22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / BİR İKEN HİÇ OLMAMAK

BİR İKEN HİÇ OLMAMAK

BİR İKEN HİÇ OLMAMAK

Freud ve onun gibi düşünenler "insanın sosyal bir varlık olmadığı"[1] iddiasında olsalar da,  insanoğlu yaratılışı itibariyle, başka bir deyişle fıtraten sosyalleşmeye muhtaç olarak yaratılmış toplumsal bir varlıktır... Yegâne yaratıcımız olan Rabbimiz Allah (c. c.), Âl-i İmrân, 102/103, Nisâ, 59, Enfâl, 46, Rûm, 31-32. gibi bir çok ayeti celîlede birlik ve beraberlik içinde olmayı, beraber hareket etmeyi va'z ederken, başka ayeti kerîmelerde toplumsal alanla alâkalı düzenlemeler va'z etmiştir. Cezâ, miras, evlilik, boşanma, zinâ, hırsızlık, koğuculuk bunardan birkaçıdır. Bu düzenlemelerin Hayat Kılavuzumuzda olması, insanın sosyal bir varlık olduğunun için açık bir delilidir,  “Akledebilen topluluk için...”[2]

İnsanın sosyal varlık olduğunu güncel yaşamımızdan örneklendirelim:

Kadınların, briç ve konken organizasyonları, altın ve çay günleri, erkeklerin, spor aktivitelerini seyretmek için kahvehâne, kulüp ve stadyumları dolduruyor olması, ayrıca sosyal sorumluluk projeleri kapsamında dernek, vakıf ve diğer STK’lar aracılığı ile yetimlere, ilim tahsil etmek isteyenlere, yolda kalmışlara, doğal afetlerden dolayı zor durumda kalanlara yardım elini uzatarak, bir şekilde sosyalleşme ihtiyacının hak ya da bâtıl yoldan giderilmeye çalışılması fitrî olan bu gereksinimden kaynaklanmaktadır.

İnsanlar müslüman olmakla (Kur'ân'a uymakla) sorumludur. Kur'ân'nın emir ve yasaklarına uyma sözünü verenlerin (iman edenlerin) ise, bir çatı altında gerektiği gibi birliktelik oluşturma zorunluluğu vardır.

Rabbimiz Allah (c. c.) şöyle buyurur:

"Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz..."[3]

İbn Ömer (r.a.)’dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, benim ümmetimi -veya Muhammed ümmetini- sapıklık üzerine bir araya getirmeyecektir. Allah’ın eli, cemaatle beraberdir. Her kim cemaatten ayrılırsa, cehenneme ayrılmış olur.”[4] 

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız, toplumsal yaşamın fıtrî oluşu, farz kılınması, "yaşayan Kur'ân'ın" yani kıyamete kadar örnek ve önder olan Rasulullah (s.a.s.)'in yaşamının bu güne modellenmesinin gerekliliğine dair ön bilgi mesabesinde birkaç kelâmdır.

Devlet, vakıf, dernek gibi kurumlar ve kuruluşların çatısı altında cemiyetleşen insanların gelişmesini engelleyen, faaliyetlerinin verimliliğini ve etkileme düzeylerini azaltabilen faktörlerden birisi, birliktelik oluşturma iradesini gösterebilmiş, fedakâr kişilerin meseleleri değerlendirirken konuya yaklaşımları dolayısıyla, fikir ayrılıklarına düşülmesidir. Fikrî çatışmaların temelinde, gündemdeki konuyu değerlendirmedeki farklı yaklaşımların yattığı aşikârdır. Bu farklılıkları en alt düzeye indirerek, oluşturulan zümrenin uyum içinde olmasının sağlanması yönetici kadrosu dâhil her bireyin görevidir. Maalesef bu görevi cemiyetin içinde diğerlerinden daha fazla fedakârlık gösteren yöneticiler üstlenmekte veya bu yük onların üzerine kalmakta bu ise, hantallaşma başta olmak üzere, sağlıklı bir büyüme ve gelişmenin, cemiyetin vizyon ve misyonunun ifâ ve ifade edilmesi konusunda engel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Rasululllah (s.a.s.) buyurur:

“Müslüman, müslümanın (din) kardeşidir. Müslüman, müslümana zulmetmez. Müslüman, müslümanı (tehlike ve musibette) terk de etmez. Her kim müslüman kardeşinin hacetinde bulunursa, Allah da onun hacetini yerine getirir. Her kim bir müslümandan bir keder (bir darlık) giderip onu ferahlatırsa, Allah da onun, kıyamet gününün kederlerinden bir kederini giderip ferahlatır. Her kim bir müslümanı (dünyadaki ayıbından) örterse, Allah da onu, kıyamet gününde örter.”[5] 

Görüş ayrılıkları, hedef birliği olsa da toplu yaşamın bir gerçeği olduğunu unutmamak ve bunu böyle kabul etmek gerekir. Görüş ayrılığından korkmanın veya bu tip oluşumdan kaçınmanın ya da tamamen ortadan kaldırmanın ne bir anlamı ne de uygun / ideal bir yolu vardır.

Âmir b. Sa'd babası (Sa'd b. Ebi Vakkas)'dan

 

Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.) anlatıyor:

 

Rasulullah (s.a.s.), bir gün yayladan geldi. Beni Muaviye'nin mescidine uğradığı vakit, içeri girerek orada iki rekât namaz kıldı. Onunla birlikte biz de kıldık ve Rabbine uzun uzun duâ etti. Sonra bize döndü de Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

 

“Rabbimden üç şey istedim. Bana ikisini verdi. Birini vermedi:

Rabbimden, ümmetimi açlıkla helâk etmemesini istedim, onu bana verdi. O'ndan ümmetimi suda boğmakla helâk etmemesini diledim, onu da verdi.  Felâketlerini (savaşmayı) kendi aralarında vermemesini diledim. Bunu bana vermedi [6]

 

Önemine binaen tekrarlarsak, cemiyet içindeki bireyler arası uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar ya da zıtlıklar yapının durumuna göre, yöneticileri veya kanaat önderlerini en çok meşgul eden konuların başında gelmektedir. Bu durum hem cemiyet yaşamı açısından, hem de yönetsel açıdan önemli derecede zaman ve enerji kaybına neden olduğu gibi cemiyetin gündeme getirdiği, dillendirdiği bilgilerden yararlanmak isteyen bireyleri olumsuz etkilemektedir. Ayrıca, topluluk (devlet de olabilir, STK’da) içi fikrî ters düşüşler makro veya mikro ölçekte, cemiyetin planlamış olduğu yakın, orta ya da uzak hedeflere ulaşmasını geciktirmekte / engellemektedir. Yani sosyal toplum projelerinin veya var olan bireysel-toplumsal, maddî-manevî atıl potansiyeli aktif hale getirecek çalışmaların amaçları doğrultusunda etkin ve verimli bir şekilde kullanabilmesi imkânını sekteye uğratmaktadır. Bu durum topluluk içerisinde strese, güvensizliğe ayrıca tedirginliğe neden olabilmekte ve bireylerin motivasyon düzeyini düşürerek, verimliliğin azalmasına neden olabilmektedir.

Şunu unutmamak gerekir ki, bu ters düşüşleri krize dönüştürmeden yönetilmesi başarabilinirse, gergin ortam yıkıcı olmaktan çok toplumun gelişmesine, değer kazanmasına, huzurlu ve güvenli bir cemiyet ikliminin oluşmasına kapı aralayacaktır. Bu yüzden kontrolü bir ân olsun elden bırakmadan toplumun çıkarlarına uygun olabilecek sonuç üretebilmeli cemiyet içi bağlar sağlamlaştırılmalıdır.[7]

Kurgulanan toplum mühendisliği, yapay olarak oluşturulan mahalle baskıları ve küresel çapta cereyan eden sosyolojik değişiklikler, görsel, yazılı ve sosyal medya marifetiyle yayılmaktadır. Fikrî plandaki bu bombardıman altında, meseleler netleşmeden konuya farklı pencerelerden değerlendiren düşünce ve görüşler veya bireylerin farklı meseleleri öncelemeleri, birlik ve beraberlik duygularını soğutmaktadır. Fikri görüş ayrılıkları, fiilî ayrılıklara sebep olmakta hatta çatışmaları kaçınılmaz hale getirmektedir. Algı operasyonlarının aktif kullanıldığı zamanımızda bu duruma sık rastlanılıyor olması, karşıt cephenin aktif şekilde çalışmasının doğal bir sonuçtur.

Kördüğüme dönüşen ayrılıkların bireyler arası farklılıklardan kaynaklandığını söylemiştik, bunu iki kısımda açıklayabiliriz:

  1. Fıkhı görüşlerin alternatifsiz olduğu kanaatinin bulunması, (farklı içtihadların göz ardı edilmesi)  görüşünün tek doğru olduğunun savunuculuğu ve aşırı bağlılık

 

  1. Topluluğun yararına verilen iş ve görev tanımlamalarının farklılığı ve kurumsal yapının nasıl işletilmesi (tevil etme, maslahat, konjonktür gereği politik duruş), gibi konular.

 

Yukarıdaki maddelerde kategorize etmeye çalıştığımız farklılaşma sebepleri, bireylerin birbirine kırılmasını tetiklemektedir. Gelinen bu noktada çatışma düzeyinin seviyesinin yüksekliği görev, yetki ve sorumluluk ilişkisini yok etmektedir. Bu durum toplum için bir kaos ortamının oluşmasına neden olabilmektedir. Anlaşılacağı üzere çatışmanın kaynağı bireysel farklılık, uyumsuzluk, anlaşmazlık, algılamada problem, mücadele ve zıtlıklara dayanmaktadır.

Kısaca özetlemek gerekirse karşılıklı etkileşim içinde bulunan, birlikte çalışan bireylerin bulunduğu her ortamda öyle ya da böyle çatışmalar ve fikir ayrılıkları söz konusu olabilmektedir. Önemli olan bu durumdan gereği gibi yararlanabilmek / ders çıkartabilmek ve çatışmanın olumsuz sonuçlarını azaltabilmektir.

Cemiyet içerisinde meydana gelebilecek çatışmalarla ilgili olarak, birbirinden farklı yaklaşımların bulunabileceğini görmek ve bunun göz ardı edilemez bir realite olduğunu kabullenmek gerekmektedir. Bu duruma sebep olan şey,  bireylerin zamanla çevresindeki başka görüş ve fikirlerden etkilenerek, konuya ilişkin yaklaşımlarının değişikliğe uğramasıdır. Topluluktaki her birey, oluşan bu görüş ayrılıklarını doğru analiz ederek çözüm odaklı çalışmalar yapmalıdır. Çözüm odaklı çalışmalar yaparken şu soruları kendimize sorabiliriz. Görüş ayrılıkları topluluk için kaçınılması gereken yıkıcı bir durum mudur? Fikir ayrılıkları hemen ortadan kaldırılmalı mıdır? Bu sorular üzerinde kafa yorulmalı, her birey sorumluluk almalıdır.

Neler düşünebiliriz?

 

Örnek 1:  Belirlenmiş kanunların / kuralların / ilkelerin sınırlarına uyarak, ahenkli ve dengeli bir yapı oluşur bu şekilde optimum performans sağlanabilir iddiasında olunabilir.

 

Örnek 2: Bireyler arası fikrî anlaşmazlıkları yaşamın doğal bir parçası kabul ederek, bu çatışma ortamını yöneterek amaçlar doğrultusunda fayda sağlanır denilebilir.

Örnek 3: Bireyler birbirlerinin olumsuz yönlerini değil, olumlu yönlerini dikkate alarak, kendinde bulunan olumsuz yönleri terbiye etmeye çalışabilir ya da asgari müştereklerde yani daha çok anlaşabilecekleri ortak değerleri ön planda tutulabilir.

Örnek 4: Bireyler bazı konularda karşılıklı olarak fedakârlıkta bulunur.

Örnek 5: Anlaşmazlığa düşülen konu daha sonra gündeme getirilmek üzere rafa kaldırılarak beklemeye alınabilir

Örnek 6: Çözüm odaklı bir çalışma yapılmalı denilerek, karşıt görüşlerin delillerinin dinlenilmesi ve oylanması teklifi sunulabilir. Bu örnekleri güç kullanma, uzaklaştırma, sorunları yok sayma ya da zamana yayma gibi birçok alternatif metot eklenebilir.[8]

 

Ve Kardeşlik…

“Kardeşlik kavramının doğurduğu hukuki, siyasi, sosyal sonuçları kavranıp pratiğe dökmek için bilinçlenmemiz gerekmektedir.

 Kardeş dediklerimize karşı nasıl bir sorumluluğumuz var,  bu taahhüt neleri içerir, kardeşliğin bittiği bir nokta var mıdır? Bunun sınırı nedir? Allah’ın kardeş kıldıklarını kardeş saymama, onlara sırtımızı dönme lüksümüz var mı?

Kardeşliğin pratik sonuçları olmalı, yaşamın içinde hayat bulmalı, cemaatleşmenin ilk safhalarında nasıl dünyevi beklentilerden arınarak, samimi bir çalışma ile kardeşlik müessesesi için çalıştırmışsak bu gayret her daim devam etmelidir.

Yani kuru kuruya bir kardeşlik değil.

Sadece söylemden ibaret bir kardeşlik değil.

Gerektiğinde elini taşın altına koyan cebindekini, sofrandakini bölüşen, kendisi için ayırdığı vakti kardeşinin maddi, manevi problemlerini çözmek için ayıran bir kardeşlik.

Eşiyle problem yaşadığında, çocukları ile alakalı çıkar yol aradığın da, hastalandığında,  işi ile alakalı çıkmazları olduğunda, sûistimale yol aralamaksızın çözüm üretebilme, elindekiyle ya da çevrendekilerle çözüm bulabilme, bulamasak bile gayret gösterme, tüm samimiyetimizle. 

Sohbet ortamlarında sözü edilen teorik İslami kardeşlik söylemlerinin, hayata geçirilmesi…  Sözde değil özde kardeşlik.

İşte bu şekilde ki, uygulama ile Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılmış oluruz.

Tekfir söylemlerinden uzak,  ötekileştirmeden, Tevhid eksenindeki birlikteliğimizi sağladıktan sonra, ameli noktadaki eksiklerimiz ve farklılıklarımızı zamana yayarak, kardeşlik sınırlarını çiğnemeden hatırlatma, hatırlatırken merhametle yaklaşma, kırmadan incitmeden…

Herhalde kardeş olmak, kardeşi sevmek bul olsa gerek.

Güzel ahlak sahibi Rasulullah (s.a.s.) buyuruyor: Buharinin Fiten babında “Mızrağının ucunu kardeşine gösterme…”

Ne kadar ince bir bakış… Ne kadar hassas bir tavır…

Bugün bizler mızrak, ok veya silah taşımıyoruz ama mızraktan sivri dillerimizle, yaydan çıkan oklar misali sözlerimizle, kardeşlerimizi incitiyoruz. Sivri söylemlerimizi kardeşlerden uzak tutacağız, eleştiri oklarını kendimize saklayacağız.  “söz ağızdan çıkana kadar senin esirin, çıktıktan sonra sen onun esirisin”…

Hz. Ali ile Hz. Aişe o savaşta karşıt taraflar olmasına rağmen, Hz. Ali, Hz. Aişe’yi yolcu etmemiş miydi, ümmetin annesine gösterilmesi gereken saygıyı göstererek, bizlere örnek olmamış mıydı?  

Kardeşlere eleştirel gözle bakmak yakışmaz Sünnet ehline, kusur arama peşinde koşmaz. Ehl-i Sünnet.

Her ferdin muhakkak bir eksiği vardır, eksiklerimizden utanarak kardeşlerimizin eksiklerini mızraktan daha sivri dillerimizle kalpleri yaralayarak değil, usulüne uygun bir üslupla hatırlatalım. Mızrağın açtığı yara tedavi edilebilir belki, o yara zamanla kapanır ama kalplere dilin açtığı yaraya merhem daha bulunamadı…

Söz buraya gelmişken bir tespitte bulunalım: Cemaatleşmiş ama kardeşlerden kayıp vermelerin bir sebebidir bu anlattıklarımız, bunların haricinde cemaatten kopuşların diğer sebeplerinin de araştırılması, hataların tashih edilmesi elzemdir.

Kardeşlik…

Uzaklaşmış, kardeşlerine karşı kalpleri soğumuş, kayıplara karışmış kardeşlerimizi şirkin kol gezdiği coğrafyalarda tağutlara yem etmeden bulmalıyız, cemaat şemsiyesi altına tekrar toplanmalıyız.

Eğer bu uzaklaşmalar cahilliğimizden, zaaflarımızdan, gafletimizden, basiret ve firaset eksikliğimizden kaynaklanıyor ise bunun tedavisinin ümmet tarafından acilen hayata geçirilmesi gerekir ki, kardeşlikle hayat bulalım. Ve yola ahretteki kardeşlik ile devam edelim.

Ruh ve bendenden oluşan bizler, yeryüzünde ki ortama uygun bu bedenin kullanım süresini bitirdikten sonra, yeni bir bedenle ile yaşamımızı ahirette sürdüreceğiz. Rabbimiz Ankebut süresi 57’de “her nefis ölümü tadıcıdır” buyur ve tekrar yaratılacağımızı, yeni bedenle oradaki yaşama adapte olacağımızı ayetlerinde haber verir. (Bkz. Bakara Suresi, 28, Hud Suresi, 7, Yasin Suresi, 12, Şura Suresi, 9.) Bu bilinç ile bağlarımızı oluşturduktan sonra kardeş ve kardeşlik kazanımlarımızı heba etmeyelim.  İmanı zedelemeyen ameli farklılıklarımız, maslahat ve tevilden doğan yorum farklılıkları, kardeşleri kaybetmek için malzeme olmasın… Bizler kazanmaya odaklı olalım… Kardeşlere hüsnü zanla yaklaşalım. Kardeşleri kaybeden müflislerden olmayalım.

Şunu iyi bilelim ki bizim için problem olan meseleler ilim erbabının bilgisinde çabucak çözülebilir bir mesele olabilir. Çözümsüzlük üretmek, tartıştıklarımızı cehennem ehlini görmek bir fayda sağlamaz, Rabbimiz kullarını affetmek için merhametini azabından üstün kılmamış mı?

Yegâne önder ve örneğimiz olan Rasulullah (s.a.s.)’in mücadelesine baktığımızda şu iki örnekliği görmekteyiz

Birincisi, insanları şirkten tevhide davet,

İkincisi, tevhidi bilince ulaşmış, kardeş olmuş topluluktan erdemliler sınıfı oluşturulmasının sağlanması.

Böyle bir topluluk ancak Akabe’de biat verenler gibi olabilir…

Böyle bir topluluk, kendisini koruduğu gibi, oğullarını, kadınlarını esirgeyip koruduğu gibi, Rasullulahı esirgeyip korur… Böyle bir topluluktan çıkar emir makamında dahi olsa, yapılması gereken işi kardeşleriyle birlikte yapar ve ecire ortak olur, hendekler kazılırken toza bulanan O en güzel örnek gibi…

Kardeş olmak, kardeşliği taşımak bu olsa gerek.

Dikkat edeceğimiz, terbiye edeceğimiz başka bir mesele.

Üst düzey görevi yüklenen kardeşe yardım etmektense, onun önünü tıkama, başarısızlığını söz konusu ederek onu devre dışı bırakma çapası, sanki böyle yapınca ilginin kendisine yöneleceği vehmine kapılma, müslümanın müslümanı rakip görme yanlışlığı, diğer kardeş gözden düşünce kendisinin ilgi odağı olacağının sanısı…

Aşağıdan yukarı bakıldığında hal bu iken, yukarıdan aşağıya bakıldığında şahsiyetinin ezileceği zanlıyla, ehil kardeşlere görevi teslim etmektense onların önünü kesme manevraları… Ehline, meziyetlisine, erdemlisine görevi devretmeme…

 Ehlinin emrine girerek daha iyiye ulaşmamanın sorumluluğu kaldırılabilecek bir yük mü? İslam tarihinde bunun acı örneklerini birçok kez tecrübe ettik, tarihten hiç mi ders çıkarmayacağız müslüman hani aynı delikten ikinci kez ısırılmayacaktı.

Başka bir yara, kusur araştırma…

Hep kardeşimizin kusurlarını görme eğiliminden ne zaman kurtulacağız, sanki biz kusursuzuz…

Sadır olan arızlarımızı gözeterek arızalı bir toplum olmaktansa, salih amellerimizi gözeterek takvaya ulaşan bir toplun neden olamıyoruz?

Kardeşlerin birbirine tepeden bakması, küçük bir anlaşmazlık sonrası mesafe koyma,  yöresel adetlerden, yetişme tarzından, çevresel etkenlerden dolayı günlük yaşamdaki farklılıklardan dolayı kardeşleri küçük görme, gelir ve eğitim düzeyine göre sınıflara ayrılma sonrası, soğukluk. Bir adım ilerisi, büyüklenme, bir adım ötesi, güvensizlik, sonrası ayrı kamplar, gruplar ve ayrışma. Bunlar kardeş olma bilincinin önündeki engellerden bazılarıdır.

O zaman bu engelleri nasıl tedavi edeceğiz, başka tehlikeler var mı, bunları nasıl tespit edeceğiz,  kardeş olmanın önündeki engeller… Bunlar nasıl görülecek…

İnsan olan yerde elbette farklı görüşler olacaktır ama bu ihtilaflara bilinçli yaklaşarak fitne kazanını kaynatmamak gerek. Unutmayalım ki kardeşler arasındaki cebelleşmeden şeytan ve onların insandan olan taraftarları sevinecek, şuanda olduğu gibi…

Karar vermeliyiz…

Enerjimizi birbirimize karşı kullanmak mı?  Yoksa hâkim olan materyalist güçlere karşı, güç birliğimi?

Evet, bizler ne zaman kardeşliği anlarsak işte o zaman mücadeleyi kazanmak için ümit var olabiliriz.

Gerilimi tırmandıracak tavırlardan kaçınırsak.

Müslümanların gizli hallerini araştırmazsak.

Sağlıklı eleştiri ortamlarını oluşturursak.

Yapılan ikazları kardeşçe uyarı olarak alıp, öküz altında buzağı aramazsak.

İhtiras, kıskançlık ve zülüm hastalığını tedavi edersek…

İşte o zaman İslam kardeşliğinin çizdiği çerçevede bir aile olabiliriz.

Geniş ölçekte cemaat ailesinin içinde, özelde anne, baba çocuk ve diğer ebeveynlerden oluşan aile yaşamında vahyolunan prensipler ne kadarıyla hayat buluyorsa, İslam o kadar yaşanıyordur, yani bizim yaşantımızla İslam’ın pratiğe dökülüşü, doğru orantılıdır.

Tağuti sistemlerde ve şeytanlaşmış toplumlarda, küfre bulaşmadan, kardeşlerle kardeşçe yaşayabilmek için yapılması geren pasif direniştir, buda ancak Kur’an-ı Hâkimin bizlere emrettiği, Tevhidi duruş, adaletli davranış, ahlaki yaşayışla olacaktır. Bu tavrımız eğer uzun soluklu olursa, yani yapılması gerekenler yapıldıktan sonra sabretme becerisini yalpalamadan, ayağımız kaymadan gösterebilirsek Rabbimizin yardımı bizimle olacak vâdedilenen işte o zaman ulaşmış olacağız..[9]

 

Dipnot

 


[1].  E. Fromm, Erdem ve Mutluluk, (Çev.: Dr. Ayda Yörükan), İş Bankası Yay. s. 27.  XXVII.

[2]. Andolsun, biz akledebilecek bir kavim için orada apaçık bir ayet bırakmışızdır. Ankebût, 35. 

[3]. Âl-i İmrân, 102/103, 

[4].  Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B. 7, Hds. 2256.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 9, Sh. 147, Hds. 9123. Taberânî’den. (Tevhîd Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, sh. 287).

[5]. Sahih-i Buhârî, Kitabu‟l-Mezalim, B. 3, Hds. 3.

Kitabu‟l-Ġkrah, B. 7, Hds. 11.

Sahih-i Müslim, Kitabu‟l-Birri ve‟s-Sıla, B. 15, Hds. 58.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu‟l-Hudud, B. 3, Hds. 1450. (KUL SADİ YÜKSEL, Kudsî Hadisler Işığında İslâm'ı Anlamak,  C. 2,

Sh. 118).

6. Sahih-i Müslim, Kitabu‟l-Fiten, B. 5, Hds. 20.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu‟l-Fiten, B. 13 Hds. 2266.

Sünen-i ĠbnMace, Kitabu‟l-Fiten, B. 9, Hds. 3951. (KUL SADİ YÜKSEL, Kudsî Hadisler Işığında İslâm'ı Anlamak,  C. 2,

Sh. 289).

[7].  Bkz. SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DERGİSİ, Sayı: 15, 553-569, (2006).

[8] .Bkz. A.g.e.

[9] .Ramazan Kayan, Kardeşlik Çağrısı kitabından bölümler kullanılmıştır.

Yazar:
Dr. Abdullah Çağrıcı
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul