14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İSLÂM’DA ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ VE MUHALEFET

İSLÂM’DA ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ VE MUHALEFET

İSLÂM’DA ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ VE MUHALEFET

Muhalefet: Bir tutuma, bir görüşe, bir davranışa karşı olma, aykırı davranmak, uyuşmamak durumudur. Veya farklı görüşün düzenlenmesi ve otoriteyi desteklememek veya fikri ve siyasî farklılığın ifadesidir.

 

Muhalefet aynı zamanda, insan fıtratının bir özelliği ve beşerî bir olgudur. Aklın da bir işlevidir.

 

Medeniyetin önemli bir ölçüsü, toplumların liderlerini ve kurumlarını eleştirebilmesi ve sorgulayabilmesidir. Eleştiri kültürüne sahip olmayan toplumlar, itaat kültürünün kuşatması altındaki toplumlardır.

 

Eleştirinin olmadığı toplumlarda, kurumlarda, gruplarda ve cemaatlerde tabular, bağnazlıklar, saplantılar, ön yargılar, putperestlikler, sahte ilâhlıklar ve şirk inancı hâkim olur.

 

Yapıcı eleştirilerle toplulukları, dinî grupları, cemaatleri ve liderleri, kendi aslî görevlerine ve kurallarına davet etmek onları yıpratmaz. Aksine doğruyu bulmada kendilerine yardımcı olunur ve onlarda kendilerine çeki düzen verirler. Eleştiri kültürlerini oluşturabilen, çarpıklıklarını sorgulayabilen toplumlar, kutsal devlet, kutsal kurum ve yanlış yapmaz lider, keramet sahibi ve ermiş şeyh arayışında olmazlar ve o idealler arkasından gitmezler.

 

Eleştiri kültürü oluşmamış bireyler, özgüveni zayıf, içerisine kapalı, hakkını arayamayan kişiliksiz insanlar olurlar. Başkalarının etkisinde çok çabuk kalırlar. Sorunlarını kavgayla ve zorbalıkla çözmeye çalışırlar. Bu tür toplumlara kısaca “cahiliyye toplumu” denir. Cahiliyye toplumların da, statükoya uyumlu tek tip vatandaş yetiştirilmeye çalışılır. Hâkim olan yönetimler, kendilerine karşı yapılan eleştirileri bir saldırı, hakaret, aşağılama ve itibarsızlaştırma olarak algılarlar. Daima bunları cezalandırma yoluna giderler.

 

Günümüz İslâm’ında muhalefet, fazla incelenmeyen ve tartışılmayan bir konudur. Buna karşılık demokrasilerde sıkça yaşanan, tartışılan ve önem verilen bir konu olmuştur. Yalnız, demokrasilerde varmış gibi yansıtılan eleştiri kültürü, esas İslâm’da vardır. Haksızlığa karşı muhalefet etmek İslâm’a girişte, İslâm’ın özünde ve temelinde vardır. İslâm’a girişin ilk adımı olan Kelime-i Tevhid, putları kırmayla, tabulara reddiyeyle ve yanlışlıkları sorgulamayla “Lâ ilâhe” ile başlar.

 

İslâm Devleti’nde, öncelikle fakihlerin, Kur’ân ve Sünnet ışığında hükümetleri denetleme, gözetleme görevi ve sorumluluğu vardır. Din ve siyaset birbirinden ayrılmadığı için fakihler, Müslümanların haklarını korumak için siyasî ve sosyal sorumlulukları gereği şer’i fetvalar sunabilir ve görüş bildirebilirler. Ayrıca İslâm’da erkek olsun kadın olsun, her fert medenî haklarını kullanma yetkisine sahiptir. Vatandaşların, idarecilerini seçme, onları kontrol etme ve görüş bildirme hakları vardır. Bundan anlaşılıyor ki, ne yönetenlerin otoritesi, ne de yönetilenlerin itaati sınırsız değildir. Her iki tarafın da, görevlerini belirleyen Kur’ân ve Sünnet’in çizdiği bir hukuk çerçevesine bağlıdır.

 

Allah’ın Resûlü (s.a.s.) buyuruyor ki:

 

“Cihadın en faziletlisi, zalim sultana karşı hakkı söylemektir.”1  

 

Dolayısıyla İslâm’da muhalefet, belirli şart ve kurallara göre medenî ve meşru bir haktır. Dinî hükümlerden sapmalarda ve çarpıklıkları sorgulamada muhalefet etmek vacibtir. Allah’ın rızasına ulaşılmasında, karşısına çıkılan her engele itiraz etmek ve tavır almaktır. Yani, dinin prensiplerinin korunması ve desteklenmesidir. Buradaki amaç, hatâ edenin kusurunu açığa çıkarmak değil, hakkı ortaya çıkarmak için olmalıdır.

 

İslâm Dini’nin açık hükümlerine ve düzenlemelerine muhalefet etmek, aleyhte görüş bildirmek ve aleyhte propaganda yapmak haramdır ve muhalefet konusu değildir. Her Müslümanın, bunu bir yaşam tarzı haline getirmesi gerekir. Bununla beraber İslâm Dini, sürekli akletmeyi, düşünmeyi ve sorgulamayı emreder. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın ona bahşettiği akletmeyle ilgili birçok âyet vardır.

 

Çünkü: “Allah’a isyan konusunda yaratılana itaat yoktur.”2

 

Bu da en önemli dini görevlerden biridir.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de muhalefetin meşruluğunun iki şer’i delili vardır.

 

1-Şûrâ,  2-İyiliği emredip kötülükten alıkoymaktır.

 

1-Şûrâ, Kur’an-ı kerim’in 42.suresinin adıdır. Bunun da 38.ayetinde Şûrâ kelimesi geçer.

 

“Onlar aralarındaki işleri şûrâ (istişare/danışma) iledir.” (Şûrâ, 42/38)

 

“(Ey Resûlüm!) İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven. Doğrusu Allah, güvenenleri sever.” (Al-i İmrân, 3/159)

 

Resulullah (s.a.s.), akıl ve zekâ olarak insanların en üstünü olduğu halde, Allah (c.c.) O’na bile istişâreyi emretmiş. İslâm düşünürleri, bu âyette çeşitli hikmetlerin olduğunu ifade ederler. Bunlar, Resulullah’ın Müslümanlara danışarak onlara değer verdiğini ve onların imanlarını güçlendirdiğini, motive ettiğini söylemektedirler. Bir kısım düşünür, Resulullah’ın bu davranışıyla bütün Müslümanlara örnek olduğunu ileri sürmektedirler. Başka bir yorum da, dünyevî birtakım meselelerde ve problemlerin çözümünde, başkalarının fikir ve bilgi birikimlerine de ihtiyaç duyulduğunun göstergesi olduğu yönündedir.

 

Bütün bunlardan anlıyoruz ki şûrâ, Müslüman toplumların vazgeçilmez bir karar alma yöntemidir. Vahyin olmadığı konulardaki sorunları, istişâre ile çözmek bir nev’i ictihad yapmaktır.

 

2-İyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek Müslümanın sorumlu tutulduğu İslâmî bir terimdir. Hem ferd hem de toplum olarak, Müslümanların en önemli, hem de en büyük vazifelerinden biridir. Aynı zaman da otoritenin de denetlenmesinin bir şer’i delilidir.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

 

“İçinizden (herkesi) hayra çağıran, iyiliği (meşru şeyleri; tevhidi ve salih ameli) emreden ve kötü olandan men eden bir ümmet (bir topluluk) olsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/104)

 

“(Ey Muhammed ümmeti! Dininiz sayesinde) siz, insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. (Çünkü) iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah’a hakkıyla inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 3/110)

 

Resulullah (s.a.s.)’de şöyle buyuruyor:

 

“Sizden, kim kötü bir iş görürse, onu eliyle değiştirsin; eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalben karşı koysun; bu imanın en zayıfıdır.”3

 

Yukarıdaki hadis, âyetlerdeki prensipleri kuvvetlendirmekte. Bu prensiplere dayalı muhalefeti üç gruba ayırmakta.

 

Birincisi:  Kuvvete ve güce dayalı muhalefettir. Dolayısıyla, ümmetin ilk görevi gücü yeterse, kötülüğü eliyle/zorla değiştirmesidir.

 

İkincisi: Söz ve hitabete dayalı muhalefet etme.

 

Üçüncüsü:  Elle ve sözle düzeltilemeyen/güç yetirilemeyen durumlarda kötülüğe karşıkalben yapılan muhalefettir. Allah’ın Resûlü, ayrıca muhalefet etmeyi, imanî bir mesele olarak değerlendirmektedir.

 

İnsanlar neden haksızlıklar karşısında suskun kalmayı tercih ederler. Kötülüklerin oluşmasına mani olmazlar, doğruyu göstermeye cesaret edemezler. Muhalif olmaktan çekinirler. Tabiîki bunun değişik sebepleri vardır. Önce, dünya nimetlerinden elde etmiş oldukları kazanımları kaybetmekten korkarlar. Kötülükleri işleyenlerden, ileride birtakım dünyevî beklentileri olabilir düşüncesiyle onlara aykırı davranmak istemezler. Aralarındaki dostlukların bozulup, itibarlarının azalmasını riske edemezler.

 

İslâm tarihinde eleştiri kültürünü ve mehalefet konusunu 4 bölümde inceleyebiliriz.

 

1 - Asr-I Saadet Döneminde Eleştiri Kültürü ve Muhalefet

 

Hz. Peygamber’in hayatını anlatan eserlerde, ashabıyla olan ilişkilerde fikrini beyan ettikten sonra, ashabı sorardı: Ey Allah’ın Resûlü! Bu “vahiy” mi, yoksa senin görüşün müdür? Vahiyse, tartışmasız teslimiyeti ve itaati gerektirirdi. Yok, kendi görüşüyse, ihtilaf konusu olabiliyordu. Bu da, Hz. Peygamber’in görüşünün aksine, aykırı bir görüş ileri sürülmesi demekti. Bunlara, hurmalıkların aşılanmasında, Bedir savaşında, Uhud savaşında, Hudeybiye antlaşmasında vs. örneklerini verebiliriz.

 

2 - Hilafet (Hulefâ-yıRaşîdin) Döneminde Eleştiri Kültürü ve Muhalefet

 

Hz. Ebu Bekir (r.a.) birinci Râşî Halife, Resûlullah (s.a.s.)’in halifesi seçildikten sonra mescidde yaptığı konuşmada: “Ey insanlar! Sizin en hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim. Görevimi hakkıyla yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz. Ben, Allah ve Resûlü’ne itaat ettiğim müddetçe, siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez.” demiştir.

 

Bir sorunu çözeceği zaman, önce Kur’ân’da arar, bulamazsa Sünnet’e bakar, orda da bulamazsa ashâblaistişâre eder ve ictihad ederdi. “Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur.” sözü O’na aittir.

 

Hz.Ömer (r.a.) ikinci Râşîd Halife. Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte Hz. Peygamber’in en yakın iki dostundan biri ve yardımcısıdır. Hz. Ömer (r.a.)ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla taviz vermediği en önemli gördüğü konulardan biri de adâlet meselesiydi. İnsanlar arasında hiçbir ayırım gözetmeden, doğruların uygulanmasına ve hakların sahiplerine verilmesinde çok hassas davranmıştır. Toplumu ilgilendiren konularda karar vermeden önce her zaman Müslümanları Mescid-i Nebevî’ye toplar, iki rekat namaz kılar, sonra minbere çıkıp konuyu halka açardı. Halkın sorularını cevaplandırır ve kendisinin eleştirilmesini isterdi.4 O da, Hz. Ebu Bekir gibi, hüküm verirken önce Kur’ân’a, arkasından Sünnet’e bakar, bir şey bulamazsa sonrada istişare edip re’ye başvururdu.  Toplumun değişik kesimleriyle istişâre eder, en uygun fikri bulur ve uygulamaya koyardı. Gayr-i müslümlerle (zimmî) ilgili konuları da kendileriyle istişâre eder, ona göre kararlar alırdı. Yanlış uygulamalarında daima kendisinin ikaz edilmesini isterdi. Hz. Ömer (r.a.), çok sert mizaçlı bir insan olmasına rağmen, halka karşı gayet şefkatli, mütevazı ve yumuşak davranırdı.

 

Hz Ömer (r.a.), bir gün hutbede:

 

“Ey insanlar! Dinleyin ve itaat edin. ”dedi.

 

Bunun üzerine bir sahabî kalkarak:

 

 “Ya Ömer üzerindeki elbisenin hesabını vermedikçe ne dinler, ne de itaat ederiz!” dedi.

 

Hz. Ömer, bir savaş sonrası ganimetleri paylaştırmış. Kendisi de dahil herkese, bir parça kumaş düşmüştü. Bu kumaştan bir elbise çıkmazdı. Bu sahabînin dikkatini çekti ve itirazı yaptı. Bunun üzerine Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ı çağırdı. Abdullah, kendi payını babasına verdiğini ve bu elbisenin iki paydan yapıldığını söyledi.

 

Bunun üzerine rahatlayan sahabî: “Konuş ey Mü’minlerin Emiri! Şimdi seni hem dinler, hem de itaat ederiz.” dedi

 

Hz. Ömer, yine bir gün hutbede Müslümanlara:

 

“Ben doğru yoldan ayrılırsam, ne yaparsınız? diye sorar.

 

Onlar da:

 

 “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz ya Ömer.” dediler.

 

Bunun üzerine Hz. Ömer:

 

“Yoldan saptığımda beni düzeltecek arkadaşlar veren Allah’a hamd olsun.” der.

Görüldüğü gibi Hz. Ömer, bu söze kızmıyor, sinirlenmiyor ve tepki vermiyor, bilakis çok memnun oluyor ve Allah’a hamd ediyor.

 

İlk iki Halife dönemindeki muhalefet örnekleri çok önem arz eder. Haklı delillere dayandığı müddetçe, halkın muhalefet etmesi teşvik edilmektedir.

 

Hz. Osman döneminde, tenkitlerin şiddetinin ve dozunun arttığını görüyoruz. Kendisine yöneltilen tenkitleri dinliyor ve sonra cevaplandırıyordu.

 

Hz. Ali’nin de halifeliği döneminde, Haricilerin ve başkalarınca kendisine yapılan ağır muhalefete ve Muaviye b. EbîSüfyan ile yaptığı mücadelede birçok örneklere rastlıyoruz.

 

Hulefâ-yıRâşîdin dönemindeki İslâm toplumunda yönetilenlerin, yönetenler karşısındaki muhalefet etme hürriyetinin ne kadar geniş olduğunu göstermektedir. Bu aynı zamanda saltanata geçilene kadarki “Hilâfet” modelinde, merkezî idarenin değişiminde ve denetlenmesinde sergilenen geniş düşünce ve tenkit hürriyetinin göstergesidir.

 

Asr-ı Saadet’teki ve Hulefâ-yıRâşîdin dönemlerindeki merkezî idarelere karşı yaşanan muhalefet örneklerini çoğaltmak mümkündür.

 

Eleştiri kültürünün, yalnız demokrasilerde varmış gibi sunulması, büyük bir yanılgıdır ve İslâm’a karşıda büyük bir haksızlıktır ve bühtandır. Yukarıdaki bölümlerde de anlatıldığı gibi, eleştiri kültürünün en güzel örneklerini İslâm’da görebiliyoruz. 

 

3 - Saltanat Döneminde Eleştiri Kültürü ve Muhalefet

 

Hilâfet, bir İslâm yönetim modelidir. Merkezî yönetimin (ümmetin liderliğinin) el değiştirmesi, Hulefâ-yı Raşîdin dönemindeki el değiştirmelerinden daha farklı uygulamalar başlayınca, “saltanat” denilen yeni bir yönetim biçimi de başlatılmış oldu. Saltanat modeli de, kendisine has bir muhalefet anlayışı oluşturdu. Hilâfet ile saltanat modellerindeki muhalefet anlayışı, bu yönetimleri birbirlerinden ayıran önemli göstergelerden biri oldu.

 

Hilâfet modelinde, halifeyi seçmede, Müslümanların çeşitli görüşleri özgürce ve hiçbir baskı altında kalmadan ifade etmeleri ve bu espriyle de seçilecek halife adayına bey’at etmeleri bir gerçektir. Seçilen halifeler de, halifeliği istemesiyle değil de, kabullenmesiyle olmuştur.  

Otoritenin saltanat modeline devri,  kaba kuvvete, şiddete ve tehdite dayanan bir değişimle gerçekleşti. Buradan da ümmetin liderliği, babadan oğula, yani “saltanata” geçildi.

 

Bunun da başı, mimarı ve uygulayıcısı Muaviye b. EbîSüfyan’dır. Saltanat döneminde otorite ile din adamları arasında da bölünmeler oldu. Din, artık saltanatın bekâsı ve onun hizmetinde kullanılan bir alet olarak kullanılmaya başlandı. Hilâfette görülen düşünceyi açıkça ifade etme hürriyeti, tenkit ve muhalefet etme örnekleri, yerini düşüncesini açıklayan ve muhalefet eden için tehdit, baskı, korkutma, şiddet ve cinayetlere dönüştü. İnsanların doğruyu söyleme, düşüncelerini özgürce ifade etme cesaretleri yavaş yavaş kırılmış oldu. Böylece düşünceyi açıklama ve muhalefet etme kontrol ve baskı altına alındı. Bu uygulamalar da saltanat modelinin bir karakteri oldu.

 

Müslümanlara, zulme sabretme ve itaat düşüncesinin, direnme hakkının önünde olduğu inancının yolu açılmış oldu. Bunun içindir ki,  meşru olmayan siyasî yönetimlere karşı suskunluğun bir nedeni de budur. Saltanatçılar, böylece kendi iktidarlarına bir meşruiyet zemini oluşturmuş oluyorlardı.

 

Saltanat modelinde, yönetimlere karşı yapılan muhalefetler de, haliyle baskıya, şiddete ve haksızlığa karşı bir tepkiyi, bir öfkeyi ve bir nefreti ifade etmiş oluyordu.

 

Buna en güzel ve çarpıcı örnek olarak, İslâm fıkhında ve ictihad anlayışında önemli bir yeri olan İmam Ebu Hanife (rh.a)’i görebiliriz. İmam-ı A’zam, yani “Büyük imam” diye de anılması, çağdaşları arasında önemli bir yerinin olması ve İslâm fıkhında ve ictihad metodunda önemli bir açılım yapmasındandır.  O, muhalefet ruhunu yeniden diriltmek ve parçalanan hakikatleri yeniden bütünleştirmek için iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma sorumluluğunda söylem ve eylemleriyle bütün çağlara örnek bir şahsiyet olmuştur.

 

Çağının âlimleri, bilge kişileri ve kanaat önderlerinin teslimiyetçi, statükocu ve suskun tavırları karşısında, zalim yöneticilere karşı hak sözde direndi ve mücadele etti. Bir müctehid ve bir fakih olma özelliğinin yanında, siyasî arenada verdiği bu mücadelede inancıyla, direnciyle ve yaşantısıyla bir farklılık ve bir değer oluşturur.  İşte o siyasî arenada verdiği mücadelede, cihadı ve ictihadı beraber götürmüş, bedelini de hayatıyla ödemiş ve şehidlik makamına yükselmiştir.

 

İslâm ümmetinin, bugün içerisinde bulunduğu içler acısı ve vahim durumun tarihî en önemli nedenlerinden biri de, bu hilafetten saltanata geçiştir.

 

4 – Bir Kısım Cemaatlerde ve Tarikatlarda İtaat Kültürü ve Muhalefet

 

Cemaatin ıstılahtaki anlamı, insan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimselerdir. 
 

İslâm Dini tevhid dinidir. Dinimiz, bizlerden Allah’ın rızasını kazanmamız için tevhid etrafında birleşmemiz ve kenetlenmemizi istemektedir. Tevhid akidesi etrafında ancak cemaatle ve bir disiplin içerisinde hareket edilirse, İslâm’ın kuralları en güzel bir şekilde yaşanır. Bunun için İslâm Dini, cemaat olmaya büyük bir önem vermiştir.

 

Fakat İslâm, Müslümanların şuurlu cemaatlar olmasını emretmiştir. İlk ve en güzel örneğini de Resulullah (s.a.s.), Medine’ye hicretinden hemen sonra kurmuş olduğu cemaatte vermiştir.

 

İslâm’da eleştirinin amacı, eleştiri konusu olan konuda, yanlışlıkları ortaya çıkarmak, eksiklikleri gidermek ve mükemmele giden yolun önünü açmak, neticede doğruya ulaşmaktır.

 

Tarikatlar, dışarıya ve eleştiriye kapalı birer topluluk oldukları için de, kapalı, mistik bir kurum olarak yerlerini koruyorlar. Müridlerini belirli bir pencereden dünyaya bakmaya alıştırıyorlar.

 

Bir kısım dinî gruplar, tarikat ve cemaatler, müridlerin akıl ve iradelerine ipotek koyuyorlar. Özgürce düşünmelerine müsaade etmiyorlar. Bunlar insanları, Kur’ân’a ve Sünnet’e çağırıp davet edeceklerine, şeyhlerine, liderlerine veya önderlerine çağırıyorlar.

 

Mekke müşriklerinin, “putları, Allah’a yaklaşmaları için bir vesile kıldıklarını söylemeleri” gibi, bunların da şeyhlerini, üstatlarını veya onların kabirlerini Allah’a yaklaşmaları için bir vesile kılmaları, yanlış din anlayışından başka bir şey değildir.

 

İnsanlara rehber ve örnek olarak gönderilen Peygamberler, küçük günahlardan değil de büyük günahlardan masum oldukları görüşü, İslâm âlimlerinin çoğunun görüşüdür. Peygamberlerin yaptığı bu küçük hatâ ve yanılmalara zelle deniliyor.

 

Yapılan hatâlar ve yanılmalar, kesinlikle dinle ilgili, vahiyle ilgili olmamıştır. Günlük hayatındaki konuşmalar ve sözlerden kaynaklanmaktadır.

 

Peygamberlerin yaptıkları zellelerden (hata/yanılma/unutma)Kur’ân-ı Kerîm’den birçok örnek bulabiliriz.

 

Böylece, Peygamberlerin de birer beşer olduğunu, ilâhlaştırılmamaları gerektiğini, hatâ ve yanılmalarından sonra tövbe ve istiğfar etmeleri, insanlara örnek olmaları açısından önemlidir.

 

Genellikle tarikat mensubu bazı insanların, peygamberleri tamamen günahsız ve hatasız göstermeleri kasıtlı yapılmaktadır. Eğer Peygamberleri hatâlı ve yanılabilen bir kul olarak görürlerse, bu defa kendi şeyhlerini ve arkasından gittikleri liderlerini, önderlerini hatâ yapabilen, günah işleyebilen bir kul olma konumuna sokmuş olurlar ki bu da, onların işine gelmemektedir.

 

Bu durumda, korunmuş, hata yapmaz,  günahsız ve keramet sahibi şeyhlere itaat edilmezse, kimlere itaat edilir(!)

 

Şeyh sorgulanmaz, ona itiraz edilmez. Çünkü o bâtıl konuşmaz ve hatâ yapmaz.  Şeyhin, her şeyi kuşattığı ve her şeyde tasarruf ettiğine inanılır. Allah (c.c.) ile arasındaki tüm engelleri aşmış, perdeleri kaldırmıştır. Müridler, ondan feyz alır, himmet diler, bereket talep eder ve yardım ister. Zaten mürid demek, bir bakıma iradesini şeyhine teslim etmiş insan demektir.

 

Bütün dünya Müslümanlarının, her şeyde örnek alacağı, dolayısıyla muhalefet etmede de tek örnek alacağı dönem, Asr-ı Saadet ve Hulefâ-yı Râşîdin dönemleridir. O dönemlerin eleştiri kültürünü, inceledik. Gerek o dönemlerin eleştiriye bakışı ile tarikatlardaki genel mevcud durumu incelediğimiz zaman, bu konuda hiç örtüşen bir yan var mı? diye kendi kendimize sormamız ve her tarikat mensubu ve tasavvuf ehli öz eleştirisini yapmalıdır. Eleştiri kültürü konusunda,  Asr-ı Saadet ve Hulefâ-yı Râşîdin dönemlerinden ne kadar kopuk ve ne kadar birbirlerinden uzak olduğunu açık seçik görebiliyoruz.

 

Tarikatlarda, Asr-ı Saadet ve Hulefâ-yı Râşîdin döneminin eleştiri kültürünün tamamen yok olduğunu, onun yerine tamamen itaat kültürünün hâkim olduğuna şahid olabiliyoruz.

 

Hz. Ömer (r.a.)’a “yanlış yaptığında seni kılıçlarımızla düzeltiriz” diyebilen bir sahabî örneğindeki gibi, bir mürid, bir cemaat mensubu, şeyhine bunu diyebilir mi? İmkânı ve ihtimali var mı?

 

Velev ki, bir ân için dediğini düşünelim:

 

Hz. Ömer gibi, beni yanlışlarımdan düzeltecek insanlar varmış diye Allah’a hamd edebilen bir şeyh, bir önder çıkar mı?  Hiçbir cemaat lideri veya şeyhi, cemaat mensubları ve müridleri tarafından eleştirilemez ve sorgulanamaz. Yanlışlıkla birisi, kuralları göz ardı edip eleştirse bile, o kişi artık o tarikatta veya cemaatte barındırılmaz veya barınamaz. 

 

Birçok tarikat veya cemaat mensubu, dünyayı kendi tarikatından veya cemaatinden ibaret saymaktadır. Şeyhleriyle/liderleriyle/önderleriyle, kendi yaşamlarıyla, gündemleriyle ve kendi söylemlerinden ibaret bir dünya oluştururlar.

 

Kendilerini avutacakları, kerametler, hikmetler, efsaneler, rüyalar ve biraz da yalanlarla bir dünya kurgulamaktadırlar. Ahiret düşüncesi, aile, mabed/şeyh ve mezarlık dörtgeni içerisinde dini hapsederler. Eksik din anlayışıyla yetişen bu insanların, düşünce ve eylemleri yalnız kendilerini bağlamıyor. İslâm’ın siyasî ve toplu yaşama cephelerini ve bölümlerini de başkalarına,  hatâlı, yanlış ve eksik bir şekilde aksettiriyorlar.  İdarî, hukukî ve siyasî oluşumlarla ilgilenmezler. İdarî, hukukî ve siyasî konularla ilgilenmemek, toplumdan kaçmak demektir. Bunlardan dolayı, modern dünyanın ana dinamiklerini anlayamıyor, İslâm’ın temel hedeflerinin tesbitine mesafeli kalıyorlar. İnsanın anlam ve değer dünyasına, İslâm’ın hedeflediği yatırımları yapamıyorlar. Dünyanın düzenini ve gidişatını, sorgulayabilmek için, farklı düşünce iklimleri arasında köprü kuramıyorlar. Küreselleşme olgusu içerisinde, bireyin toplumla, toplumun çevreyle uyum içerisinde yaşayabileceği, bilgi, inanç ve estetik temelli araştırmalardan uzak kalıyorlar. Yenidünya düzeninin, meydan okumalarına karşı çâresiz kalıyorlar.

 

İslâm’da, körü körüne itaatin olmadığı ve eleştiri kültürü oldukça ileri safhada olduğunu yukarıdaki örneklerde gördük. Yapılanları, saygıda kusur etmeden ve usûlünce sorgulama inancımızdan, dolayısıyla Müslüman ahlâkından kaynaklandığı halde, bu grupların geleneğinde maalesef yok. Çünkü bunlar, bu konuda İslâm kültüründen beslenmemişler.

 

Özetlersek, eleştirinin olmadığı yerde, düşünceler gelişmez, yenilikler olmaz ve bir ilerleme kaydedilemez. Eleştirinin olmadığı yerde, gerçekler ortaya çıkmaz, doğrulara ulaşılmaz. Toplum olduğu yerde kalır. Bilgi çağında yaşadığımız halde, bilgi üretilemez. Küreselleşen dünyada, uluslararası arenada sesimiz çıkmaz, sözümüz geçmez.

 

Her Müslüman, Kur’ân ve Sünnet ışığında devletini, bağlı olduğu teşkilatını, cemaatini, şeyhini, önderini, liderini sorgulayabilmelidir.

 

Liderlere, cemaatlere, hiziplere ve partilere hapsedilen bugünkü din anlayışı, eleştiri kültürünü oluşturmuş cemaatlerde, tevhid merkezli bir mücadele ile aşılabilinir.

 

                                                                                                                                                

Dipnot

 

1- Ebu Davud, Melâhim, B.17, Hds.4344, Tirmizî, Fiten, B.12, Hds.2265.

2- Müslim, İmâre, B.8, Hds.39.

3- Müslim, İman, B.20, Hds.78.

4- Taberi, I,2574

Yazar:
Fatih Oruç
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul