18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / MÜSLÜMANLARI ALLAH İLE ALDATANLARIN MERKEZİ MESCİD-İ DIRÂR

MÜSLÜMANLARI ALLAH İLE ALDATANLARIN MERKEZİ MESCİD-İ DIRÂR

MÜSLÜMANLARI ALLAH İLE ALDATANLARIN MERKEZİ MESCİD-İ DIRÂR

Kur'ân-ı Kerim, genelde insan olarak, özelde ise Müslüman olarak bizim lehimizde ve aleyhimizde olan kişilerden, müesseselerden bizi haberdar eden bir kitaptır. Kur'ân-ı Kerim'in haberlerinde şek ve şüphe olmaz. Kur'ân-ı Kerim'de yer alan FiravunKarun ve Bel'am her devirde temsil edilmekte olan birer prototip oldukları gibi, Mescid-i Dırâr’da bütün zamanlarda ve mekânlarda ortaya çıkması mümkün olan bir küfrü nifak müessesesidir. Allah Teâlâ haber veriyor:

"Bir de zarar vermek, kâfirlik etmek ve Müslümanların arasına tefrika/ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resulü'ne karşı savaş açmış olanı beklemek için mescid edinenler/yapanlar var. ‘İyilikten başka bir maksadımız yoktu.’ diye yemin de edecekler. Fakat bunların kesinlikle yalancı olduklarına Allah şahittir.

Orada asla durma. İlk gününden takva üzerine kurulmuş olan mescid, içinde durmana daha uygundur. Orada temizlenmek isteyen adamlar vardır. Allah, temizlenmek isteyenleri sever."1

 

Allah Teâlâ, bu âyet-i kerimelerle Mescid-i Dırâr'ın sıfatlarını beyan ediyor. Bu beyanın Allah'ın kullarına faydası vardır. Allah Teâla abes olarak bir şeyi beyan etmez.

Mescid-i Dırâr'ın varlık sebebi, Müslümanlara ve Müslümanların dinine zarar vermektir. Şeksiz ve şüphesiz zararın en büyüğü, tevhide verilen zarardır. Tevhid'i yıkma, ortadan kaldırma zararı, mefsedetlerin en büyüğüdür. Allah Teâlâ tarafından gönderilen kitapların, Peygamberlerin, emredilen cihadın maksadı, tevhid'i muhafaza etmek ve ona zarar veren durumları ortadan kaldırmaktır.2

 

Allah rızası kaybedilince, ehl-i imana tuzak kurulunca, mescid dahi zararlı hale gelir. Âyet-i kerime'de "mescid" ile "zarar" birlikte zikredilmişlerdir. Lügatte "zarar vermek, muhalefet etmek, sıkıntı vermek" anlamına gelen "dırâr" kelimesi mescid kelimesi ile birlikte Kur'ân-ı Kerim'de "Mesciden Dırâren" şeklinde geçmektedir. İslâm literatüründe yaygın olarak "Mescidü'd-Dırâr" adıyla bilinen mescid, nadiren  "Mescidü'ş- Şikâk" veya "Mescidü'n- Nifak" diye de anılır.

İbn-i Cevzî (rh.a.) der ki:

"Dırâran” lafzı meful-u leh olarak mansûb okunmuştur. Buna göre mana şöyle olur: "Onlar bu mescidi zarar vermek için bina ettiler." Müfessirler “Dırar” kelimesinin “Kuba Mescidine zarar dokundurmak” manasına geldiğini söylemişlerdir.3

Allame Âlûsî (rh.a.)’nin “Ruhu’l-Me‘ânî” adlı eserinde şöyle geçer:

"Dıraran” lafzı ve ondan sonra gelen kelimeler “meful-u leh”tir. Gizli bir fiil için meful-u mutlak olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana şöyle olur: Onlar mü'minlere büyük ve kesin bir zarar vermek için bu mescidi bina ettiler… “Dırar” kelimesi zarar vermeyi istemek ve bunun için çabalamak manasındadır.4

İslâm medeniyeti, mescid merkezli bir medeniyettir. Daha Hz. Peygamber (s.a.s.) hayatta bulunuyorken ve mescid merkezli İslâm medeniyetinin kurulma sevinci yaşanıyor ve güçlükler aşılmaya çalışılıyorken yani çok erken bir dönemde Mescid-i Dırâr ile mescid müessesesinin istismarına kalkışılmış olması, -doğrusu- her Müslüman için düşündürücü ve haklı bir merak konusudur. Ayrıca olayın, son zamanlarda özellikle ülkemizde mescid fonksiyonuna talip kimi yapılanmalar dikkate alınınca günümüze ışık tutan çok yönlü, derinlikli ve açık bir mesajı da bulunmaktadır.

Müslümanların kutsalları üzerinden örgütlenip Müslümanlara ve Müslümanların dinine zarar vermenin, Müslümanları küfre düşürmenin örnek müessesesi, mescid-i dırâr'dır.

Mescid-i Dırâr; dini istismarının müesseseleşmiş halidir. Mescide karşı mescid ile mücadeledir. Mescide karşı mescid ile mücadele, dine karşı din ile mücadeledir. Müslümanların kutsalları üzerinden Müslümanları zayıflatıp küfre düşürme teşebbüsüdür.  Mescid-i Dırâr, Müslümanları Allah ile aldatmaya teşebbüs edenlerin merkezidir.

İmam-ı Kurtubî (rh.a.) der ki: "Bu âyet-i kerime, rivayet edildiğinde göre, Ebu Âmir er- Rahib hakkından inmiştir. Çünkü sözü geçen bu kişi, Bizans Kayser'inin yanına gitmiş, orada Hıristiyanlığı kabul etmiş, Kayser de, kendilerine pek yakında yanlarına geleceğine dair söz vermişti. Bunun üzerine onlar da orada Kayser'in gelişini gözetleyip beklemek üzere Mescid-i Dırâr'ı inşa ettiler. Bu açıklamaları İbn-i Abbas, Mücahid, Katade ve başkaları yapmıştır." (5)

Bu açıklamalara göre; Mescid-i Dırâr, İslâm toplumunun dışında yer alan harici güçler tarafından Hıristiyanlık adına organize edilmiş Nifak Hareketi'nin örgütlenme evidir. Mekke'de değil, Medine'de inşa edilmiştir. Çünkü Münafıklar Medine'de ortaya çıkmışlardır. Asrımızda Hıristiyan dünyasının organize ettiği oryantalizm ve misyonerlik faaliyetleri, Mescid-i Dırâr misyonunun birer devamıdırlar.

Mescid-i Dırâr'ı yapanların hedefi; "Allah'a, Allah'ın dinine, Allah'ın Peygamberine, mü'minlere zarar vermek, mü'minlerin arasını ayırmak, mü'minlerin arasına tefrika ve fitne sokmak, mü'minleri birbirine düşürmek, küfre hizmet etmek, münafıkça şer ve planlarını gerçekleştirmek, Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşanlara gözcülük etmektir.

Mescid-i Dırâr'ın özellikleri; sadece Allah'a, Allah'ın dinine, Allah'ın Peygamberine ve mü'minlere zarar vermek, İslâm'ı içten yıkmak, mü'minleri parçalamak, mü'minlerin birliklerini, güçlerini zaafa uğratmak, küfrü, şirki ve nifakı yaymaktır. Allah ve Rasûlü'ne harp açmış bir kâfiri koruyup kollamak, ona üs yapmak, onun emir ve talimatlarını uygulamak için yapılmış bir mescitti. Allah düşmanlarını örgütlemek üzere kurulmuş bir küfrü nifak evi idi.  İmam-ı Kurtubî (rh.a.) şunları kaydediyor:

"Tefsir âlimleri derler ki: Amr b. Avfoğulları Kubâ mescidi’ni inşa ettiler ve Hz. Peygamber’den yanlarına gelmesi ricasında bulundular. O da onlara gelip Kuba’da namaz kıldı. Kardeşleri Ğunm b. Avfoğulları onları kıskanarak, “Biz de bir mescit yapacağız ve Peygamber’e (s.a.s.) haber gönderip, kardeşlerimizin mescidinde namaz kıldığı gibi bizim de mescidimizde namaz kılmak üzere gelmesini rica edeceğiz. Daha sonra da Ebû Âmir, Şam’dan geldiği takdirde bu mescitte namaz kıldırır” diyerek Peygamber’e (s.a.s.) gittiler. O sırada Hz. Peygamber Tebük’e çıkmak üzere hazırlık yapıyordu. Hz. Peygamber’e, “Ey Allah’ın Rasûlü!” dediler, “Biz, ihtiyacı olan hastalar ve yağmurlu geceler için bir mescit inşa ettik. Bizim için gelip orada namaz kılmanı ve mübarek olması için dua etmeni arzuluyoruz.” Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şimdi ben yola çıkmak üzereyim ve meşgul bir hâldeyim. Dönecek olursak, size gelir ve sizin için orada namaz kılarız.”

Peygamber (s.a.s.) Tebuk’ten döndüğünde yanına geldiler. Kendileri de mescidi bitirmiş bulunuyorlardı. Orada Cuma, Cumartesi ve Pazar günü de namaz kılmışlardı. Hz. Peygamber yanlarına gitmek maksadıyla giymek üzere gömleğinin getirilmesini istedi. Bu sefer Mescid-i Dırar’ın durumunu bildiren Kur’ânî buyruklar nâzil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Mâlik b. ed-Duhşum, Ma’n b. Adiy, Âmir b. es-Seken ile Hz. Hamza’yı öldürmüş olan Vahşi’yi çağırarak şöyle dedi: “Halkı zâlim olan şu mescide gidin; onu yıkın ve yakın.” Onlar da hemen yola koyuldular. Mâlik b. ed-Duhşum evinden bir miktar alevli ateş aldı. Hep birlikte gidip mescidi yaktılar, yıktılar. Bu mescidi inşa edenler 12 kişi idiler: Amr b. Avfoğulları’ndan birisi olan Ubeyd b. Zeydoğulları’ndan Hizam b. Hâlid –ki, Dırar Mescidi onun evine ait arsada yapılmıştı–, Muattib b. Kuşeyr, Ebû Hubeybe b. el-Ezar, Amr b. Avfoğulları’ndan Sehl b. Huneyf’in kardeşi Abbâd b. Huneyf, Câriye b. Âmir, onun iki oğlu Mucemmi ve Zeyd, Nebtel b. el-Hâris, Bahzec, Becâd b. Osman ve Vedia b. Sâbit. Salebe b. Hâtıb da aralarında zikrolunmaktadır."6

"Tefhimu'l Kur'ân"ın sahibi Mevdudî (rh.a.) şunları kaydediyor: "Bu âyet-i kerimelerin nazil olmasının sebebi, Allah ve Rasûlü ile savaşmış olan Medîne’de Hazrec kabilesine mensup Ebû Âmir’dir. O Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hicretinden önce câhiliye döneminde Hıristiyan bir râhip olmuştu. Kutsal metinler hakkındaki bilgisinden dolayı meşhur bir âlim ve dindar bir râhip olarak çok saygı görüyordu. Fakat âlim olması ve zâhitliği onu gerçeğe götüreceği yerde bilakis buna engel olmaktaydı. Bundan dolayı, İslâm’ı inkâr etmekle kalmayıp aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’nun davetinin de amansız düşmanı olmuştu. Zira O, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) papazlığın “mukaddes vazifesi”ne rakip olarak görüyordu. Kureyş’in gücünün Hz. Peygamber (s.a.s.) ve davetini ezip yok etmeye kafi geleceği ümidi ile Ebû Âmir önceleri Hz. Peygamber’i önemsemedi. Fakat Kureyş ordusunun Bedir harbi’nde tam bir hezimete uğradığını gördüğü zaman artık daha fazla bu hareketi görmezlikten gelemezdi. Bundan dolayı da İslâmî harekete karşı şiddetli bir fesat kampanyası başlattı.

Böylece Medîne’den ayrılarak, İslâm’a karşı teşvik ve tahriklerde bulunmak üzere çeşitli kabileleri ziyaret etti. Uhud savaşı’nın meydana gelmesine sebep olan kişilerden birisi de bu Ebû Âmir’dir. Uhud savaşı’nın yapıldığı yerde bazı çukurlar kazdırdığı ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu çukurlardan birinin içine düşüp yaralandığı da rivâyet edilir. Daha sonra Ahzâb Savaşı’nda Medîne’yi işgal etmeye gelen orduların teşkilatlandırılmasında da önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, bu Hristiyan râhip Huneyn harbi’ne kadar meydana gelen bütün savaşlarda, İslâm’a karşı müşriklere destek sağlamada aktif olarak faaliyette bulunmuştu. En sonunda Arabistan’da, İslâm’ın hamlesini durdurulabilecek hiçbir güç kalmadığını anlayınca Arabistan Yarımadası’nı terk etti ve Medîne’den yükselmekte olan “tehlike” konusunda Roma Kayserini uyarmaya gitti. Roma Kayserinin, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Tebük seferine mukabil Arabistan’ı istila etmek için hazırlıklara başlaması, Ebû Âmir’in gösterdiği çabaların bir sonucudur.

Şimdi, Hakk Davet’e zarar vermek üzere inşa edilmiş olan “caminin” yapılmasının gerisinde yatan gerçeği bir düşünelim: Medîne’de bulunan münâfıkların bir bölümü İslâm’a karşı çirkin faaliyetlerin hepsinde Ebû Âmir’le yakından işbirliği yapmışlardı. Ayrıca, Roma Kayseri ve diğer Kuzey Arabistan Hristiyan devletlerinden askerî yardım koparılması için “manevî” nüfuzunu kullanması hususunda da onunla anlaşmışlardı. Binaenaleyh Ebû Âmir, Arabistan’a saldırması konusunda Kayser’i ikna etmek için gitmeye hazırlandığı sırada, onlar da kendilerini ayrı bir hizip olarak örgütleyebilmeleri için emin bir toplanma yeri olarak işlev görecek bir “cami” yapma plânı tasarladılar. Çünkü bu sayede, din maskesi altında şeytânca faaliyetler yürüttüklerini kimse fark etmeyecekti. Ayrıca, bu mescit Ebû Âmir’in ajanlarının yolcu ve dilenci gibi gözükerek hiçbir şüphe uyandırmadan kalabilecekleri bir karargâh olarak da hizmet görecekti.

Aslında, biri Kuba’daki Kuba Mescidi ve diğeri Mescid-i Nebevî olmak üzere Medîne’de hâlen iki mescit zaten bulunmaktaydı. Şehirde üçüncü bir mescide ihtiyaç olmadığı gün gibi aşikârdı. Bunu münâfıkların kendileri de biliyorlardı, bundan dolayı üçüncü bir mescide ihtiyaç olduğunu göstermek üzere birtakım nedenler uydurmaya başladılar. Bu maksada binaen, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gittiler ve “Bu bölgenin halkı ve bilhassa yaşlı, hasta, sakat olanlarımız için, kış mevsimi ve yağmurlu havalarda bu iki mescitten birisine, günde beş defa gidip gelmelerinin çok zor olduğu için bir başka mescide ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı, Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî’den uzak bir mahallede oturan ve namazlarını cemaatle kılmak isteyen bu kimselere yeni bir mescit yapmayı arzu ediyoruz” dediler.

Böylece bu fitne-fesat odakları, güya temiz niyetlerinden kaynaklanan söz konusu istekleri neticesinde yeni bir cami yaptılar. Daha sonra Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek, “Efendimiz! Yeni mescidimize gelmenizi ve açılış merasimi olarak ilk cemaatle namazı sizin kıldırmanızı rica ediyoruz” dediler. Fakat Rasûlullah (s.a.s.), “Şu an, Tebük’e yapılacak sefer hazırlıklarıyla meşgulüm. Konuyu sefer dönüşünde düşünürüm” diyerek teklifin yerine getirilmesini bir süre erteledi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) Tebük’e sefere çıkınca bu münâfıklar da, haince seri faaliyetlerine başladılar. Bu yeni mescitle kendilerini teşkilatlandırmaya ve İslâm’a karşı komplolar düzenlemeye devam ettiler. Hararetle bekledikleri Müslümanların yenildiği ve Romalıların onları bütünüyle imha ettikleri haberini alır-almaz Abdullah b. Ubey’i kendilerine kral yapmayı kararlaştırdılar. Fakat Tebük’te olanlar ise bunların bütün umutlarını boşa çıkarmıştı. Daha sonra seferden dönüş esnasında, Medîne’ye yakın Zi-Evan denilen yerde bu âyetin inmesiyle Hz. Peygamber (s.a.s.) şehre girmeden önce bu “mescidi” yerle bir etmek üzere birkaç kişiyi bulunduğu mahalle gönderdi."7

İbn-i Kesir (rh.a.) der ki: "Dırâr Mescidi'ni gündeme getiren âyetlerin nüzûl sebebi şöyledir: Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) Medîne’ye gelmesinden önce orada Hazrec kabilesinden Ebû Âmir er-Râhip isminde birisi vardı. Câhiliye devrinde Hristiyan olmuş, Kitab Ehlinin ilmini okumuş ve câhiliye devrinde ibâdet etmiş olup Hazrec kabilesi içinde büyük bir yer sahibiydi. Allah Rasûlü (s.a.s.) Medîne’ye muhâcir olarak gelip Müslümanlar O’nun etrafında toplanınca, İslâm kelimesi en yüce olunca, Allah Teâlâ Bedir günü onları üstün kılınca, lanetli Ebû Âmir hiddetinden dilini gösterdi ve düşmanlığını ızhâr etti, düşmanlara yardımcı oldu ve Kureyşli müşriklere, Mekke kâfirlerine kaçıp gitti. Onları Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) karşı harbe teşvik etti. Arap kabilelerinden onlara muvafakat edenler toplanıp da Uhud senesinde Müslümanlara karşı çıktıkları zaman Müslümanların başına gelenler gelmiş, Allah onları imtihan etmiş ve sonuçta güzel âkıbet muttakilerin olmuştu. Bu fâsık, her iki saf arasına çukurlar kazmıştı. Allah Rasûlü (s.a.s.) o gün bunlardan birine düşmüş ve yaralanmıştı. Yüzü yaralanmış, sağ alt çenesinin ön dişi kırılmış, başı yarılmıştı. Bu Ebû Âmir savaşın başlangıcında kendi kavmi olan Ensâr’a doğru ilerlemiş, onlara hitap ederek onları kendine yardıma ve muvâfakata meylettirmek istemişti. Onun sözünü [sesini] tanıdıklarında, “Ey fâsık, ey Allah’ın düşmanı! Allah senin gözünü aydın etmesin” demişler, üzerine yürüyüp dövmeye kalkışmışlardı. O, “Benden sonra andolsun kavmime bir kötülük isabet etmiş” diyerek dönmüştü. Mekke’ye firarından önce Allah Rasûlü (s.a.s.) onu Allah yoluna çağırıp, ona Kur’ân okurdu. O ise Müslüman olmamakta diretir inat ederdi. (Firarından sonra) Hz. Peygamber, (onun imandan) uzak, kovulmuş olarak ölmesi için ona beddua etti de bedduası tuttu. Uhud’da iş bitip de Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) durumunun devamlı bir yükselme içinde olduğunu görünce; Ebû Âmir, Hz. Peygamber’e karşı yardım istemek üzere Rûm kralı Hirakl’e gitti. Hirakl, ona vaatte bulunup ümit verdi. O da Hirakl’in yanında (bir süre) ikâmet etti. Orada iken kavmi olan Ensâr içinde nifak ve şüphe içinde bulunan bir gruba yazıp onlara vaatlerde bulundu. Allah Rasûlü (s.a.s.) ile savaşacak bir ordu ile birlikte onların yanına geleceği, ona gâlip geleceğini bildirdi ve durumu tersine çevireceği konusunda ümit verdi. Mektuplarını iletmek üzere kendisinin yanından gelecek kimselerin sığınabilmesi için bir yer yapmalarını emretti. Burası daha sonra onların yanına geldiğinde onun için bir gözetleme yeri olacaktı. Kuba mescidi civarında bir mescit inşâsına başladılar. Yapılarını kurup tahkim ettiler. Bu işi Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Tebük’e çıkışından önce bitirdiler ve Allah Rasûlü’nün gelerek mescitlerinde kılacağı namazla bu mescidi makbul saydığına delil olarak kullanmak üzere gelmesini ve mescitlerinde namaz kılmasını istediler. Bu mescidi sadece içlerindeki zayıf ve hastalıklıların soğuk ve yağmurlu gecelerde namaz kılmaları için yaptıklarım söylediler. Allah Teâlâ Peygamberini orada namaz kılmaktan korudu da, “Şimdi biz sefere çıkmak üzereyiz. Fakat Allah dilerse döndüğümüzde” buyurdu. Allah Rasûlü (s.a.s.) Tebük’den Medîne’ye dönmek üzere yola çıktığında, onlarla arasında bir gün ya da bir günün bir bölümü kadar zaman kalmışken Mescid-i Dırâr’la ilgili vahiy geldi ve bu mescidi bina edenlerin, bu mescitleriyle ilk günden takvâ üzerine kurulmuş olan Kuba mescidindeki mü’minler cemaatini bölme ve küfür maksadı taşıdıkları bildirildi. Allah Rasûlü Medîne’ye gelişinden önce bu mescidi yıkmak üzere adam gönderdi. İbn Abbâs’tan rivâyetle, Zarar vermek, küfretmek… üzere bir mescit edinenler… âyeti hakkında Ali ibn Ebî Talha der ki: Bunlar Ensâr’dan bir gruptur. Bir mescit kurmak istediler. Ebû Âmir onlara, “Bir mescit bina edin. Gücünüz yettiğince kuvvet ve silâh hazırlayın. Ben Rûm kralı Kayser’e gidiyorum. Rûm diyarından bir ordu getireceğim, Muhammed ve ashâbını (Medîne’den) çıkaracağım” dedi. Mescitlerini bitirdiklerinde Hz. Peygamber’e gelip “Mescidimizin inşâsını bitirdik, senin orada namaz kılmanı ve bize bereketle dua etmeni isteriz” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Orada asla (namaza) durma. İlk gününden takvâ üzerine kurulmuş olan mescit, içinde namaza durmana daha uygundur… Allah zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez âyetlerini indirdi. Sa‘îd ibn Cübeyr, Mücâhid, Urve ibn Zübeyr, Katâde ve âlimlerden birçoğundan bu şekilde rivâyet edilmiştir. Muhammed ibn İshâk ibn Ye’sâr’ın Zührî kanalıyla… Âsım ibn Ömer ibn Katâde ve başkalarından rivâyetine göre; onlar, şöyle demiştir: Allah Rasûlü Tebük’ten gelişinde Medîne’ye bir günden az bir mesafede bulunan Zû Evân’da konakladı. Daha önce o, Tebük için hazırlanırken Mescid-i Dırâr’ın sahipleri O’na gelmişler ve “Ey Allah’ın Elçisi! Biz hastalıklı ve ihtiyaçlı kimseler için yağmurlu ve soğuk gecelerde (namaz kılmaları için) bir mescit inşâ ettik. Gelip orada bize namaz kıldırmanı isterdik” dediler. Hz. Peygamber, “Ben şimdi yola çıkmak üzereyim ve meşgulüm –veya buna benzer bir söz söyledi– Allah diler de gelirsek [dönersek] size gelir ve orada size namaz kıldırırım” buyurdu. (Dönüşünde) Zû Evân’da konakladığında bu mescidin haberi [Mescid-i Dırâr olduğu] nâzil olunca Allah Rasûlü (s.a.s.) Sâlim ibn Avf oğulları’ndan Mâlik ibn ed-Duhşum ve Ma’n ibn Adiyy’i –veya Bil’aclân kabilesinden olan kardeşi Âmir ibn Adiyy’i– çağırdı ve, “Gidin, halkı zâlim olan şu mescidi yıkın ve yakın” buyurdu. Süratle çıkıp Mâlik ibn ed-Duhşum’un topluluğu olan Sâlim ibn Avfoğulları’na geldiler. Mâlik, Ma’n’a, “Beni bekle, ailemden sana ateş getireyim” dedi. Ailesinin yanına girip yapraklı bir hurma dalı aldı, onu yaktı, sonra çıkıp hızla gittiler ve mescide girdiler. Mescit halkı mescidin içindeydi. Mescidi yaktılar, yıktılar. İçindekiler kaçıp dağıldı. İşte onlar hakkında Kur’ân’dan, Zarar vermek, küfretmek üzere bir mescit edinenler… âyetleri nâzil oldu. Ve râvî kıssanın devamını sonuna kadar zikretti. Bu mescidi inşâ edenler 12 kişidir: Ubeyd ibn Zeyd oğulları’ndan Hazam ibn Hâlid, Amr ibn Avf oğulları’ndan birisi, –bu, şekavet mescidi fikri onun evinde çıkarılmıştı–. Ubeyd oğulları’ndan ve Ümeyye ibn Zeyd oğulları’nın dostu Sa‘lebe ibn Hâtib. Dubey’a İbn Zeyd’den Muattib ibn Kuşeyr. Dubey’a ibn Zeyd oğulları’ndan Ebû Habîbe ibn Ez’ar, Amr ibn Avf oğulları’ndan ve Sehl ibn Huneyf’in kardeşi Abbâd ibn Huneyf, Câriye ibn Âmir ve iki oğlu Mücemmi ibn Câriye ve Zeyd ibn Câriye, Nebtel el-Hâris –bunlar Dubey’a oğulları’ndandır– Dubey’a oğulları’ndan Bahzec, Dubey’a oğulları’ndan Bicâd ibn Osman, Ümeyye oğulları’nın dostu olan Vedîa ibn Sâbit. Bunlar Ebû Lübâbe ibn Abdulmünzir’in topluluğudur.8

Dikkat edilirse Mescid-i Dırâr, İslâm'dan ve Müslümanlardan kopuşun müessese haline gelmesidir. Burada küfrün ve nifakın simsarlığı yapılmaktaydı. Başını 12 münafığın çektiği grup kısa zamanda Kuba mescidine yakın bir yerde bir mescid yaptılar ve Mücemmi’ b. Câriye’nin imamlığında orada namaz kılmaya başladılar. Böylece Kuba mescidinden koptular.

Ebû Lübâbe b. Abdülmünzir münafık olmadığı halde, gerçek durumu bilmediği için mescide kereste yardımında bulundu.

Bilindiği gibi, Mescid, Müslümanların kutsalıdır. Müslümanların kutsalları üzerinden İslâm'a ve Müslümanlara zarar vermeye çalışmak, "Nifak Hareketi"nin pratik plan ve projelerindendir. Mescid-i Dırâr, koyun postuna börünmüş kurtların karargahı idi.

Dikkatle incelendiğinde görülecektir ki; Mescid-i Dırâr, Allah'ın dinine paralel bir din icad etme hareketidir. Allah Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.s.)'in emriyle Mesicd-i Dırâr'ın yıkılması ve yakılması, İslâm'da İslâm'a paralel din icad etmeye asla ve kat'a müsaade edilmeyeceğinin delilidir. Mescidin yakılması üzerine o münafıklar cemaati dağıldı. Ebû Lübâbe, iyi niyetle verdiği kereste enkazını topladı ve evinin yanına bir kulübe yaptı. Ancak o kulübede ne bir çocuk doğmuş, ne bir güvercin yuva yapmış ne de bir tavuk kuluçkaya yatıp civciv çıkarmıştır.9 Nifak itikadi kuraklıktır, kalbi ve ameli ihanettir. İhanet toprağında faydalı hiçbir şey yeşermez ve yetişmez.

İslâm’ın temel kurumu Mescid’in istismarı, İslâm ve Müslümanlar aleyhinde kullanılması böylece tüm zamanlara örnek ve ibret olacak şekilde bizzat Hz. Peygamber tarafından yaktırılıp yıktırılarak önlenmiş oldu. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Malik b. Duhşum (r.a.)'ın komutasında bir imha timini görevlendirmesi ve fiilen Müslümanlara ve Müslümanların dinine zarar veren Mescid-i Dırâr adındaki bu küfrü nifak müessesesini ortadan kaldırmasından şunu öğreniyoruz. Hz. Muhammed (s.a.s.), sahâbelerini zararlı müesseseleri anında imha edebilecekleri bir kıvamda yetiştirmiştir. Dolayısıyla zararlı müesseseleri ortadan kaldıracak kadroları yetiştirmeyen âlimler, yapılar ve yapılanmalar, Peygamberin varisliğini yapamazlar.

Mescid-i Dırâr; Allah'a, Allah'ın Peygamberine, Mü'minlere ve mü'minlerin kutsallarına karşı ihanet merkezidir. Bir mescidi kutsal kılan mimarisi, minaresi ve mihrabı değil, Allah'ın hükmüne ve hâkimiyetine hizmet edip etmediğidir. Allah'ın hükmü ve hâkimiyeti yerine Tağutların, Firavunların, Azmanların hüküm ve hâkimiyetlerine hizmet eden bütün camiler/mescidler, vakıflar, dershaneler ve medreseler, mescid-i dırâr hükmündedirler.

Müfessirin ulemadan Nesefî (rh.a.) der ki: "Mescid-i Dırâr; kâfirliği ve nifakı desteklemek ona güç vermek için yapılmış olan mesciddir. Kendisiyle övünmek ve gösteriş maksadıyla veya desinler diye ya da Allah rızasının dışında bir amaç için yapılan her mescid ya da ma'bed "Mescid-i Dırâr" hükmündedir. Bu tür mescidler de buna ilave edilir. Nitekim helal olmayan bir mal ile inşa edilen mescidler de buna ilave edilir. Yani haram mal ile yapılan mescid aynen "mescid-i dirâr" hükmündedir."10

Zemahşerî (rh.a.) de der ki: "Zarar vermek üzere riya için, gösteriş için yapılmış her mescid, mescid-i dırâr'dır. Hz. Ömer (r.a.), Mescid-i Dırâr tehlikesinden dolayı fethettiği şehirlerde yan yana birbirine zarar verecek iki mescidin yapılmasını menetti.11 Mescid-i takvanın civarında yapılan ve mescid-i takvaya zarar veren her mescid, mescid-i dırâr hükmündedir.12

İmam-ı Kurtubî (rh.a.) der ki: "Bu âyet-i kerime'nin tefsirinde te'vil âlimleri derler ki: Maksad, mescidle zarar vermektir. Yoksa mescidin kendisinin zararı olmaz. Zarar, o mescidin sahipleri tarafından söz konusu olur. Darekutnî, Ebu Said el- Hudrî (r.a.)'den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdu ki: "Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur. Kim zarar vermek isterse, Allah onunla (o kimseye) zarar verir. Her kim de zorluk çıkartırsa, Allah da ona zorluk çıkartır."13

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Zarar; senin için faydalı olup, komşuna zararlı olan şeydir. Zarara karşılık vermek (zirar) ise, senin için faydalı olmamakla birlikte komşuna zararlı olan şeydir. Her ikisinin aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), te'kid olmak üzere her iki kelimeyi kullanmıştır, da denilmiştir.

İlim adamlarımız der ki: Bir mescidin yakınında bir başka mescidin yapılması caiz değildir. İlk mescidin cemaatinin o mescidi terk edip ilk yapılanın boş kalmaması için ikinci yapılan mescidin yıkılması ve yapılmasının engellenmesi gerekir. Ancak, mahalle büyük olup mahalle halkına tek bir mescid yeterli gelmiyor ise, o takdirde bir mescid daha yapılabilir. Aynı şekilde şöyle de derler: Tek bir şehirde iki, üç caminin de yapılmaması gerekir. İkincisinin engellenmesi gerekir. Bu ikinci camide cuma namazı kılanın cuması olmaz. Zaten Peygamber (s.a.s.) Dırâr Mescid’ini yakmış ve yıkmıştır.

Taberî, senedini kaydederek, Şakîk'den şunu nakleder: O, Ğadıraoğulları mescidinde namaz kılmak üzere gelmiş, namazın kılınmış olduğunu görünce ona, filan oğullarına ait mescidde henüz namaz kılınmadı delinince, hayır ben o mescidde namaz kılmak istemiyorum. Çünkü o mescid zarar vermek esası üzere bina edilmiştir diye cevap vermiştir.

İlim adamlarımız der ki: Zarar vermek, yahut riyakârlık ve desinler diye yapılan herbir mescid Dırar Mescidi hükmünde olup onda namaz kılmak caiz değildir. en-Nekkâş der ki: Buna göre, kilise ve benzeri bir yerde namaz kılmamak gerekir. Çünkü kilise baştan beri kötü bir maksatla bina edilmiştir.

Derim ki: Böyle bir hükme varmak gerekmez. Çünkü kilisenin yapılma­sından kasıt başkasına zarar vermek değildir. Her ne kadar asıl itibariyle kö­tü bir maksat ile yapılmış ise de, Hıristiyanların kilise yapmaları, Yahudilerin havra yapmaları, kendi kanaatlerince -bizim mescidimiz gibi- ibadet edecek­leri bir yerleri olsun diyedir. O bakımdan, bu iki maksat arasında fark var­dır. İlim adamları da bir kilise ya da bir havrada temiz bir yer üzerinde na­maz kılan bir kimsenin kıldığı bu namazının geçerli ve caiz olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.

Buhârî'nin bildirdiğine göre, İbn Abbas içinde heykel bulunmaması şartıyla havrada namaz kılardı.14 Ebû Dâvûd da, Osman b. Ebi'l-Âs'dan, Peygamber (s.a.s.)'ın kendisine, Taif Mescidini putlarının bulunduğu yere bina etmesini emrettiğini15 nakletmektedir.

İlim adamları derler ki: Zalimin imamlığını yapan kimsenin arkasında na­maz kılınmaz. Ancak, mazeretinin açıkça ortaya çıkması yahut tevbe etme ha­li müstesnadır. Çünkü Kubâ mescidini inşa edenler yani Amr b. Avfoğulları, Ömer b. el-Hattab'dan halifeliği döneminde Mücemmi' b. Cariye'nin, kendi mescidlerinde kendilerine namaz kıldırmak üzere izin vermesini iste­diler. Hz. Ömer: Hayır, böyle bir şeyin en ufak bir faydası da olmaz. O, Mescid-i Dırar'ın imamı değil miydi? Mücemmi', şöyle dedi: Ey mü'minlerin emiri hakkında hüküm vermekte acele etme. Allah'a yemin ederim ben on­ların içinde neler gizlediklerini bilmeksizin o mescidde namaz kıldım. Eğer ne gizlediklerini bilseydim, o mescidde onlara namaz kıldırmazdım. Ben, Kur'ân okuyabilen genç bir delikanlı idim. Onlar ise, cahiliyyeleri üzere ya­şamış yaşlı başlı insanlardı. Kur'ân-ı Kerim'den hiçbir şey okuyamıyorlardı. O sebepten ben namaz kıldırdım, ancak yaptığımın günah olduğunu da zan­netmiyorum. Zaten onların içlerinde ne olduğunu da bilmiyordum. Ömer (r.a), onun mazeretini kabul edip söylediğinin doğruluğuna kanaat getirdi ve Ku­bâ mescidinde namaz kıldırmasını emretti. 

İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti hepsinin üzerine olsun) derler ki: İbadet için yapılan ve şeriatın yapımına teşvik ederek hakkında: "Bir kekliğin kalabileceği bir yer kadar dahi olsa, her kim Allah için bir mescid bina edecek olursa, Allah da o kimseye cenette bir ev yapar"16 dediği mescid bile başkasına zarar verecek durumda ise, yıkılıp ortadan kaldırıldığına göre, ya onun dışındaki şeyler hakkındaki kanaat ne olabilir!

Böylelerinin ise, öncekine zarar verilmemesi için ortadan kaldırılması, yıkılması, öncelikle daha bir uygundur. Mesela, bir kimse başkasına zarar verecek türden bir fırın, yahut bir değirmen inşa edecek, yahut bir kuyu veya başka bir şey kazacak olursa, bu durumdadır. Bu konulardaki çeşitli meselelerin ölçüsü, temel kaidesi şudur: Kardeşine zarar gelmesine sebep teşkil eden kişi, (o tasarrufundan) engellenir. Eğer, malında hak sahibi olduğu bir tasarrufu sebebiyle kardeşine zarar verip böylelikle komşusuna yahut komşusundan başkasına zarar verirse, yaptığı o işe bakılır. Eğer o işin terk edilmesinin zararı işi yapana verdiği zarardan  daha büyük ise, bu sefer iki zarardan daha büyük olan ve aslî kaynaklarda haramlığı daha büyük olan  zarar ortadan kaldırılır.17

Biz İmam-ı Kurtubî (rh.a.)'ın bu açıklamalarından şunları öğreniyoruz: Mescid-i Dırâr tarihsel bir müessese değildir. Her dönemde aynı özelliklere sahip olan mescidler olabilir. Böyle olmasaydı Hz. Ömer (r.a.) Kubâ Mecsidinde imamlık yapması için Mücemmi' b. Cariye (r.a.) hakkında izin istediklerinde Mescid-i Dırâr'ı gündeme getirmezdi. Hz. Ömer (rh.a.)'in bu tavrından anlıyoruz ki; Müslümanlar mescid konusunda sorgulayıcı olacaklardır. Kur'ân-ı Kerim, Müslümanların önüne hem Mescid-i Takva'yı ve hem de Mescid-i Dırâr'ı koymuştur. Mescid-i Takva'ya rağmen Mescid-i Dırâr'ı tercih edenler, İslâm'a ve Müslümanlara karşı ihanet edenlerle beraberdirler.

Mescid-i Dırâr basite alınacak bir mesele değildir. Mescid-i Dırâr'ı ortadan kaldırma emrini bizzat Hz. Muhammed (s.a.s.) vermiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in vefatından sonra Müslümanların ikinci halifesi devlet başkanı olarak bu meseleyle ilgilenmiştir. Mescid-i Dırâr hususunda hassasiyet sahibi olmayanlar, Müslümanlar önderlik/örneklik edemezler. Yukarıda okuduğumuz İslâm âlimlerinin müşterek açıklamalarından hangi mecsidlerin Mescid-i Dırâr olup olmadıklarını öğrendik. Mescid-i Dırâr'ın temel özellikleri başlıca şunlardır:

1- Müslümanlara ve Müslümanların dinine zarar vermek,

2- Küfrü ve nifakı güçlendirmek, kuvvetlendirmek ve yaymak,

3- Müslümanların arasına tefrika/ayrılık sokmak,

4- Allah'a ve Rasûlüne karşı savaş açanlara yardımcı olmak,

5- Riya ve gösterişte bulunmak,

6-  Böbürlenmek,

7- Allah'ın rızasından başka herhangi bir amaç edinmek,

8- Helal mal yerine haram ile yapmak,

9- Önceden yapılmış fakat cemaatle dolmayan Mescid-i Takva'nın cemaatini azaltmak,

10- Küfür ve Nifak hesabına Mescid-i Takva'dan kopuşları sağlamak.
 

Bu özelliklerden, bu sebeplerden dolayı bir mescid, Mescid-i Dırâr olur. Bu sebeplerinden biri veya birkaçı için inşa edilmişse o mescid, Dırâr Mescidi’dir. Dırâr Mescidi, namaz kılmak için mekân olarak kullanılamaz. Oralarda kılınan namazlar ister cemaatle ister tek başına kılınmış olsun batıldır, iade edilmelidir. Yaşadığımız topraklarda Dırâr Mescidleri bulunduğu gibi, Takva Mescidleri de bulunmaktadır. Dırâr mescidinden başka yerde namaz kılma imkânımız yoksa o takdirde yolda, kırda, bayırda kılmak gerekmektedir. 

Müslümanlara ve Müslümanların dinine zarar veren, içinde küfrî kanunların ve ideolojilerin övüldüğü ve Müslümanlara sevdirildiği, Allah'ın hükmü ve hâkimiyetiyle çelişen yasaların ve anayasaların kabul edilmeleri için telkinde bulunulduğu, halkın hükmünü ve hâkimiyetini Allah'ın hükmünün ve hâkimiyetinin yerine ve önüne geçirmiş olan şirk devletlerinin bekası için duaların edildiği, münkir ve müşriklerin yaşam tarzlarının Müslümanlara âyetlerle, hadislerle benimsetildiği, Müslümanların tek cemaat ve tek ümmet haline gelmemeleri için Müslümanlar arasında tefrika tohumlarının ekildiği, Müslümanların dinleri ve imanları hususunda şüpheye düşürüldüğü, münkir ve müşrik, zorba ve zalim idarecilerin keyfî, küfrî ve cebrî kanunlarının Müslümanlar tarafından rahatlıkla uygulanmasını sağlamak için tavsiyelerin yapıldığı bütün mescidler/camiler, dershaneler, medreseler, vakıflar birer mescid-i dırâr hükmündedirler.  "Mescid-i Dırâr" sadece camilere/mescidlere münhasır değildir. Mescid-i dırâr'ın özelliklerini taşıyan bütün kurumlar, müesseseler, dershaneler, medreseler, vakıflar Mescid-i Dırâr'dan sayılırlar.      

İmam Kurtubî (rh.a.) şunları kaydediyor: "Mescid-i Dırâr'ı yapanların, en Kubâ mescidinin, ne Peygamber (s.a.s.)'in mescidinin hürmetine (saygınlığına) itikadları bulunmadığından ve bu saygınlığa olan inancı inkâr etmiş olduklarından dolayı yüce Allah: "İnkâr etmek..." diye buyurmuştur. Bu açıklamayı İbnü'l Arabî yapmıştır. Bir diğer görüşte şöyledir: "İnkâr etmek" den kasıt, Rasûlüllah (s.a.s.)'i ve onun getirdiklerini inkâr etmektir. Bu açıklamayı da el- Kuşeyrî ve başkaları yapmıştır.

Yüce Allah'ın "Mü'minler arasına tefrika sokmak için..." Yani onlar, bu yolla cemaatini parçalıyorlardı/birliğini dağıtmak istiyorlardı. Böylelikle, bazı kimselerin Rasûlüllah (s.a.s.) ile birlikte cihada çıkmamalarını sağlamak istemişlerdi. İşte bu durum, cemaatin öngörülmesinin en büyük maksadı ve en belirgin gayesinin kalpleri birbirine kaynaştırıp ısındırmak ve itaat üzere sözbirliğini sağlayıp, dinin gerektirdiği uygulamaları yerine getirmek suretiyle insanlar arasındaki hakların ve saygınlıkların korunmasını gerçekleştirmek olduğunu göstermektedir. Tâ ki insanlar birbirleriyle içli dışlı olmak suretiyle birbiriyle kaynaşsınlar ve kalpler kinlerin pisliklerinden arınmış olsunlar.

İmam-ı Malik (rh.a.) bu âyet-i kerime'den çok ince anlayış ile bir meselenin farkına vararak, -diğer ilim adamlarından farklı bir şekilde- şöyle demiştir: Bir mescidde iki ayrı imamla iki ayrı cemaat, namaz kılamazlar. Şafiî'den de bunun olamayacağına dair bir görüş rivayet edilmiştir. Çünkü böyle bir uygulama, sözbirliğini dağıtır ve birlik hikmetini ortadan kaldırıp şöyle söylemeye kadar bizi götürür: Her hangi bir kimse cemaatten ayrılıp tek başına kalmak istiyor ise, bu mazurdur. O da tek başına cemaatini teşkil eder ve kendisini imam olarak öne geçirir.  Bunun sonuncunda ise ayrılıklar ortaya çıkar ve düzenlilik hali ortadan kalkar. İşte bu görüşü benimseyenler, bu inceliği fark edememişlerdir. "18

Devletü'l İslâm'ın, Cemaatü'l Müslimin'in güvenliğini ihlal eden, Müslümanları birbirinden ayıran, tefrikaya düşüren dershane de olsa, medrese de olsa, Mescid de olsa, behemehâl ortadan kaldırılır. Paralel din, paralel cemaat ve paralel ümmet olmaz. Müslümanlar için din tektir, cemaat tektir ve ümmet tektir.

Münafıklar, Mü'minler topluluğuna ihanet etmek, zarar vermek için yaptıkları binayı mescid ittihaz edindiler. Haddi zatında İslâm literatüründe onların yaptıkları hakikatte mescid sayılmaz. Bunun için âyet-i kerime "mescid ittihaz edindiler" diyor. Allahû Teâla, Mescid-i Dırâr'ı yapanların maksadlarını, gayelerini beyan etmiştir. Dört maksadları vardır: Mü'minlere zarar vermek, içinde namaz kılmak amacıyla Allah için yapılan ve Allah Rasûlü'nün içinde namaz kıldığı Kuba Mescidi'ne tuzak kurmak, Kuba Mescidi'nin yakınında yapmakla cemaatini azaltmak, Mü'minleri iman evine değil, küfür binasına yönlendirmek maksadıyla Mü'minleri tuzağa düşürmek için yaptılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in imamlığını yaptığı cemaati parçalayıp bölmek, Mescid-i Dırâr'ı yapanların en mühim hedefleridir. Bir de Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaş açmış kimselerin işlerini kolaylaştırmayı hedef edinmişlerdi.19

Mescid-i Dırâr'ı yapanlar, din istismarında bulundular. Küfre ve nifaka dayalı fasid olan maksadlarına hem Mescid ismini ve hem Rasûlüllah (s.a.s.)'ın şahsını vesile kılmak istediler.  Allah'ın vahyi olmasaydı o esnada onların bu fasid maksadlarından haberdar olmak mümkün değildi. Allah Teâla tarafından Rasûlüllah (s.a.s.)'in onların yapmış oldukları Mescid-i Dırâr'da namaz kılmak nehyi olunması, bütün mü'minleri bağlayıcı bir nehyidir.  Allah onların yaptıkları evden Mescid ismini kaldırdıktan sonra oranın içinde kılınan namaz batıl olur. Nehyi emrinin muktezası, nehyedilen şeyden sakındırmayı gerektirir.20

Türkiye'de Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan keyfî, küfrî ve cebrî Demokratik-Laik düzen, Diyanet Teşkilatı'nı kurdu. Demokratik-Laik düzen, Allah'ın dinine, Allah'ın dininin hükümlerine bağlılığından değil, Diyanet kelimesinin Din ile irtibatından istifade ederek Müslüman halkı Lâ dini kanunlara ve yasalara zorlanmadan ve yorulmadan kolayca bağlamak için bunu yaptı. Demokratik-Laik düzenin yapısı içerisinde Diyanet Teşkilatı'nın konumu, Mescid-i Dırâr konumudur. Türkiye'de Diyanette, din ve dine ait uygulamalar da anayasa ile mukayyeddir. Anayasa ise din ile asla ve kat'a mukayyed değildir. Allah'ın dininin fevkinde, üstünde bir otorite kabul etmek dinsizliktir. Mescid-i Dırâr ise böyle bir dinsizliği din örtüsü altında kabul edip sürdürmektir. Bunun için diyoruz ki; Mescd-i Dırâr, İslâm'ın devletini değil, devletin İslâm'ını kutsayan bir müessesedir. Bu, insafla yapılan bir durum tespitidir. Bu demek değildir ki Türkiye'deki bütün mescidler Mescidi Dırâr'dır. Türkiye'de Mescid-i Dırâr'lar olduğu gibi, Mescid-i Takvalar ve Mescid-i Meçhuller de vardır. Müslüman olarak görevimiz Mescid-ı Dırâr'ların karşısında keyfî, küfrî ve cebrî düzenin velâyetine bağı ve bağlantısı olmayan Mescid-ı Takvaları inşa etmektir.

Müslümanlara ve Müslümanların dinine zarar vermeye çalışan münafıkların metodu; Mescid’e karşı Mescid. Bu, İslâm’a düşmanlıkta atılabilecek en iblisce bir adımdır. Komplo merkezleri mescid görünümünde de olsa, hoş karşılanamazdı. Görüntü ve beyanlar normal olabilir fakat önemli olan maksattır. Bu sebeple müslümanlara zarar vermeyi hedefleyen hiçbir teşebbüs ve kurum içinde bulunmak Müslüman işi değildir. Böylesi yerlerden uzak kalmak ve oraları zararsız hale getirmek ise başlı başına bir sünnettir.

Burada dikkat çekilmesi gerekli bir başka nokta da vardır: Mescid hizmetlerinde mescid dışılığın telkin ve tavsiye edilmesi eğilimi .. Bu, ihâneti mescid içine taşımak, mescidi kendi işlevlerine, hizmetlerine düşman etmek anlamına gelir. Kelimenin tam anlamıyla felâkettir, cinâyettir.

İslâm’ın kurum ya da kurumlarını İslâm aleyhinde veya İslâm karşıtı düşünce ve eğilimlerin işine gelecek doğrultuda kullanmayı hedefleyen hiçbir girişim, kimden gelirse gelsin ve hangi düzeyde olursa olsun, asla hoş görülemez, normal karşılanamaz. Bu sebeple câmi hizmetlerinin, herşeyden önce bu noktadan yani İslâmî içerik açısından denetlenmesi gerekmektedir. Hiç kuşkusuz mescidlerin gerçek anlamda ihyâsı ancak bu yolla sürekli kılınabilir. Yoksa birilerinin sandığı ve iddia ettiği gibi, “mescidlerin açık olması, din açısından her şeyin iyi gittiği” anlamına gelmez.21  Bir ülkede insanlar imanlı mescidlere girip imansız çıkıyorlarsa, o ülkede mescid-i dırârlar zirve yapmış demektir.

Mescid-i Dırâr'ın hedefi; insanları İslâm dininden kopararak Cemaatü'l Müslimini ve Devletü'l İslâm ortadan kaldırmaktır. Mescid-i Dırâr; İslâm'ın devletinin olmamasını isteyenlerin kurdukları bir ihanet müessesesidir. Bir Darû'ş- Şirk/Darû'l Harb olam Mekke’de münafık yoktur. Nifak hareketi Darû'l İslâm ola Medine başlamıştır. Sebepleri:

1. İlim ve kitap sahibi zeki Yahudilerin bulunması,

2. Güçlülerin baş olma, lider olma ve makam sevdası,

3. Güçsüzlerin menfaat kaygısı ile güçlülere yanaşması...

 

Neden dini ve dinî değerleri istismar etme ihtiyacı duymuşlardır? Bu küfrün çaresizliğinden ve tükenmişliğinden kaynaklanır. Reddettikleri ve kabul etmedikleri dine sahip çıkma görüntüsü ile mü’minlerin inançlarını ve kalplerini bozmayı amaçlamışlardır.  Bu âyet-i kerimelerin haber verdiği bu olaydan çıkaracağımız çok önemli dersler vardır:

 

1. İslâm'a ve Müslümanlara zarar veren, ibadeti amacından saptıran her faaliyet “dırar”dır, zarardır. İbadette ihlâs esastır. İçinde Allah rızası olmayan hiçbir faaliyet ibadet olmaz. 

 

2. Mescid, Müslümanlar için salih amellerin merkezidir. İslâm'ın ihyası mescidlerin ihyası ile, ifsadı da mescidlerin ifsadı ile olur. 

 

3. Allah'ın hükmünü ve hâkimiyetini beşerin hükmünün ve hâkimiyetinin fevkinde/üstünde tutan Mescidlerin takva üzerine kurulması, oraya gelenlerin sadece ibadet niyeti taşıması şarttır. 

 

4. Allah'a, Peygamberine ve Müslümanlara sadakatsizlikten ötürü kalplerine nifak hastalığı girenler dinî değerleri, mescidi, namazı ve ibadeti istismar ederler. 

 

5. Tefrika çıkarmayı ibadetten sayarak ibadetlerin arkasına sığınarak nifak çıkaran, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozanların nifak hareketlerine asla müsamaha gösterilmemelidir.

 

Allah Teâla'nın indirdiği hükümleri inkâr ettikleri beyine ve ikrar ile sabit olan kâfirlerin yaptırdıkları bütün mescidler, dırâr mescidi hükmündedir. Çünkü kâfirler, tarih boyunca mü'minleri bu yolla aldatmayı maharet saymışlardır. Mü'minler mescid hususunda titiz olmalıdırlar. Günümüzde yapılan mescidler, kadı'nın iznine dayanmadığı için "mescid-i takva" özelliğine sahip değildirler. Ancak İslâm'a zarar vermek gibi batıl bir niyet ile inşâ edilmedikleri için "mescid-i dırâr" olarak da nitelendirilemezler. "Mescid-i meçhul" demek mümkündür. İslâm cemaati ihya edilir ve şartlara uygun mescidler yapılırsa problem çözülmüş olur.22

Günümüzde Müslümanlar üç çeşit mescid ile karşı karşıyadırlar:

 

1- Mescid-i Takva

 

2- Mescid-i Dırâr

 

3- Mescid-i Meçhul

 

Müslümanlar Mescid-i Takvalara devam edecekler, Mescid-i Dırârları ortadan kaldıracaklar ve Mescid-i Meçhulleri de behemehâl Mescid-i Takvalara dönüştürecekleridir.

 

Günümüzde mescidlerinin hukukunun tahrip edildiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Bunun değişik sebebleri vardır. Tağuti iktidarlar; kendi siyasi emelleri için, mescidleri ve camileri kullanmaya karar vermişlerdir. Teoride "din ile devlet işlerinin ayrılığı ilkesine" (laikliğ) bağlı olduklarını söylemelerine rağmen, mescidleri "Devlet Dairesi" gibi görme eğiliminden kurtulamadıkları malumdur. Dinin devlete karışmasına tahammül edemezler. Ancak devletin dine müdahale etmesini arzu ederler. Bu Bizantinst" mantık, ibadet mekânlarını mescid-i meçhul" haline getirmiştir. Müslümanların camilerine, mescidlerine sahip çıkmaları, ibadet mekânlarını "devlet dairesi", orada görev yapan kimseleri de "devlet memuru" statüsünden  kurtarmaları elzemdir.23

 

Mescid, İslâm Dini'nin olduğu gibi, İlâm şehrinin de ilk temel ve merkez müessesidir. Mescidler bir anlamda tevhid merkezleridir.24 Asla ve kat'a şirk merkezleri haline gelmelerine müsaade edilemez. Mescid-i Dırâr, Li'llah/Allah için olması gereken mescidlerin başkaları için kılınma çabasıdır. Rabbimiz buyuruyor: "Mescidler şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye kulluk etmeyin."25  Mescidlerini Tağutlar, zalimler ve zorbalar için kılanlar, asla ve kat'a iflah olamazlar.

 

Mescid-i Dırâr, İslâm ümmetine ve İslâm ümmetinin devletine, değerlerine karşı kurulmuş bir komplo hareketinin merkezidir. Yeryüzünün neresinde olursa olsun, ister Darû'l İslâm'da olsun, ister Darû'l Harb'de olsun,  Allah rızası için, helal mal ile yapılan ve içinde Allah'ın hükmünün ve hâkimiyetinin fevkinde hüküm ve hâkimiyet çeşidine yer verilmeyen, Müslümanların Tağuti devletlerle, hükümet ve iktidarlarla mücadele etmeleri hususunda teşvik edildikleri ve kendilerini Allah'ın diniyle mukayyed gören hiçbir mescide mescid-i dırâr diyemez. Ancak din maskesine bürünerek dine ve ehl-i dine karşı savaşanların merkezleri haline gelen mescidlerin birer mescid-i dırâr olduklarından da şüphe edilmez.

Dipnot

1- Tevbe Sûresi/ 107-108

2- Tuhfetü'l Ebrar Fi Ahkâm-ı Mescid-i Dırâr/Ebu Muhammed Makdisi, Sh: 7, Beyrut/ 1414

3- İbnü'l Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fi İlmi’t-Tefsîr, 3/500

4-  Ruhu'l Meâni/Allame Alusî, 11/17

5- el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an,  C: 8, Sh: 253,  Beyrut/ 1965

6- el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an,  C: 8, Sh: 253,  Beyrut/ 1965

7- Mevdûdî,Tefhîmu’l Kur’ân/Ter: Heyet, C:2, Sh: 271-273, İst/ 1996

8- Tefsirû'l Kur'ân'il Azîm/İbn-i Kesir, C: 2, Sh: 387- 389, Beyrut/ 1969

9- M.A. Köksal, İslâm Tarihi (Medine Dönemi), IX,  251-256; bk. İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, III, 71; İbn Sa'd, Tabakât, III, 540 vd; İbn Kesîr, Muhtasar Tefsîr, II, 169; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, X, 422

10- Tefsirü'n-Nesefi = Medarikü't-Tenzil ve Hakaiki't-Te'vil /Ebü'l-Berekat Hafizüddin Abdullah b. Ahmed b. Mahmud Nesefi, C:2, Sh: 145, İst/ 1986

11- Tefsirü Keşşaf/Zemahşerî,C:2, Sh: 310, Beyrut/ 1947

12- Fizilali'l Kur'ân/Seyyid Kutub, C:3, Sh: 1711, Beyrut/ 1982

13- Sünen-i Darekutnî, C:3, Sh: 77, C: 4, Sh: 227-228

 14-Sahih-i Buharî, Salât: 54

15-Sünen-i Ebû Dâvud, Salât: 12; Sünen-i İbn Mâce, Mescid: 3
16- Sünen-i İbn-i Mace, Mesâcid:1; Ahmed b. Hanbel, 1/241

17- el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an,  C: 8, Sh: 254- 256,  Beyrut/ 1965

18- el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an,  C: 8, Sh: 257,  Beyrut/ 1965

19- Zahretü't Tefâsir (Muhammed Ebu Zehra) Sh: 3442, Kahire/ty.

20 - et- Tahrîr ve't Tenvîr (M. Tahir İbn-i Aşur) C:11, Sh: 31, Tunus/ 1984

21- Altınoluk Dergisi (Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan) 2004 - Haziran, Sayı: 220, Sayfa: 020

22- Kelimeler Kavramlar (Yusuf Kerimoğlu) Sh: 137, İst/2011

23- Fıkhî Meseleler (Yusuf Kerimoğlu) C: 3, Sh: 94, Ankara/ 2013

24- Hadislerle Gerçekler (Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan) Sh: 545-546, İst/2005

25- Cinn Sûresi/ 18

Yazar:
Mustafa Çelik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul