22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / İskilipli Atıf Hoca

İskilipli Atıf Hoca

İskilipli Atıf Hoca

"Tarihin üzerine bir unutkanlık perdesi çekildi. Zamanın gençleri hiçbir şey bilmiyor, en yakın tarihini de bilmiyor, söyleyeni yok. Bilenler söylemiyor, bilmeyenler uyduruyor. İşte hep hakikatler böyle karanlıklar içinde boğulup gidiyor"...

Serezli Hafız Eşref Edip Fergan

 

Tek parti diktatörlüğünün sona ermesinin ardından gerek basın gerekse örgütlenme özgürlüğünün kısmi imkânlarından yararlanarak, İslami kaygı ve aidiyetlerine sahip çıkan Müslümanlar yeniden yazın çalışmalarına ağırlık verdiler. Tek Parti diktatörlüğünün sebep olduğu ‘Fetret Dönemi’ Anadolu toplumunu laiklik, ulusçuluk ve batıcılık doğrultusunda baskılarıyla şekillendirirken, İslam ve âlimlerine/kanaat önderlerine duyulan hasret ve özlem de yavaş yavaş ulaşılabilen veriler ışığında aydınlatılmaya çalışıldı. Siyasal konjonktürün sağladığı kısmi özgürlük ortamı, tek parti döneminin sonunda Müslümanların üzerlerine sağcı, milliyetçi, devletçi ve mistik kirlilikleri bulaştırmış olsa da toplum, fıtri olarak geçmişle olan bağını araştırmak, onunla irtibat kurmak istiyordu.

İşte bu doğrultuda İskilipli Atıf Hoca ile ilgili de çeşitli çalışmaların varlığından bahsedilebilir. Ancak İskilipli Atıf Hoca’ya ait makale ve eserlerinin tamamının Türkçeleştirildiğinden bahsetmek de zor. Yıllar önce yayınlanmış kimi eserlerinin ise baskıları tükenmiş. Türkiye toplumunun İskilipli Atıf Hoca hakkında yeterli ve sağlıklı bilgiye sahip olamamasının ardında, gizli tutulan arşivlerin üzerinde Kemalist karartmanın etkileri kadar eserlerine/değerlerine gereğince sahip çıkamamış toplumun ataletinin ve korkularının da rolü olduğu söylenebilir. Şehid âlim hakkında güncelliğini koruyan iftiralar yanında arşivlerden imha edilmiş ya da saklanan kimi bilgi ve belgeler de halen gün yüzüne çıkarılmış değil. Bu durum resmi ideolojinin ürettiği efsaneleşmiş tarih kurgularıyla da yüzleşmeyi/hesaplaşmayı zorlaştırıyor.

Şehid Atıf Hoca’nın eserlerinde dile getirdiği ve aydınlatmaya çalıştığı kimi konular bugün Türkiyeli Müslümanlar açısından dikkat çekici görülmeyebilir ancak gündeme getirildiği konjonktürün siyasal ve sosyal bağlamında, toplumun nasıl bir Frenkleşme heyulasına sokulduğunu gözler önüne sermekte, yine bununla birlikte topluma zorla giydirilen ulus gömleğin sebep olduğu travma ve acıların vesikalarını içermektedirler. Daha önemlisi ise tüm modern dayatmalara karşı İslami kanaat önderlerimizin hangi imkân ve perspektifle direndiklerinin de sürecini anlatmaktadırlar.

İskilipli Atıf Hoca değerlendirilirken, içinde bulunduğu tarihi seyir ve onu görünür kılan şartlarla birlikte ele alınmalı. Onun eserlerinde ve eylemliliklerinde dile getirdiği temaların söylenmesine neden olan ve doğrudan parçası olduğu olaylarla birlikte tahlil edilmesi gerekir.

Yalnızca Atıf Hoca ile ilgili değil elbette, erken dönem cumhuriyet kurucularının infaz ettiği, sindirdiği ya da sürgünlere mahkûm ettiği Anadolu toplumunun tüm kanaat önderlerinin izleri sürülmeli. Toplum hafızasından silinmeye çalışılmış öncülerimiz yeniden kararlılıkla gündemleştirilmeli, yaşanan acılarla ve bu acılara sebep olan kadrolar, politikalar ve ideolojilerle yüzleşilip, hesap sorulmalıdır. Bütün toplumun adalet ve barış dolu bir geleceği uzanabilmesi, acıları yeniden üreten bu tağuti egemen sistemle yüzleşmesinden geçmektedir.

İskilipli Atıf Hoca'nın Gündemleştirilmesinin Önemi

Toplumsal hafızanın diri tutulması ve gelecek tasavvurumuz açısından geçmiş tarihin gündeme getirilmesi önem arz etmekte. Geçmişini bilmeyen toplumlar geleceklerini inşa edemezler. Çok değil yaklaşık doksan yıl öncesinde İslam coğrafyası parçalara ayırılıp krallık, şahlık, cumhuriyet vb. yönetimler eliyle sınırlar ve toplumlar yeniden şekillendirildi. Geriye dönüp insanlık tarihine baktığımızda doksan yılın aslında küçük bir zaman dilimi olduğunu görebiliriz. Yaklaşık yüz yıl önce parçalanıp ulus sınırlara ayrıştırılan coğrafyamızın, aslında bugün de devam eden emperyalist politkaların hedefi olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Ortadoğu intifadaları ile despotik yönetimlere ve emperyalistlerin politikalarına itiraz eden İslami hareketlerin ve onurlu halkların taleplerinin bastırılmaya çalışıldığı günleri yaşıyoruz. Yapay ulus sınırların farklı nüans veya güçlerle korunmaya çalışıldığı bu dönemde küresel politikaların yaşattığı acılar artık sadece İslam dünyasına değil, Avrupa başta olmak üzere Batı dünyasına da kan ve gözyaşı döktürüyor.

İşte bugün yakından tanık olduğumuz yerel ve küresel toplumsal hadiselerin temelleri çok değil, yüzyıl öncesinde atıldı. Bir bakıma İskilipli Atıf Hoca gibi, ellerimizden çalınan alimlerimizin mücadeleleri ve yaşadıkları acılar, yüz yıl önce dayatılan batılılaşma ve uluslaşma politikalarının serencamını anlatmaktadır. Cemaleddin Afgani'yi, Şeyh Muhammed Abduh'u, Reşid Rıza'yı, Şeyh Said'i, Elmalılı Hamdi'yi, Babanzade Ahmed Naim'i, İskilipliyi, Seyid Rıza'yı gündemleştirmek ve anlamaya çalışmak, bugünümüzü anlamlandırabilmek demektir.

Atıf Hoca’nın İlmi ve Aksiyon Hayatından Kesitler

Toplumsal gelişmeleri yakından takip, tespit ve tenkit eden, düşündüklerini yazarak paylaşan, hatipliği ile de dikkat çekici bir âlimdir Atıf Hoca. 1906’da Dersiamlık unvanı elde eden Atıf Hoca Fatih Camii’nde dersiamlık görevine başlar. İlahiyat Fakültesi’ni bitirir ve Kabataş Lisesi’nde Arapça öğretmenliğine başlar. Memleketi İskilip’in Tophane köyünde yeni bir camii yapımı için ziyaretinde ayni yardımda bulunur. Öğretmen ve hocaların düzenli ödenmeyen maaşları için bir nevi sendikal mücadele verir. Mücadele akabinde dönemin Şeyhülislam’ı, Atıf Hoca’nın mücadele arkadaşı Rasim Efendi’yi Bodrum kalesine sürgün eder. Sürgündeki arkadaşının ihtiyaçlarını göğüsleyen Atıf Hoca, polis kuşatmasını aşmak için Karadeniz üzerinden Kırım’a gider. Kuzeye Polonya’ya kadar tren yolculuğu ile Varşova ve çevresini gezer, Avrupa’nın sosyal yapılarını inceler. Üç ay sonra İstanbul’a döner.

1910’da YÖK başkanlığına muadil Medreseler Müfettişliğine tayin edilir. “Beyan’ül Hak”, “Sebilürreşad”, “Mahfel” ve “Alemdar” gazetelerinde yazar. Donanma Cemiyeti’ne yardım amaçlı “Nazar-ı Şeraitte Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti ve Vücubu” adlı eserini yazar. Donanma Cemiyeti’nden takdirname gönderilir.

Çorum’dan aday olup mebus seçileceği sırada 31 Mart vakıasında “Mahfel” mecmuasında yazdığı bir yazısından dolayı, İttihatçıların baskısıyla cezaevinde bir hafta tutuklu kalır. İttihatçıların onu Meclis-i Mebusan’dan uzak tutma baskıları devam eder ve Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi ile suçlanır. Sinop, Çorum, Sungurlu ve Boğazlıyan’da bir buçuk yıl sürgün hayatı yaşar. Atıf Hoca İttihadçıların Sinop’a sürdüğü 600 kişilik İslami kanaat önderlerinin içinde yer alıyordu.

1 Ocak 1919’da Darü’l Hilafeti’l-Aliyye Medreseleri İbtidai Dâhil Medresesi Umum Müdürü olur. Bu arada Medresetü’l-Kuzatta (Hukuk Fakültesi) ‘Hikmet-i Teşriiyye’ müderrisliği de yapar. Fransa’da müsteşriklerin yayınladığı bir dergi kendisinden yüksek bir telif ücreti karşılığında İslamiyet’e dair yazılar ister, reddeder. Bosna-Hersek’ten, Üsküp’ten, Kırım’dan, Makedonya’dan medreselerinin ve dinin kurumlarının ıslahı için mevkiiler teklif edilir, İstanbul’da kalmayı tercih eder.

1919’da Said Nursi’nin de aralarında bulunduğu kadro ile Müderrisler Cemiyeti’ni kurar. Ardından bu Cemiyeti Teal-i İslam Cemiyeti (İslam’ı Yüceltme Derneği)ne çevirirler. Cemiyetin, İstanbul’un İtilaf kuvvetleri tarafından başta İngilizler olmak üzere işgalinden bir ay kadar önce gazetelerde İstanbul’un Makkar-ı Hilafet ve Saltanat olduğuna ve öyle kalacağına dair işgal kuvvetleri mümessillerine bir muhtıra verdiği haberi görülür. Atıf Hoca, İstanbul’da bulunan İtilaf kuvvetlerinin merkezine gider ve Yunan işgalini protesto eder.

1922’ye kadar devam eden ve sarayda padişah huzurunda gerçekleştirilen ‘Huzur Dersleri’ne muhatap olarak katılır. “Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından” adıyla yeni bir seri kitap yazıp yayınlamaya başlar.

On yıl içerisinde elli eser ile kütüphaneyi tamamlamayı hedefler. 1923’de “Tesettür-ü Şer’i” adlı eserini kaleme alır. Hakkaklar’da (Kapalı Çarşı civarında bir sokak) dükkân açar. 1924 ilkbaharında “Din-i İslam’da Men’i Müskirat” (İslam’da İçki Yasağı) adlı eserini neşreder.

Temmuz 1924’de “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı otuz iki sayfalık risalesinden üç bin adet bastırır. Maarif Vekâleti (MEB)’nin onayı ile basılan kitabı Anadolu’nun hemen tüm bölgelerinde nüfuzlu eşrafa ve kitapçılara ulaştırır. Âlim İskilipli Atıf Hoca’nın diğer eserleri şunlardır:

1-Mirat-ül İslam

2-İslam Yolu

3-İslam Çığırı

4-Din-i İslam’da Men-i Müskirat

5- Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyye

6-Tesettür-ü Şer’i

7-Muayenet’üt Talebe

8- Medeniyyet-i Şeriyye

9- Frenk Mukallitliği ve Şapka

7 Aralık 1925’te Laleli’deki evinde tutuklanan Atıf Hoca, önce Giresun İstiklal Mahkemesinde yargılanıp beraat eder ancak salıverilmez. Ankara İstiklal Mahkemesinin idam kararı 4 Şubat 1926’da Ulus’ta Birinci Meclis’in önünde infaz edilir.

 

İlmi ve Siyasi Görüşleri

İlahi Kanunların Vaaz Sebebi ve Evrenselliği

İskilipli Atıf Hoca, medeniyet ve kanunlara ilişkin görüşlerinde beşeri kanunların eksiklikten beri olmayacağını ve insanlığın neden vahye muhtaç olduklarını şu şekilde dile getirmekte:

 “Kanun insanlara ilimler ve marifetler, hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik yollarını ve aralarında vuku bulacak muamele ve alışverişlerin yapılma şeklini ve celb-i menfaat, def-i mazarrat yollarını velhasıl uhrevi menfaatleri ve hayati meseleleri mükemmel bir şekilde açıklamalıdır. Bütün insanların maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi kemal ve eksiklikleri, çıkar ve zararları göz önüne alınıyorsa, bireyleri her yönden kemal zirvesine ulaştıracak ve insaf ve adalet çerçevesi dışında bırakmayacak bir mükemmel kanun meydana getirmek insanlar için mümkün değildir”[1]

“İşte bu lüzumdan dolayıdır ki, Allah Teâlâ hazretleri büyük peygamberler vasıtasıyla sırf lütuf ve rahmetinden olarak son derece adalet ve insafa dayalı, sağlam ve dünya ve ahret saadetini temin edecek belirli kanunlar göndermiştir.

…Allah tarafından bütün insanlara gönderilen kanun Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’dir”[2]

Atıf hoca, Osmanlının son dönemlerindeki zayıf durumun farkında olan bir âlim idi. Ancak o bu zayıf duruma düşülmesinin önemli sebeplerinden birisinin de Müslümanlar arasındaki ihtilaf ve ayrışmalar olduğunu ifade ediyor: “Kur’an-ı Celil Müslüman kitleye zayıflık gelmemesi için ayrılık, bölünme, ihtilaf, sefahat ve ataleti şiddetle yasaklayıp menediyor.”

İngiliz emperyal gücün başını çektiği istilacı Batı karşısında savaş ve toprak kaybeden Osmanlı, hilafetin sembolü idi. Güçlü hilafet olması Müslümanların özgürlüklerinin arkasındaki en önemli dayanak idi.

“Kur’an-ı Azim İslam güç ve kuvveti caydırıp tehdit edecek düzeylerde olup bu sayede düşmanlara esir olmaktan ve boyundurukları altında yaşamaktan kurtularak bütün Müslümanlar din ve dünya işlerini serbest olarak yürütebilmeleri için düşman kuvvetinin üstünde deniz ve kara kuvvetleri hazır edilmesini emrediyor”

Atıf hoca vahyi, dünyevi ve uhrevi kurtuluş için ana nirengi noktası olarak görmekte. Batılı kavramların ve Batıya ait yönetim sistem ve araçlarının Osmanlının batılılaşma çabaları ile başladığı bilinmekte. Anadolu toplumunun gündemine Batıcı aydınlar eliyle getirilen bu kavram karmaşasına karşı kimlik temelli bir çıkış görmekteyiz. Osmanlı’nın 3.Selim’den itibaren başlayan ve II. Mahmud ile hızlanan ‘sekülerleşme/din dışı alanların oluşması’ karşısında bir avuç İslamcı önder, toplumun hem siyasal hem de sosyal yozlaşmasına karşı direnmişlerdi.

Atıf Hoca sosyal hayat içerisinde yozlaşan toplumu İslam’a ait değerlerine döndürme kaygısını da taşır. Batı hayranlığının birçok kalem erbabında yükseldiği bir dönemde vahye, Kur’an’a temel kaynak vurgusu yapmak çok değerli idi.

“Bu yüzden Kur’an-ı Kerim genel ve özel maslahatları kendinde toplayan, mülk ve devlet ahkâmını temin eden, dünya ve ahrette beşer saadetine kefil olan büyük bir anayasadır, kanunların temelidir”[3] O yüzden uhrevi mertebelere nail olmak ve dünya işlerimizin düzenli olması için büyük küçük herkesin ilahi kanunların hükmüne itaat etmek ve her hususta ona sarılmak üzerimize farzdır.

Islah ekolünün öncüleri Afgani ve Abduh’un bayraklaştırdığı ‘Urvet’ul Vuska’nın Atıf Hoca tarafından da örnek verildiğini görmekteyiz. “Hep birlikte Allah’ın ipine(Kur’an-ı Kerim’e) sımsıkı sarılın. Emirlerine uyup yasaklarından kaçınıp onu muhkem tutunuz. Ahkâm ve kurallarına karşı gelerek ondan ayrılmayınız” (Al-i İmran/103)

Atıf Hoca‘ya göre ilerlemenin yegâne temeli Kur’an’dır.

“Kur’an-ı Mubin hem dünyevi terakkiye ve hem de ahret saadetine ait bütün hüküm ve kuralları kendinde toplamıştır”[4]

Atıf hocaya göre medeniyetin kaynağı vahiydir. Ve bu noktada “tedbir gibi akıllılık yoktur” hadisiyle de Müslümanların ilahi kanunların hükümlerine kemaliyle riayet ve gereğince amel etme zorunluluğunu hatırlatmaktadır.

Hükümet meydana getirme zaruretinin altını çizen Atıf hoca; toplumun ıslahı ve ifsadın engellenmesi için hükümet oluşturmalı der. Bu hükümet aynı zamanda beşer türünün hayat ve bekasını muhafaza için güç ve kuvvet sahibi adil bir hükümet olmalıdır.

Atıf Hoca Abdulhamid yönetimini de zaman zaman sert bir dille eleştirmişti. O yönetimdeki yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, ahlaksızlık, liyakatsizlik, işi ehline vermeme, lükse ve şatafata düşkün olma gibi durumlardan ötürü Osmanlının zayıfladığını dile getirmekte.

Veliyü’lemr ve Hükümet Erkânının Takip Edeceği Yol

Atfı Hoca Osmanlı’da baş gösteren bozulmaların önemli bir sebebinin de yönetimden kaynaklandığını biliyor ve bu duruma kaleme aldığı yazıları ile kimi zaman dikkat çekiyor kimi zaman da kendisi hedef haline geliyordu. Atıf Hoca emanetlerin ehline verilmesi gerektiğini çok defa zikreder.

Bu konuda Peygambere atfedilen “Biz Allah’ın emaneti olan memuriyeti isteyenlere vermeyiz. Onları böyle mühim işlerde istihdam etmeyiz. En salih ve layık olanları bulup toplumun işlerinde istihdam ederiz” rivayetiyle Osmanlı’da çok yaygın olan adam kayırma ve liyakatsiz kişilere görev verilmesini eleştirir.[5]

Hıyanet maksadı beslemekte olan alçakları toplumun işlerinden birine memur tayin ederek ahali üzerine musallat etmek, koyunu kurda ısmarlamak kabilinden olacağından bu gibilerine memuriyet veren veliy’ül emr Allah Teâlâ’ya, Rasul-ü Ekrem’e ve bütün tebaya karşı pek büyük bir hıyanette bulunmuş olacağının da altını çizer. Ve bu durumun toplum içerisinde açacağı maddi ve manevi zararları da sıralamaktadır. Bu zararlar hükümetin hem içte hem de dışta politikalarını bozar ve zaaf içindeki bu yapının çökmesi de kaçınılmaz olur.

Atıf Hoca hükümetteki bozulmayı Abdülhamid devri üzerinden somutlaştırır. İltimasla, rüşvetle, gammazlıkla, ehil olmayan kimselerin memuriyete tayin edilmelerinin çok yaygın olduğunu da dile getirir. “…İlahi kanuna boyun eğmeyip keyfi icraat, kötü muamele ve mezalimde bulunmak yüzünden Allah tarafından dehşetli bir sille ve darbe indirilerek yaptıklarının cezasını buldular...

Meşrutiyet ile başlayan bu ceza toplumun başına musallat olan İttihad ve Terakki kadroları idi. Ardından da İttihad ve Terakki kadrolarının Osmanlı bürokrasisinde yer edinmelerini eleştirerek şu beyan da bulunur:

“Meşrutiyet devrinin başından beri kötü muamelede, zulümde bulunan zalimler ve hainlerin de yakında zikredilen cezanın aynısına çarpılacakları muhakkaktır. Çünkü zalim baki kalamaz. Sonuç olarak kulların işlerini ehline vermemenin neticesi yıkılıp yok olmaktan başka bir şey olamayacağından toplumun saadeti, hükümetin düzeni, vatanın selameti için takip edilmesi gerekecek siyasetlerden birisi, belki birincisi ve esası işlerin ehline verilmesi olduğunu hem kavli sünnet, hem de fiili sünnetiyle Fahr-i âlem efendimiz ümmete tebliğ ve talim buyurmuşlardır”.

Atıf Hoca Al-i İmran suresinin 159.ayetinin hükümet gücü ve toplumun esenliğini sağlayacak iki önemli siyasete işaret ettiğini ifade etmekte; ilki teba hükümetten nefret, hükümet görevlilerine buğz ve düşmanlık etmemek için fena ve sert sözden, katı ve şiddetli davranıştan, kanuna aykırı, keyfi muamelelerden kaçınma, ikincisi de hükümete ahaliyi sevdirmek, bağları güçlendirmek için onlara iltifat, güzel davranış, şefkat ve merhamet göstermedir. Emevi ve Abbasilerin yıkılma sebeplerini de ahaliye karşı uygulanan katı ve şiddet içeren baskıcı politikalar olduğunu da ekler.

Atıf Hoca yönetimde istişarenin gerekliliğini ayetlerle ve sahabenin Hz. Peygamberle yaşadığı konuları örnek vererek ayrıntılı bir şekilde izah eder. Atıf Hoca, klasik yaklaşımları aşarak birikimini dirayet yönelimli izahlarla ortaya koyar.

Sahabenin Allah Rasul’ünün kimi içtihadlarını sorguladıklarını, Peygamberin kendi reyi ile verdiği hükümlere zaman zaman itiraz ettiklerini Hendek savaşında konu olan Medine hurmalarının verilmemesini de örnek olarak verir.[6]

İslami bir yönetimde istişarenin önemini uzun uzun izah eder ve istişare edilecek kişilerin taşıması gereken şu dört özelliğini sıralar:

“1)İstişare edilen kişi istişare edilen konuya dair yeterli bilgiye sahip olan kimselerden olmalıdır.

2)Kendisiyle istişare olunarak fikrinden istifade edilecek olan zat, “Ümmetinden abid olanları bulundurunuz” hadis-i şerifi gereğince abid ve muttaki olmalıdır.

3)“Danışılan kişi güvenilir olmalıdır” hadis-i şerifi hikmetince müsteşar emin kimselerden olup insanların ve istişare etmek isteyenlerin zararına olacak kendi basit çıkarlarından dolayı hak ve hakikatten sapmayacaklardan olmalıdır.

4)Müşavirler istişare olunan konuda son derece fikir ve söz hürriyetine sahip olup hiçbir kimseden çekinmemeli ve hiçbir kuvvetten korkmamalı, hak ve hakikati söylemekten kaçınmamalı, bu konuda gayet metin ve cesur olmalıdır.”[7]

Atıf Hoca vekil seçen topluma da seslenir ve bahse konu sıfatları taşımayan insanların ülkede meydana getireceği fenalıkların sebebinin önce toplumun kendisi olacağına işaret eder. Bu akıbetten dolayı toplumun kimseye bahane bulamayacağını bilakis kusurun kendinde olacağını söyleyerek hem toplumsal sorumluluğu hem de toplumun siyasal ve sosyal meselelere duyarlılığını arttırmak ister. Atıf Hoca’nın siyasal ve sosyal konulara dair yazıları, faaliyetleri daha ön plandadır. İstibdat, hürriyet çokça üzerinde durduğu kavramlardır.

Atıf Hoca’nın yazılarında döneme ait tüm siyasal konuları ve ümmetin içerisinde düştüğü aciz durumun sebeplerine dair tespit ve önerilerini görürüz. Kitap ve sünnetten uzaklaşmanın neden olduğu siyaset ve yönetimdeki bozulmaya, düşüşe İslamcı kimlikle işaret eder.

İçinde bulunulan durumu şu şekilde dile getirir:

“ …II. Selim devrinden itibaren ilahi kanuna önem vermeyerek sözü geçen usule ve büyük dedelerinin vasiyetine itina etmeyerek zulüm ve istibdada, fısk, sefahat ve nefsanî arzulara dalmışlar ve bu yüzden tam o devirden itibaren hükümetin güç ve kuvveti zayıflamaya başlamış, zulüm ve istibdad, fısk ve sefahat ilerledikçe hükümetin güç ve kuvveti eksilmiş, İslam toprakları küçüle küçüle Abdulaziz zamanındaki belirli miktarına ve malum dereceye inmiş, Abdülhamid devrinde ise, ilahi kanuna bağlanmayış, sözü geçen usul ve vasiyeti gözetmeyiş, zulüm, istibdad, fısk, sefahat, keyfi icraat, örfi muameleler son derece artıp hükümet büsbütün güç ve kuvvetini kaybederek tamamen yok olmaya mahkûm olmuştu. Aynen baskıcı hükümetin takip etmiş olduğu hastalıklı yol üzere hareket edilmek ve fazla olarak da toplum arasında nifak, ayrılık, dinsizlik ve ahlaksızlığın çoğalıp yayılmasına çalışmak yüzünden hükümetin inişe geçip yok olmaya doğru yuvarlanmakta olduğu akl-ı selim erbabına gizli olmasa gerekir.  Ey basiret sahipleri ibret alın!”[8]

Zulme Karşı Aktif Tutum İmanın Gereğidir!

Atıf Hoca’ya göre adalet; akıl ve şeriat kanunları nazarında ve işin kendisinde hakikati ve doğruluğu prensip edinen, inançlar, sözler, eylemler ve hareketleri gereği gibi yapmaktır. Hz. Ömer’in uygulamalarından ve Hz. Ali’nin Mısır valisi Malik b. El-Haris’e yazdığı meşhur ahitnamesinden örnekler vererek sahabenin adalete verdiği ehemmiyeti ortaya koyar. Yezid devrinden itibaren kurumsallaşan zulüm ve düzenbazlık yönetimlerini, ahalinin canlarına, mallarına, ırzlarına, dinlerine saldıran istibdatlar olarak tanımlar.

Bu doğrultuda da zulmü adaletten sapma olarak tarif eder. Zulmün iç çeşidi vardır:

Allah’a karşı, halka karşı ve kendi şahsına karşı olan zulüm.

Emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l münker sorumluluğunun her Müslüman üzerinde farz olduğunu vurgulayan Atıf Hoca, gücü yettiği kadar her şahsın adaleti yerine getirmeye uğraşmakla yükümlü olduğunu da önemle hatırlatır. Fahreddin Razi’den örneklerle adaleti terkin zulüm olduğunu ve en yüksek derecesinin de küfür olduğunu belirtir.

Adaletle hükmetmeyi ayetlerle izah ettikten sonra zulme karşı tavır almayı İslami kimliğin bir gereği olarak addeden büyük âlim, “zalimin zulmüne engel olunuz” hadisiyle de kötülüğe karşı aktif bir tutum içerinde olunmasını dile getirir. Zulmün defedilmesi için dinin Müslümanlara yüklediği iki sorumluluk vardır:

 “1) Fikirle, eylemle olsun, sözle veya malla olsun zalimin zulmüne destek ve yardımcı olmamalı ve onları güçlendirecek hiçbir harekette bulunmamalı.

2) Nehy-i anil-münkerin derecelerinden herkes kendi payına düşen miktarıyla gerek bir şahsın, gerek bir kabilenin, gerek bir kavmin, gerek bir topluluğun, gerek bir cemiyetin ve grubun, gerekse bir hükümetin yaptığı zulmü men ve defetmeye çalışmalıdır.”[9]

Müderris Atıf Hoca’ya göre zulmün defedilip kaldırılmasına uğraşmak her şahıs üzerine şer’an ve aklen vacip ve gereklidir. Bu konuda ihtiyarilik söz konusu olamaz.

İslam Dünyasının Acziyetinin Sebepleri

Atıf Hoca’ya göre Müslümanların duçar oldukları bunca felaket ve çekmiş oldukları sefalet başlıca şeriat esaslarından kopma, grupçuluk, ahlaki farklılaşma, şahsi menfaatçilik, fısk ve sefahat, zulüm ve istibdat sebebiyle meydana gelmiştir.

Nehirler gibi Müslüman kanı akıp gitmiş ve işte bu yüzden devlet ve toplum şu içinde bulunduğumuz zayıflık ve alçalmışlık çukuruna düşmüştür.

Atıf Hoca, İslam âlimlerinden Dehlevi’nin “Hüccetullahi’l-Baliğa” isimli eserinden alıntılar yapar ve devletlerin harap olmasının başlıca nedenlerinden ağır vergi yükünü ve beytülmale göz diken yiyici memur ve devlet başkanlarını zikreder. Allah Rasul’ünün Muaz b.Cebel’e vaaz ettiği adalet ve merhamet hakkındaki uzunca vasiyetini ele alır bunun üzerinden Osmanlı yönetimine eleştiriler getirir

“ Eğer şimdiye kadar padişahlar, sadrazamlar, bakanlar, valiler, mutasarrıflar, kaymakamlar ve sair memurlar Nebevi tavsiyelere uygun harekete etmiş olsalardı, idareleri altında bulunan teba son derece bir samimiyetle hükümete muhabbet ve gönül bağlayıp her emrini tam bir ihlâs ve ciddiyetle yerine getirmeye ve mallarıyla, canlarıyla ve bütün varlıklarıyla hükümetin yükselmesi ve ilerlemesine yardım etmeye içten gelen bir arzu ile çalışırlar ve bu vesile ile hükümet felaha nail olurdu. Ve hem de Avrupalılar karşısında yıkılmaz, sarsılmaz gayet metin ve sağlam bir İslam kitlesi görürlerdi…”[10]

Atıf Hoca, idarecilerin ve de hükümetin adaletle hükmetmelerini ve görevlerini layıkıyla yerine getirmeleri ancak tebanın hükümete karşı meşru görevlerini yapmakla mümkün olabileceğini de vurgular. Allah’a isyan olmayan işlerde idarecilere ve hükümete itaati Nisa suresinin 57. ayeti ile izah eden âlim Atıf Hoca, şer’i kanun ve sınırlardan biraz olsun sapıp dışarı çıkan hükümetin önce ihtar ve irşad ardından da men edilmesinin toplumun üzerine görev olduğunu ifade eder.

Zulme yardımın şer’an haram olduğunu, hükümeti zulmünden çevirmek için bütün askerin ve ahalinin kıyam etmesini, “emr-i bil-maruf ve nehy-i anil-münker” sorumluluğu içerisinde görür. Zulmü defetmek uğrunda öldürülmek şehidliğin en faziletlisidir. Yine şehid Atıf Hoca’ya göre cihadın en faziletlisi zalim sultan huzurunda söylenen hak sözdür.[11]

Zulme Karşı Direniş Sorumluluğu ve Toplumsal Yasa

İyiliği emretme ve kötülüğü def etme sorumluluğunun tüm Müslümanlar üzerine vacip olduğunu belirten Atıf Hoca, Kur’an ayetlerini, hadisleri ve fakihlerin görüşlerini ortaya koyarak İslam’ın zulme karşı aktif tutum almayı gerektiren yönünü belirgin kılar. İslam, hiçbir kimseden çekinmeyerek hakkı söylemek ve hükümetin zulmünü ortadan kaldırıp bozukluğunu doğrultmak hususunda ümmete çok geniş yetkiler tanımıştır.

Ona göre İslam toplumlarının Yezid devrinden bugüne çekmiş olduğu bunca zulüm hep kendi kusurlarından ve şer’i görevlerini suiistimalden ileri gelmiştir.

Esaret ve zillet altında yaşamaya alışmamış hiçbir topluluk hükümet veya topluluğun idaresi altında zelil, hakir ve esir olamaz. Çünkü Rad suresi 11.ayetinde belirtilen toplumsal yasa bu duruma işaret etmekte idi:

“Ey toplum, zulümden, esaretten büsbütün kurtulmak isterseniz şer’i görevlerinizi yerine getirecek bir hale geliniz. Zira şer’i şerif zulmün defedilmesi için bütün yükümlülere iki görev vermiştir:

1-Gerek fikren, gerek fiilen, gerek sözle, gerek malla zalimin zulmüne yardımcı olmamak ve onlara kuvvet verecek hiçbir harekette bulunmamaktır. Çünkü zulmü olduğu gibi, zalimlere yardım ve hatta onlara meyledip sevgi duymak bile zulümdür, günahtır. Ve kendi zillet ve esaretlerini kendi elleriyle hazırlamak demektir.

2-Herkesi münkerden nehy derecelerinden kendi payına düşen miktarıyla gerek bir şahsın, gerek bir kavmin, gerek bir topluluk ve grubun ve gerekse hükümetin yaptığı zulmü def ve yok etmeye çalışmaktır. Çünkü zulüm haddizatında en çirkin bir iş olmakla beraber maddi ve manevi zararı hem zalimin kendisine ve hem de bütün insanlara ve hatta diğer hayvanlara dokunan bir münker iş olduğundan onun def edilip kaldırılmasına çalışmak her şahıs üzerine şer’an ve aklen vaciptir”[12]

Atıf Hoca, Osmanlı’dan bakiye toplumun Batılı politikalarla yozlaştırılmasını fark etmiş ve durumu engellemek adına müthiş bir çaba sarf etmiştir. Tesettür, çocuk eğitimi, ahlak ve İslami terbiye, eğitim sistemi, gençlik, materyalizm, tabiatçılık gibi konularda Anadolu halkını uyarmaya ve de korumaya çalışmıştır. Ahlak noktasında Avrupalıların adetleri taklit edilmemeli ve terk edilmelidir.

Hicab ve tesettür konusunda korumacı ve samimi bir refleksle kadınların zaruri ihtiyaçları olmaması durumunda evlerinden dışarı çıkmamalarını öğütlemektedir. Oruç ve namazın farziyeti hakkında şüphe uyandırmaya çalışan kimi dernek ve yazarların tesettüre yaptıkları saldırıları da dile getiren Atıf Hoca, Müslüman hanımlara hitaben tesettürün maddi ve manevi faydalarını uzun uzadıya izah eder.

Eserlerinde Kur’an ayetlerinden, Hz. Peygamberin ve sahabenin uygulamalarından bolca örnekler verir. Ebu Hanife’den, Hanefi Fakihlerden, İmam Şafii’den, Gazali’den, İbn Teymiye’den, Şah Veliyullah Dehlevi’den, Beyhaki’den alıntılar yapar örnekler verir.

İslamcı Kaygılar ve “Frenk Mukallitliği ve Şapka” Risalesi

Fatih dersiamlarından Atıf Hoca, 1924’te “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesini yazdı. 32 sayfalık bu risale, modernizmin gönüllü işbirlikçiliğini yapan Batı hayranı kadroların argümanlarına cevap, Müslümanlara tebliğ ve davet niteliğindedir. Müslümanları yozlaştıran, ahlaksızlaştıran ve zaten hasta olan hilafeti hepten din dışı bir yapılanmaya sürükleyen terakkicilerin uygulamalarına karşı, İslam’ı ve sembollerini muhafaza etme kaygısıyla ortaya çıkmıştı.

Atıf Hoca, Kur’an ve Sünnet üzere olmayı sürekli vurgulayan özelliği ile öze dönüşü, İslam yolunda kalmayı önemser. ‘Gelenek dili’nin zaman zaman belirgin olması medrese usulüne uygun yetişmiş olmasından kaynaklanır. Klasik gelenek dilini ve körü körüne taklitçiliği, sufizmi kesinlikle reddeder. İngilizlerin fiili işgaline, sömürüsüne ve Batının siyasi, düşünsel, ekonomik, teknik ve kültürel istibdadına karşı direnişi, tahkiki ve karşı koymayı savunur.

Risale, önce “Bir kavme benzemeye çalışanlar, o kavimdendir” rivayetini ele alır. Amaç her inancın olduğu İslam’ın da kendine ait sembolleri olduğunu, İslam ile özdeşleşmiş sembollerin terk edilip Batı’ya ait sembollerin kullanılmasının ‘ruhtaki bozulma’ ya delalet ettiğini vurgulamaktır. Batı dünyasının meşru olan yönleri ancak fen, teknoloji, askeri vb. bir takım maddi alanlardır ve bunlar itikatla ilgili değil, çalışmakla elde edilebilecek konulardır. Bu konularda Batı’dan faydalanılabilir.[13]

Atıf Hoca, risalesinin İman ve Küfür bahsinde usuli bir izahatla Hz. Peygamber’in naklettiği İslam usul ve şer’i ahkâmını üçe ayırır:

“Birinci kısım, Peygamber (s.a.s.) Efendimizden tevatüren menkul olup dinden olduğu avam ve havasça, yani umum Müslümanlarca yakinen ve açık bir şekilde bilinen İslami usul ve ahkâmdır. Allah Teâlâ Hazretlerinin vücudu, vahdaniyeti, sıfat-ı celilesi ile meleklerin, semavi kitapların, peygamberlerin, kaza ve kaderi ilahiyenin, ahret gününün, ölümden sonra dirilmenin, cennet ve cehennemin hakikatinin, âlemin sonradan yaratıldığının, kelime-i şahadetin, namazın, zekâtın, orucun, haccın farziyeti, zinanın, livatanın, domuz etinin, haksız yere adam öldürmenin ve sair çeşitli zulümlerin haram olması gibi.

İslam dininde olduğu tevatüren nakl olunup yakinen sabit olan bu çeşit ahkâma İslami usul ve dini zaruretler denir ki, bir insan Müslüman olmak için behemehâl bunların kâffesini tasdik ve kabul etmezi lazım ve vaciptir”[14] diyerek Rasul’ün ‘ilettiği’ vahye işaret etmekte.

“İkinci kısım Peygamber (s.a.s.) Efendimizin dininden olduğu yakinen değil, ancak istidlal ve içtihat suretiyle bilinen dini meselelerdir. Allah Teâlâ’nın gözle görülüp görülmemesi meselesi yakinen malum olmayıp ancak delil ile bilinen mesail gibi. Bu çeşit ahkâm ve mesaili Diniye’yi kabul ve red, ikrar ve inkâr, iman ile küfrün mahiyetine dâhil değildir…”

“Üçüncü kısım, Dini Muhammedi’den olduğu ancak haberi vahit ile bilinen meselelerdir ki iman ile küfür bu gibi meselelere tavakkuf etmez. Zira sıhhatinin şartları caiz olan haberi vahit, itikad kapısında hüccet olamaz. Lakin amel kapısında, yani ibadat ve muamelata dair ahkâmdan hüccet olur. Binaenaleyh haber-i vahit tarikiyle sıhhati sabit olan dini bir meseleyi red ve inkâr hatadır”[15]

Batı kültürünün yozlaştırıcı araçlarına değindiği ve Müslümanları bundan uzak tutmaya çalıştığı izah ve uyarılar ile şahitliğini yerine getirmiş âlim İskilipli Atıf Hoca, Batılıların işbirlikçileri tarafından Müslümanların elinden çalındı ve ilmi birikiminden, tecrübelerinden de mahrum bırakıldık. Gizlenen bilgi ve belgelerle gerçekler ortaya çıkıp yaşanan acılarla yüzleşip hesap soruldukça, onlarca yıldır mezarını dahi gizlemeyi vazife bilmiş devlet geleneğini kuran ve sürdürenlerin itibarsız olduklarına bütün toplumun şahit olmasını, Rabbimizden diliyoruz. 

Dipnot

 


[1] - İskilipli Mehmed Atıf, Medeniyetimizin Sosyal Dinamikleri, Çeviren: Ümit Dericioğlu, İnkılab yay. s.13

[2] - Atıf Hoca, s.13

[3] - Atıf Hoca, s.14

[4] - Atıf Hoca, s.15

[5] - Atıf Hoca, s.28

[6] - Atıf Hoca, s.36

[7] - Atıf Hoca, s.62

[8] - Atıf Hoca, s.48

[9] - Atıf Hoca, s.53

[10]- Atıf Hoca, s.80

[11]- Atıf Hoca, s.136

[12]- Atıf Hoca, s.137

[13]- İskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Şapka, Milli gazete, s.10

[14]- Frenk Mukallitliği, s.18

[15]- Frenk Mukallitliği, s.19

 

 

Yazar:
Ar. Grv. Bülent Gökgöz
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul