18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / DÜNDEN BUGÜNE İSLAM’IN KARARGÂHLARI CAMİLERİMİZ

DÜNDEN BUGÜNE İSLAM’IN KARARGÂHLARI CAMİLERİMİZ

DÜNDEN BUGÜNE İSLAM’IN KARARGÂHLARI CAMİLERİMİZ

Risaletin on üç yılı… Mekke’de İslam güneşi doğalı tam on üç yıl olmuştu. İslam artık Mekke sınırlarını aştı ve dalga dalga diğer Arap yarımadasında sesi yankılanmaya başladı. Müşriklerin aldığı tüm tedbirlere rağmen, İslam her yerde yayılıyor ve Müslümanların sayısı, her geçen gün artıyordu. Müslümanların sayısı artarken, müşriklerin de Müslümanlara zulüm ve eziyetleri artıyordu. Mekke’de yaşanan eziyet ve işkencenin haddi hesabı yoktu. Yasir ailesi şehid edilmiş, Bilal-i Habeşi kızgın kumlara yatırılmış, Habbablar ateşlerde dağlanmış, Allah’ın Rasulü türlü işkencelere maruz bırakılmış ve Müslümanlar topluca ambargoya maruz bırakılmak suretiyle adeta ölüme terk edilmişlerdi.Müslümanların bir kısmı Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı.

Allah’ın Rasulü hayat arkadaşı ve dava uğrunda en büyük destekçisi olan eşi Hz. Hatice’yi  ve arkasından  kendisini  küçük yaştan itibaren büyütüp, müşriklere karşı  koruyan amcası Ebu Talib’i kaybetmiş, hüzün yılını yaşıyordu. Artık Mekke’de İslam ne yaşanabiliyor nede tebliğ edilmesine izin veriliyordu. Mekke Müslümanlar için açık bir hapishaneden farksızdı. İşte tam böyle bir ortamda, Allah (c.c.) Rasulüne  ve mü’minlere yardım ediyor ve onları Medine’lilerle tanıştırıyordu. İman eden Medine’li Müslümanlar,  Allah’ın Rasulünü ve mü’min kardeşlerini,  kendi yurtlarına davet ediyorlardı.

Medine artık Müslümanlar için yeni bir yurt, yeni bir vatandı. Bütün Müslümanlar, Medine’ye hicret etmiş en son Peygamberlerinin de hicretiyle beraber, Medine  Müslümanlar için bir İslam Devleti haline gelmişti. İslam Devleti’nin başkanı olan Peygamberimiz (s.a.s.) ilk iş olarak üç önemli işi gerçekleştirdi.

1. Mescid inşası

2. Medine Vesikası (İslam Devleti Anayasası)

3. Her bir Mekke’li ile Medine’li Müslüman’nın kardeş ilan edilmesi

İlk iş ve ilk icraat. Mescit (Camii) inşası.

Câmilerin fonksiyonlarını üç başlıkta toplamak mümkündür:

a) Mabed

b) Yönetim Merkezi

c) İlim ve Kültür Merkezi

Mabed

Esas itibariyle mescidler içinde ibadet edilmek üzere inşa edilmişlerdir. Bu itibarla kudsiyet kazanmışlar ve "Allah'ın Evi" adını almışlardır. Kur'an, Allah'ın adının anılması için yapıldığını belirtmektedir. “Şüphesiz mescitler Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin” (Cin, 72/18). İslâm Dini, toplu ibadeti teşvik etmiştir. Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınandan 25-27 derece daha üstün tutulmuştur. Her renkten ve sınıftan insanın bir araya gelip omuz omuza ibadet etmeleri, sosyal dayanışmanın sağlanmasında önemli bir faktör olmuştur.

Rabbimiz Nur süresinin 36 ve 37. ayetlerinde şöyle buyurur:

“Bu nur bir takım evlerde, mescitlerdedir. Allah mescitlerin binalarının yükselmesini ve içlerinde adının zikredilmesini, namaz kılınmasını, Kur'ân okunmasını, zikir meclisleri kurulmasını, dininin, şeriatının anlatılmasını, icrası zorunlu kesin hükümler haline getirdi. İnsanlar orada gündüzün ilk ve son saatlerinde onun koyduğu kurallara riayet ederek Allah'ı tesbih ederler, namaz kılarlar.”

Yine Rabbimiz, Hac süresinin 40. ayetinde:

“Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla def etmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.’’diye buyurmak suretiyle  mescitlerin ibadet yeri olma özelliğini vurgulamıştır.

Yönetim Merkezi

Hz. Peygamber (s.a.s)'in nübüvvet görevi yanında, devlet başkanlığı, hâkimlik, komutanlık gibi görevleri de vardı. Bu görevler, İslâm Devlet Başkanının görevleridir. Medine'deki Mescid-i Nebevî O'nun (s.a.s) bu görevlerine uygun olarak devletin idare merkezi özelliği taşımakta idi. Elçiler orada karşılanır, bazen orada misafir edilir, ordu orada teçhiz edilip sefere gönderilir, dâvâlara orada bakılır, devletin hazinesi orada muhafaza edilir ve sarf edilmesi gereken yerlere oradan sarf edilirdi. Câmilerin bu görevleri vilâyetler düzeyinde de aynı idi. Câmiler halkın birbirleriyle ve devletle kaynaştığı bir yer durumundaydı. İlk Osmanlı câmileri de bir devlet merkezi olarak plânlanmış ve bu görev için kullanılmışlardır.

Bir İlim ve Kültür Merkezi

Hiç bir din İslâm kadar ilme önem vermemiştir. Kendisinin "muallim" olarak gönderildiğini ifade eden Hz. Peygamber (s.a.s) Mescid-i Nebevî'deki "Suffe" ile üniversitelerin ilk temelini atmıştır. Suffe yatılı bir üniversite özelliği taşımakta idi. Hz. Peygamber (s.a.s.)'le başlayan ders halkaları değişik ilim dallarını da içine alarak yüzyıllarca, mescidlerde devam etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında değişik sosyal amaçlar için de kullanılan mescid (câmi) birçok müessesenin temelini oluşturur. Câmilere sığamaz hale gelen bu müesseseler daha sonra külliyeleri meydana getirmiştir. Zamanla câmiler, herkesin okuması için eserlerinin bir nüshasını buralara bırakan müellifler sayesinde, bir kütüphane hizmeti de vermişlerdir. Satın alınan kitaplarla zenginleştirilen bu kütüphaneler, "hâfız-ı kütüp" adı verilen memurlarca idare ediliyordu. Böylece câmiler ruh ve maddenin bütünleştiği bir merkez durumundaydı.

Allah (c.c.):

"Ey Âdemoğulları, her mescidde zînetlerinizi takının." (A'raf, 7/31) buyurmaktadır.

"Zînet"ten maksat edeptir. Câmilerin ilk yapılış gayesi Allah'a ibadettir. Bu bakımdan ibadet esnasında, cemaati rahatsız edecek derecede yüksek sesle konuşmak, soğan-sarmısak gibi kokusu çirkin görülen şeyler yenilerek câmiye gelmek, safları çiğneyerek ileriye geçmeye çalışmak vb. davranışlar hoş karşılanmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) mescidlere girerken sağ ayağı ile girer ve iki rekat "tahiyyetü'l-mescid" (câmiye hürmet) namazı kılardı.1

Mescidler insanın yaratılmasındaki kilit hedef ibadetin yapıldığı yerler olup bu yönüyle de İslâm'ın şiarıdır. Dolayısıyla İslâm dini bu kutsal mekânlara çok önem vermiş, buraların imâr edilmesini emir ve tavsiye etmiştir.

Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazlarını dosdoğru kılan, zekâtlarını veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imâr eder. İşte, doğru yola erenlerden olmaları umulanlar bunlardır.”(Tevbe, 9/18)

Âyette geçen 'imâr etme' anlamı hem  dünyevi maddî kapsamında inşâ, tamir, tefriş ve hizmetleri, hem de mânevî olarak buralarda başta beş vakit namazlar olmak üzere mevcudiyetlerine sebep teşkil eden her türlü ibadet  ve taatin ifâ edilmesi, Müslümanlarca dolup taşması anlamlarına tevil edilir.

Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

 “Yeryüzünde Allah'a en sevimli yerlerin mescidler”2

İslâm tarihinde bugünkü anladığımız mânâda sadece ibadete hasredilmek üzere bina edilen ilk mescid, daha önce Mekke'den hicret eden ilk muhacirlerin Medine-i Münevvere'nin dış mahallelerinde yer alan Kubâ mıntıkasındaki Amr b. Avfoğullarının hurma bahçesinin bulunduğu yeri düzenleyerek namaz kılmaya başladıkları yerdir. Efendimiz (s.a.s.) hicret esnasında henüz Medine'ye varmadan bu bölgeye gelmiş, birkaç gün kalmış ve burayı biraz daha genişleterek Kubâ mescidini inşa etmiştir. Kaynaklarda Mescid'in inşasında en büyük gayretin Ammar b. Yâsir (r.a.) tarafından göstermiş olduğu zikredilir. Dolayısıyla kendisi hakkında 'İslâm'da ilk mescid bina eden kimse' denilir.

Allahu Teâlâ (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (Tevbe, 9/108)

Efendimiz (s.a.s.) Cumartesi, bazı rivayetlerde de Pazartesi günleri mutad şekilde bu mescidi ziyaret ettiği, burada namaz kıldığı söylenir. Bir rivayette de: “Kim güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kubâ Mescidine gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevabı vardır”3 buyurmuştur.

Medine'ye vardıktan sonra Mescid-i Nebevî inşâ edilmiştir. Bir Peygamber düşünün; ashabı ile birlikte memleketinden, yurdundan, yuvasından çıkartılmış, uzun, yorucu ve meşakkatli bir yolculuktan sonra henüz kendilerini neyi beklediğini bilmedikleri yeni bir diyara geliyorlar ve ilk yaptıkları şey mescid inşâ etmek. Bu durum İslâm'da mescidin ne kadar önem arz ettiğini ifade etme adına çok önemli olsa gerektir.

Yrd. Doç. Cüneyd Eren, İslam’da camilern önemini şu şekilde ifade etmiştir:

“İslâm tarihine ve özellikle Efendimiz (s.a.s.) ve ashabının (r. anhum) örnek hayatlarına baktığımızda mescidin o dönemde fonksiyonel ruhu hakkında daha isabetli karar verebiliriz. Mescidin misyon ve fonksiyonlarını tespit ve anlamak için Asr-ı Saadet'e bakmak gerekir. Bu mevzuda öncelikle mescid kavramını doğru anlamak onun fonksiyonunu doğru tespit etmemize yardımcı olacaktır. Kulluğun temsil edildiği, ibadetin anlam kazandığı en ulvî makam olan secde kelimesinden türeyen 'Mescid' öncelikle bu kelimenin taşımış olduğu anlamı ifâ etmektedir. Dolayısıyla bir mekâna câmi veya mescid tesmiye edilmesi için şuur altımızda ifadesini bulan, minberi, mihrabı, kubbe ve minaresi olan mimarî bir eser akla gelmemelidir. İslâm şekil dini değildir. Maddeten ziyade esasa ve ruha bakar. Buradan hareketle bu değerlerin temsil edildiği, aynı fonksiyonu ifâ eden her yer mescid hükmüne girer. Belki de günümüzde adına câmi veya mescid denilen nice binalar bu zaviyeden bakıldığında mescid olmayıp, levhasında câmi veya mescid ifadesi bulunmayan nice bina, müessese yurt ve yuva gerçek mescid hükmündedir.

Buradan hareketle mescidin fonksiyonlarını yerine getiren birçok mekânın mescidleştiğini de söyleyebiliriz. O hâlde mescidin ilk fonksiyonu, içinde ibadet edilmesi olmalıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onun tahribi için uğraşandan daha zalim kim vardır?" (Bakara, 2 /114)

Dikkat edilirse bu fonksiyonu 'içinde Allah'ın adının zikredilmesi' olarak ifade etmektedir. Diğer açıdan bu espri muvacehesinde O'nun adının anılmasına engel olmak, bu tür mahallerin karşısında bulunak, kendi gayesine muhalif hâle getirmek, işlevini daraltmak veya muattal hâle getirmek, Allah'ın adının anılmasını yasaklamak mânâsına gelecektir. Buradan hareketle mescidlerde Allah'ın adının anılmasını men sadece maddî yasaklama anlamına gelmemelidir. Mescitlerde veya mescitlerin işlevlerini yerine getiren bu tür mahallerde vazife yapanlar da, vazifelerinde kusur ederlerse, o nispette âyetin tehdidine muhatap kabul edilir.’’4

İslâm'da ibadet kavramı çok geniş yelpazede tezahür eder. Mücerret namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek ibadetin nasslarla şekillenmiş örnekleri olmakla birlikte sadece bunlar değildir. İbadetler ve bunların formatı bizzat din tarafından tespit edilmiştir. Başka türlü olamaz da. Aksi takdirde İslâm âlemşümullüğünü ve esnekliğini kaybeder, sadece şekle bakan ruhbanî bir hüviyete bürünürdü. Oysa İslâm'ın getirmiş olduğu ibadet kavramına daha geniş perspektifle 'ruhunu naslardan aldıktan sonra zaman ve zemine göre ifâ edilen her şey' diyebiliriz. Dolayısıyla bu anlayışın kapsamı içine insan olarak normal günlük yaşantının gereği davranışlar da girer. Bu zaviyeden bakacak olursak mescid ibadet adına her niyet ve davranışın sergilendiği yer olmalı, fonksiyonu da bu anlayışa göre çok geniş bir dairede görülmelidir. İşte İslâm tarihinin o en kutlu sayfalarında mescidin bu geniş anlamı üstlendiğini görmekteyiz.

Evet, mescidler o kutlu dönemde mabed olma dışında sosyal hayatın gereği olması gereken her faaliyetin yapıla geldiği merkezler hüviyetindedir. Bazen, Efendimiz'in (s.a.s.) devlet başkanı sıfatıyla Müslümanları idare ettiği, günümüz farklı siyasî anlayışları çerçevesinde değişebilen tesmiyeleri ile millet meclisi/idarî merkez; yerine göre okuma yazma ile başlayan farklı seviyelere göre değişebilen eğitim müesseseleri, medrese, üniversite; günümüz belediye hizmetlerini ifâ eden resmî daireler, ihtiyaca göre daha farklı şekil ve hüviyetlere bürünen noterlik, nikâh dairesi, dâru'l-eytâm, dâru'l-aceze, hastane, kısaca yukarıda özetlemeye çalıştığımız ibadet mefhumu çerçevesi içerisinde içtimaî hayatta birlikte olmanın gereği her türlü ihtiyacın masaya yatırıldığı, tedavi edildiği merkezlerdir.

'Allahın evi' nispetiyle şereflendirilmiş olan mescidler bu mensubiyeti ile tazim, takdis ve hürmete en layık olan mekânlar olmalıdır. Bu hürmet öncelikle yapılış gayelerine uygun olarak yukarıda da temas edildiği üzere oraların her türlü ibadet ü taatin ifâ edilmesi Müslümanlarca dolup taşması anlamlarına gelen mânevî imarı ile gerçekleşir. Efendimiz (s.a.s.) mescidlere gelip gitmeyi Allah yolunda cihadla eş tutmuştur: 'Ebu Ümame'den (r.a.) gelen bir rivayette Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Temiz (abdestli) olarak kim farz namaz kılmaya yönelirse / devam ederse ona ihramlı olarak hac yapana verilen ecir gibi sevap vardır. Kim duhâ namazını kılmaya yönelirse / devam ederse ona umre yapana verilen ecir gibi sevap vardır. Aralarında gereksiz fiil / söz olmaksızın bir namazdan diğer namaz (vaktine) kadar beklemenin karşılığı yüce makamlarda (illiyyunda) yazılmış (amel) olur. (Ravi) Ebu Ümame (ra) dedi ki: mescidlere geliş ve gidiş Allah yolunda cihad etmekten (onun parçasından) sayılır.”5

Bu babtan olmak üzere mescidlerde namaz beklemek ayrı bir ibadet kabul edilmektedir: 'Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den (r.a.): Rasûlullah'ın (s.a.s.) şöyle dediğini duydum:

“Kim namaz (vaktini) beklemek için mescitte oturursa, o kişi namazda sayılır.”6

Yeryüzünün Mescidleşmesi

 Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “yeryüzü benim için bir namazgâh ve temizleyici kılınmıştır." buyurmuştur. Bu hadîs ile sadece ibadet için tahsis edilen bir yerinde değil yeryüzünün fıkıhça temiz kabul edilen her noktasında ibadet edilebileceği anlaşılmaktadır. Bu hüküm aynı zamanda Hristiyanlık ve Yahudilikte ibadetin sadece ibadethanelere hasredilmesi anlayışına bir reddiye ihtiva etmektedir. Zîrâ İslâmiyet'te ibadet (cemiyet hayatını kuvvetlendirmek, şahs-ı mânevîyi oluşturmak, birlikten güç almak vb. birçok hikmeti olan mescidlerdeki ibadetlerin naslarla tespit edilen efdaliyet ve kudsiyeti ile birlikte) her yerde eda edilebilir. Bu hüküm ile Allah'ın her yerde hâzır ve nâzır olduğuna vurgu bulunmaktadır. Dolayısıyla her yeri mescid kabul etmek ve orada ibadet etmek mümkündür.

Bu kutlu sözden aynı zamanda yeryüzünün ibadet yeri hâline getirilmesi hedefi de okunmalıdır. Diğer bir tabirle her ne kadar mescid gibi ibadete tahsis edilmiş olan yerler inşa ve imar edilse de, esas olan kâinatın her köşesine kadar uzanmak, oralarda Allah ve Resulü'nün (s.a.s.) bayraktarlığını yapma hedefi talep edilmektedir.

Mabed, içinde ibadet edilmek üzere tahsis edilmiş kutsal mekânlara verilen genel bir addır. Yukarıda da görüldüğü üzere fonksiyonları itibariyle bazen câmi, bazen mescid, bazen el-mescidü'l-câmi gibi ad ve unvanlar ile isimlendirilmişlerdir. Bu tesmiyelerin kullanımı farklı coğrafyalarda halk nezdindeki şöhretine göre değişiklik arz etse de mânâ itibariyle insanları cem eden, bir araya getiren, içinde ibadet edilen Allah'ın evleri olması özelliği ile de Allah'a misafir olunan yerlerdir. Memleketimizde daha çok câmi kelimesi kullanılırken, İslâm coğrafyasında mescid kelimesi daha yaygın olarak kullanılmaktadır.

Mescid bir İslâm şiarıdır. Birlik ve beraberliğin sembolüdür. Zaman zaman mutlu ve sevinçli günlerin bazen acı ve üzüntülü günlerin paylaşıldığı yerler, bazen de kültürel etkinliklerin ifâ edildiği merkezlerdir. Millî ve dinî kimliğimizin gelişiminde çok önem arz eder. Zenginiyle fakiriyle, cemiyetin farklı ve renkli statülerinden köylü veya şehirlisiyle, büyüğüyle, küçüğüyle aynı safta omuz omuza her kesimi bünyesinde cem edebilen yegâne mekânlardır. Mabed olmanın yanı sıra birer eğitim, öğretim okulları, diğer bir tabirle halk üniversitesi vazifesi yapmaktadır. Bu yönüyle de geleceğimizin teminatı konumundadır.

Geçmişteki mescit ve camii anlayışı bu iken, bugün maalesef  mescit ve camiilerimiz için aynı şeyi söylemek maalesef imkânsız hale getirilmiştir. Bugün bu topraklara hâkim olan iktidar, Hilafetin ilgasıyla beraber İslam dinini hayattan kaldırmış, İslam’ın kalesi ve karargâhı olan camilerimiz maalesef birer devlet dairesine dönüştürülmüştür. Camicilerimizde Allah’ın adının anılması yasaklanmış, adeta mevcut sistemin savunucusu ve koruyucusu konumuna getiriliştir. Laik, demokratik, kemalist gayr-i İslami olan bu sistemin, İslam’a karşı işlediği zulümler haramlar, şirk, küfür olan söz ve fiilleri bu sistemin bir kurumu olan Diyanet tarafından meşru gösterilmek suretiyle, Allah’ın dini resmen bu ideolojiye peşkeş çekilmektedir. Diyanet teşkilatı asla bir İslami müessese değil, tıpkı Allah’ın ayetlerini, dünyalık hırsları için satan ve gizleyen ehli kitap, yahudi ve hristiyanlar gibi hain, kâfir ve satılmış belam bir kurumdur. Müslümanlar bu konuda uyanık olmalı ve bu şuurda olmalıdırlar. Gayri İslami bir sistemin kurumu olan Diyanet asla müslümanların velisi olamazlar ve müslümanların camilerine namaz kıldırmak içim imam ve müzzin tayin etme haklarının olmadığını Rabbimiz şu ayetinde bize şöyle emretmektedir:

“Ve hiçbir zaman kâfirler için müminler aleyhine bir yol ve imkân verecek değildir.” (Nisa, 4/ 141)

Bugün Diyanet, Allah’ın hükmü olan Kur’an’la hükmetmediği halde bunu gizleyip, bir Müslüman’ın İslami yönetim biçimi olan Kur’an’i yönetimden vaz geçerek, kafirlere ait olan laiklik ve demokrasi gibi beşeri  sistemle bu Müslümanları yönetenlere  ses çıkarmaması, Allah’ın haram kıldığı, kumar, içki, faiz, zina gibi fiillerin bizzat devlet eliyle işlendiği halde, bunları insanlara anlatmaması, bunları gizlemesi bu kurumun asla İslami bir kurum olmadığını göstermektedir. Müslümanlara düşen vazife, gerek topraklarımızı gerekse camilerimizi bu işgalcilerden kurtarıp, tekrar Allah’ın emrine vermektir.

Dipnot

1- İbn Kesir, Tefsir, V, 106

2- Müslim, Salât, 53

3- İbn Mâce, İkâme, 198; Tirmîzi, Sâlat, 242

4- Yrd. Doç. Cüneyd Eren, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 86. 2009

5- İbn Hanbel, V, 267

6- İbn Hanbel, V, 332

 

Yazar:
Halil Kara
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul