanarak savaşıyor olmasıdır.

 

Biz de bu yazımızda Suriye'de zulme başkaldırının beş yılını değişik boyutlarıyla ve genel hatlarıyla tahlil etmeye çalışacağız Allah'ın izniyle.

 

2011 Başkaldırısı: Korku Duvarının Aşılması

 

Arap dünyasında dikta rejimlerine karşı halk ayaklanmaları başladığında, zaman zaman arka planda birtakım komplo ve oyunlar arandıysa da çoğunluk ezilen toplumların sabırlarının taşması, maruz kaldıkları zulümlerin son bulması için meydanlara çıkmaları olarak değerlendirdi.

 

Gerçekte muhtelif Arap ülkelerinde halkların meydanlara çıkmasına neden olan zulüm, baskı ve resmî şiddet Suriye'de çok daha fazlasıyla mevcuttu. Ancak her nedense birçokları bu ülkedeki halkın başkaldırısını emperyalistlerin oyunu olarak lanse etmeye çalıştılar.

 

Oysa olayı toplum psikolojisi açısından değerlendirdiğinizde bu ülkede yaşananların, bir korku duvarının aşılması ve insanların zalimlere de karşı konabileceği konusunda öz güven kazanmaları olduğunu görürüz.

 

Suriyeliler nazarında korku duvarı büyük bir engeldi. Çünkü kırk yıl boyunca Baas'tan gördükleri şiddet ve sıkıntılar anlatılabilir boyutta değildi. Ama bu zulmün oluşturduğu korku duvarı kitlelerin birlikte hareket ederek karşı çıkmalarını engelliyordu. Zulmün hüküm sürdüğü diğer Arap ülkelerinde insanların meydanlara çıkması ve önemli başarılar elde etmeleri Suriye halkını da cesaretlendirdi ve korku duvarını aştılar.

 

Zulme Başkaldırının Araçları ve Toplumsal Gerçekler

 

Aslında planlı ve organize bir halk ayaklanması olsaydı belki Suriye'deki ayaklanmanın diğer ülkelerden sonraya bırakılması daha isabetli olurdu. Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bu ülkede sebepler diğer ülkelere nispetle çok daha fazlasıyla mevcut olduğu için korku duvarının aşılması gençleri heyecanlandırdı ve başlarındaki dikta rejiminden kurtulma arzularını duvarlara yazdıkları sloganlarla dile getirdiler.

 

Fakat diğer Arap ülkelerindeki zulüm rejimlerinin halk ayaklanmaları karşısında çok direnemediğini gören Baas rejimi de telaşa kapıldı ve kendisini istemeyenlerin gözünü korkutmak, önlerinde hâlâ sapasağlam bir duvar bulunduğu mesajı vermek için çok sert davrandı. Hemen güvenlik ve istihbarat elemanlarını devreye sokarak duvarlara yazı yazan gençleri bulup kendilerine korkunç işkenceler etti ve tırnaklarını söktü.

 

Bundaki amacı sadece o gençleri korkutmak değil önündeki engeli aşamayacağını topluma göstermek olduğundan yapılan işkencenin manzaralarının kamuoyuna da yansıtılmasını sağladı.

 

Ama rejimin bu tutumu halkta öfke patlamasına neden oldu ve zulme son verilmesini isteyen gençlerin etrafında bir vicdanî dayanışma oluştu. Bilgilenme araçlarının geçmişe göre çok daha fazla olması da bir örgütsel organizasyona gerek olmadan sosyal medya yoluyla yönlendirme yapılmasına imkân sağladı.

 

Böylece işkence edilen liseli gençlere destek için 15 Mart 2011 tarihi "Suriye Öfke Günü" ilan edilerek rejime karşı tepkinin dile getirilmesi amacıyla meydanlara çıkılması istendi. Çağrılar ciddi yankı buldu ve Der'a'da büyük bir kalabalık Şam'da da azımsanamayacak sayıda insan meydanlara çıkarak zulme son verilmesini istedi.

 

Meydanlara çıkan kalabalığın başlangıçta istediği rejimde reform, devletin şiddet uygulamalarına son verecek ve özgürlüklerin önünü açacak değişiklikler gerçekleştirilmesiydi. O yüzden olayların başlangıcında sloganlara yansıyan talep "ıslah" yani reform, sistemin yeniden düzenlenmesiydi.

 

Fakat rejim güçleri daha olayların başlangıcında hemen şiddete başvurdu ve ıslah isteyenlerin kafalarına kurşun sıktılar. Çünkü diktatör Esed, böyle bir reform gerçekleştirilmesi ve halka kendi seçimini yapma hakkı tanınması durumunda onun asla kendisini istemeyeceğini biliyordu.

 

Rejimin böyle şiddete başvurması üzerine halk onunla anlaşmanın mümkün olamayacağını gördü ve talebini dolayısıyla sloganını "nuridu iskâte'n-nizam (rejimin düşürülmesini istiyoruz)" diye değiştirdi.

 

Zulümle İşbirliği İçinde Olanların İftira Kampanyaları

 

Suriye'de hakim şartlar ve olayların gelişme süreci ayaklanmanın bir toplumsal patlama ve vakıa olduğunu, herhangi bir komplonun söz konusu olmadığını, hatta eylemlerin organize değil kendiliğinden oluşan kitlesel direnişle yürütüldüğünü açıkça gösteriyordu.

 

Fakat bu ülkedeki zulüm rejimiyle çıkar ilişkisi içinde olanlar mazlum halkı suçlu, zâlim rejimi ise haklı çıkarabilmek için direnişi hedefe yerleştiren geniş çaplı iftira kampanyaları yürütmeye başladılar.

 

Baas'la çıkar ilişkisi içinde olanların başında İran ve Rusya geliyordu. O yüzden bu iki ülkeyle bağlantılı medya organları Suriye halkının başkaldırısını yıpratma amaçlı yoğun propagandalar yürütmeye başladılar.

 

Olayların başlangıcında meydanlara yansıyan tepkinin bir halk ayaklanması olduğu gerçeğini gözlerden uzak tutmaya çalışarak sadece ABD ve Batı'nın Esed rejimine karşı tahrik ettiği gruplar olduğunu, bunu da Der'a'da bir kalabalık oluşmasına rağmen Şam'daki eylemlere katılımın düşük olmasının, Halep'te ise hiç eylem yapılmamasının gösterdiğini iddia ediyorlardı. Der'a'da kalabalık oluşmasında da liseli gençlerle ilgili haberlerin sosyal medyada öne çıkarılmasının ve tahrik yapılmasının rolü olduğunu söylüyorlardı.

 

Oysa gerçekte lisesi gençlere yapılan işkencelerle ilgili bilgileri el altından kamuoyuna yansıtan rejimin kendisiydi. Çünkü bu yolla halka gözdağı vermek istemiş ama taktik tersi sonuç doğurmuştu. Kitlesel eylemlerin de hemen bir gün içinde tüm ülkeyi sarması beklenemezdi. Korku duvarının aşılması ve toplumun cesaretlenmesi eylemlerin yavaş yavaş yayılmasına vesile olacaktı ve nitekim öyle oldu.

 

Baas çığırtkanlığı yapanlar, kitlesel eylemlerin hızla yayılması karşısında bu söylemlerinin tutmayacağını anlayınca küresel güçlerin Esed yönetiminin siyonist işgale karşı durması sebebiyle Suriye'de olayları kışkırttığı iddiasının arkasına sığındılar. Gerçekte her şeyden önce bu olayların Suriye'nin siyonist işgale dönük politikasıyla hiçbir ilgisi yoktu. Ülke halkı başlarındaki zulmün son bulmasını istiyordu ve Baas diktasının siyonist işgale dönük politikasını kendine siper edinerek kendi yönetimindeki halka işgalcilerin Filistin halkına uyguladığından daha katı bir baskı uygulama hakkı yoktu. Esed'in siyonist işgale karşı politikası da abartıldığı kadar değildi. Diplomatik ilişki içine girmemekle birlikte gerek Suriye topraklarını işgal altında tutmasına ve gerekse arka bahçesi olarak kullandığı Lübnan'ı işgaline karşı hiçbir askerî girişimi olmamıştı. Ülkesinde barındırdığı Filistinli mültecilerin iç savaşta rejimi desteklememeleri, tarafsız kalmaları, ölümden kaçan insanları da katillere teslim etmemeleri sebebiyle onların mülteci kamplarına ateş yağdırması, binlercesini öldürmesi, aylarca kuşatma altında tutarak ölüme mahkûm etmesi ve binlercesini ülkeyi terke zorlaması bu konudaki politikasının pragmatist yanının ağır bastığını gözler önüne serdi.

 

Kitlesel Eylemlerden Silahlı Direnişe

 

Suriye direnişini karalayanların en çok başvurdukları araçlardan biri de rejim karşısında silahlı direnişe başvurulmasıdır. Bu konuda eleştiride bulunanlar, normalde muhalefet tarafının silah yönünden zayıf, askerî yönden de tecrübesiz olmasına rağmen silaha başvurulmasının rejimin eline koz verdiğini bunun da halkın ağır kayıplar vermesine neden olduğunu söyleyip duruyorlar.

 

Oysa Suriye'de zulmün son bulmasını isteyen halkın geneli hiçbir zaman silaha başvurmamıştır. Olayların ilk altı aylık döneminde de muhalefet tarafının rejim güçlerine karşı herhangi bir silahlı direnişi olmadı.  Rejim güçleri ise bu süre içinde hiçbir ölçü tanımadan silaha başvurdu ve sivil eylemler için meydanlara çıkanların üzerine mermi yağdırarak her gün onlarca insanı katletti.

 

Diğer yandan rejime karşı silahlı mücadeleyi başlatanlar da yine onun ordusundan kaçan askerlerdir. Ordu mensuplarının bazıları silahlarını kendi halklarına çevirmek istemedikleri için firar ettiler ve bazıları daha sonra Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adını verdikleri bir gerilla gücü oluşturdular. İlk silahlı direnişi başlatanlar da bu gerilla gücüne katılanlar oldu.

 

Baas diktası halk arasında örgütsel yapılanmaya asla fırsat vermediği için olayların başlangıcında tüm ülkeyi saracak bir silahlı direniş gücü oluşturmanın alt yapısı da yoktu. ÖSO'nun oluşturulmasından sonra silahlı direnişe başvurmak isteyenlerin bazıları bu gerilla gücüne katıldı.

 

Sonrasında muhalif kitlesel tabanın silahlı örgütler oluşturmasında ise camilerdeki tanışmalardan yararlanıldı. O yüzden çok sayıda silahlı direniş grubu ortaya çıktı. Sonrasında bunların aralarında koordinasyon sağlanabilmesi için bazı çatı örgütler oluşturuldu ve onlar vasıtasıyla merkezileşme sağlandı. Çatı örgütlerden bazıları da sonrasında kendi aralarında ittifak kurdular.

 

Baas rejimi de bu direniş gruplarına baskın çıkmak ve ordu içindeki çözülmeyi telafi etmek için Şebbiha çeteleri oluşturdu. Bu çeteler görünüşte devletle ilgileri olmayan ama Esed rejimini destekleyen gönüllü gerilla grupları havasında savaş veriyor ama gerçekte rejimden maddi destek ve maaş alıyorlardı. Saldırılarını da sadece silahlı milislere değil tüm halka yöneltiyor ve hiçbir ahlakî ölçü tanımadan son derece vahşice davranıyorlardı. Özellikle moral yönden yıpratmak için kadınları kaçırıp tecavüz ediyorlardı.

 

Zulmün Eşkıya Çeteleri Yetersiz Kalınca Yapılan Müdahale

 

Katil Esed'e destek verenlerin olayların başlangıcında en çok vurguladıkları ve tekrar edip durdukları şey dışarıdan müdahale edilmemesiydi. Sanki dışarıdan müdahale denince anlaşılması gereken ABD müdahalesiymiş gibi birilerinin Baas'ın vahşi katliamlarına dur demesini, bunun için herhangi bir baskı yapılmasını istemeyi de olaylara ABD müdahalesini istemek gibi lanse ediyor ve böyle bir talepte bulunmaya kalkışanları hemen ABD müdahalesini istemeye kalkışmakla suçluyorlardı.

 

Başlangıçta böyle "dışarıdan müdahale olmasın" çağrısını tekrar edip durmalarının sebebi ise kimsenin Baas katliamlarına engel olmaması, işlerini zorlaştırmaması durumunda uygulayacağı şiddetle kendi işini görebileceğine inanmalarıydı. Çünkü dışarıdan müdahale olmaması durumunda direnişçilerin silah desteği almamaları da silah dengesinin sürekli kıyaslanamayacak derecede Baas güçlerinde olmasını sağlayacaktı.

 

Esed çığırtkanlarının "müdahale" olmasın derken kastettiklerinin arasında sözlü müdahale de vardı. Kendilerinin direnişçilere istedikleri gibi iftira atma hakları olmasını istiyor ama katil Esed'in sözlü tepkilerle, kınamalarla sıkıştırılmasını bile "olaylara dıştan müdahale" olarak lanse etmeye çalışıyorlardı.

 

Bütün bunlara ve vahşette sınır tanımayan Şebbiha çetelerinin iğrenç saldırılarına rağmen Esed'in kontrol alanının günden güne daraldığını görmeleri üzerine halkın meydanlara çıktığı günden itibaren söyledikleriyle tenakuza düşerek kendileri; direnişçilerin ehli beyt türbelerine saldırdıkları yalanını uydurarak mezarları koruma iddiasıyla sağları topluca katletmek için katillerin saflarında olaylara müdahale ettiler.

 

İhanetçilerin de Yetersiz Kalması Üzerine Rusya'nın İmdada Çağrılması

 

Direnişçiler katil Baas'a karşı bayrağı kaldırdıktan sonra önlerinde artık bütün zorlukları göze alarak direnmekten başka seçenek olmadığını çünkü teslim olmanın kendilerini geçmiştekinden çok daha korkunç duruma sokacağını bildiklerinden mücadelede kararlıydılar. Dolayısıyla Baas diktasını ayakta tutmak için elindeki tüm imkânları değerlendiren İran'ın dünyanın farklı ülkelerinden topladığı Şii milisleri Esed saflarında savaştırmasına rağmen yine de rejimin kontrol alanının daraldığını gördü. Buna küresel emperyalizmin IŞİD'i bahane ederek oluşturduğu uluslararası koalisyonun müdahalesi ve direniş güçlerine hava saldırıları düzenlemesi de engel olamamıştı.

 

Bunun üzerine İran, dinî lider Hamaney'in uluslararası ilişkiler konusunda baş danışmanı Ali Ekber Velayeti başta olmak üzere üst düzey elemanlarını Moskova'ya göndererek Putin'i doğrudan müdahale için ikna etti. ABD lideri Obama ile BM 70. Genel Kurulu münasebetiyle gittiği New York'ta yaptığı görüşmede anlaştığı tahmin edilen Putin de 30 Eylül 2015'te doğrudan hava saldırısı başlattı. Onun da gerekçesi IŞİD'e karşı savaştı. Ama asıl hedefi sivil halk ve halka insanî yardım ulaştırmaya çalışan gönüllüler oldu. Rusya bu operasyonunu Putin'in 14 Mart 2016 tarihinde kismî çekilme kararı almasına kadar tam kapasiteyle sürdürdü.

 

Bütün Dünyayı Etkileyen Mülteci Sorunu

 

Katil Esed'in, ona destek verenlerin ve özellikle de 30 Eylül 2015'te başlatılan Rus hava saldırısının en önemli amaçlarından biri de sivil halkı göçe zorlamaktı. Bu stratejiyle silahlı direniş gruplarının halk desteğinden yoksun bırakılacağı ve yalnızlaştırılacağı umuluyordu.

 

Tehcir stratejisi Suriye nüfusunun neredeyse üçte ikisini yerini değiştirmeye zorladı. Bunların bir kısmı ülke sınırları içinde kaldı. Ama büyük bir kısmı ülkeyi tamamen terk etmeye zorlandı. Birçokları ölüm tehlikesini de göze alarak teknelerle Akdeniz üzerinden Avrupa'ya ulaşmaya çalıştı. Bunların içinde bindikleri teknelerin batması sebebiyle Akdeniz'de boğularak hayatlarını kaybeden çok sayıda insan oldu.

 

Tehcir politikası aynı zamanda Türkiye'de, civar Arap ülkelerinde ve Avrupa ülkelerinde ciddi bir mülteci sorununa neden oldu. Bu sorun sadece Arap dünyasını, Türkiye'yi ve Avrupa'yı değil tüm dünyayı etkiledi.

 

Siyasi Çözüm Girişimleri

 

Sorunun siyasi yönden çözümü için BM öncülüğünde yürütülen çalışmalar hakkında Vuslat'ın Aralık 2015 sayısında "Suriye'de Bombalar Viyana'da Ninniler" ve Mart 2016 sayısında "Cenevre'deki Amaç Dayatmaktı" başlıklı iki ayrı yazımız yayınlandığından aynı bilgileri tekrara gerek görmüyoruz. Bu yazılarımızda küresel emperyalizmin ve onu temsil eden uluslararası kurum durumundaki BM'nin Suriye politikası hakkında da ayrıntılı bilgi vermeye çalıştık.

 

Not: Rusya'nın hava çıkartmasını Ribat'ın Nisan 2015 sayısı için yazdığımız yazımızda ayrıntılı bir şekilde tahlil etmeye çalıştık Allah'ın izniyle. Bu yazımızı kişisel web sitemizden yani www.vahdet.info.tr adresinden de okumanız mümkündür.

 

Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul