18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / Şeytandan ve Siyasetten Allah'a Sığınabilmek

Şeytandan ve Siyasetten Allah'a Sığınabilmek

Şeytandan ve Siyasetten Allah'a Sığınabilmek

Siz de demokratikleştiremediklerimizden misiniz?

Asrımızdaki Müslümanların en büyük sorununu tesbit edelim önce. Bu, Dünyevileşmedir. Farkında olmadan Dünyayı tek gerçek kabul eden yığınlara yaklaşılmış ve kalpler birbirine benzeşmeye başlamıştır. Böyle olunca her düşünce ve hareketimize bu yansımakta, kurumsallaşsak da, cemaatleşsek de, gerek cemaatlerimiz, gerekse kurumlarımız birbirine benzer, ancak peygamber ve ashabına taban tabana zıt uygulamalara imza atmakta.

Bunun son örneğini insanın utanmadan eve getiremeyeceği gazetelere anlı şanlı STK ve vakıflarımızın vermiş olduğu bir toplu ilanda görüyoruz. Bu ilanda bir zamanlar öz yurdumuzda parya muamelesi görürken bu durumdan kurtularak demokratik hayata merhaba dediğimiz şeklinde özetlenecek bir görüş seslendiriliyor ve meşruiyet halkın idaresine, toplumsal mutabakata dayandırılıyor. Ve bunlar müslümanların hayra vakfettikleri paralarla yapılıyor. Acaba o beğenmediğimiz, Kızılay meydanında her gün 25 şehit veren toplum vakıf paralarıyla beşeri ideolojilerin savunulacağını hayalinde canlandırabilir miydi?

Allah’ım, sen ayaklarımızı kaydırma, sonuçta hepimizde benzer hastalıklar var. Aslına bakarsanız öz yurdunda parya haline gelmek tam olarak budur. Kimse seni dininde olmayan bir şeyi meşruluk ölçüsü olarak kabul etmeye zorlamazken böyle bir açıklama yapmaya kendini zorunlu hissetmek başka nasıl açıklanabilir? 28 Şubat kimseye bunu yaptıramamıştı. O halde 28 Şubat bu günlerden daha mı iyiydi? Ya da akla şu geliyor: 28 Şubat bitmedi, proje farklı kanallardan devam ediyor. Biz de arkasından bilinçsizce düdük öttürüp teneke çalıyoruz adeta, vicdanlarımızın sesini bastırmak istercesine…

Adil siyaset yoksa fasid siyaset yaparız anlayışının sonuçları...

Daha memlekette İslam’ın bazı hükümlerinin daha rahatlıkla yaşanır olmasıyla her şey halloldu psikolojisine giren, hatta birbiriyle uğraşmaya başlayan haleti ruhiye hangi çarpık anlayışın ürünü olabilir? Taleplerimiz bundan ibaret idiyse demek ki biz sadece kendi rahatımızı düşünmüşüz.  Dünya genelinde Müslümanların kanını akıtmak hayvan katletmekten daha kolay hale gelmiş. Arakan’da Budistler Müslümanları diri diri yakarken, Mali’de İslam hükümleri uygulanacak diye Fransa askeri müdahalede bulunurken, Orta Afrika’da etnik temizlik Dünyanın gözleri önünde sürerken, Suriye ve Mısır’da Müslümanların aralarındaki fitneyi körükleyecek ayırımın safları oluşturulurken ve bunları finanse eden küresel sermaye ülkemizde de bütün konforuyla cirit atarken “one minute” ile avunuyoruz. Yapılan olumlu hizmetler, olumlu gelişmeler olabilir. İçkinin ve kumarın da zahiri faydaları olduğu Kur’an’da belirtilmiş, ancak zararlarının faydasını geçtiği uyarısı yapılmış ve haram kılınmıştır. Halkın hevasına göre kendi kendini idaresi anlamına gelen Demokrasinin her tarafı fayda olsa ne olur, yeryüzünün halifesi olduğuna iman etmiş olan mü’min bunu sahiplenebilir mi? Bizim İslam’ın hükümlerini araştırmadan siyaset sahnesine bir heyecanla atılmış ve o ortamda artık nasırlaşmış insanlardan fazlasına ihtiyacımız var. O da, namazda ve hacda dikkat ettiğimiz kadar siyasette de sahih olanı, Kur’an ve sünnette var olanı yaşamaya gayret etmek, “bu zamanda bu kadar olur” mazeretinin arkasına sığınmadan Allah (c.c.) bizden ne istiyor, ona odaklanmaktır.

Böyle olmazsa ne olur? Herkes kendi aklını beğeneceğinden türlü metodlar ve kafa sayısı kadar görüşler zuhur eder. Bugün her zamankinden daha fazla bu var. Modernist yorumlar, İslami geleneği ucundan kese kese  Kur’an ve Allah (c.c.)’ın sıfatlarına kadar gelen kendini bilmezler neden arttı sanıyoruz? Bu, takva üzerine kurulu İslami anlayış oluşmadan gelen rahatlığın sonucudur. Gayr-i meşru sistemlerin Allah (c.c.)'ın vermemiş olduğu hakları(!) elimize tutuşturmasıyla başlayan bozulma, bu oyuncağı benimsemeye ve onun bir parçası olmaya kadar götürdü bizleri toplum olarak. Bediüzzaman Said Nursi'nin “şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım” demiş olduğu böyle bir siyasettir, yoksa kendisi ömrü boyunca hakkı ayakta tutmanın mücadelesini vererek İslami anlamda siyasi tavrın örneğini vermiş, bunun karşılığında hayatı gözaltı, hapis ve işkence ile geçmiş, defalarca zehirlenmiş ve canını bu yolda vermiştir. Bugün onun tavizsiz çizgisini değil de, çarpık anlayışlarına malzeme yapmak için kelam veya tasavvuf ilmine vakıf olmayanların anlayamayacağı, günümüz koşullarında şaibeli sözlerini; sürgün hayatının ve Şafii mezhebinin etkisiyle evlenmemesi ve sakal bırakmamasını taklit ederek bir karikatür ortaya koyan istismarcılarla inşallah ahirette hesaplaşacaktır.

Ve bunun dahası da var. Görünen o ki batılı fitnebazların hayallerini süsleyen esas proje, çağdaş zulüm sistemine tek alternatif olan İslam'dan müslümanlar eliyle kurtularak ellerini dahi kirletmemek. Bunun için de dininden uzaklaşıp günübirlik siyasete yakınlaşmış topluluklara ihtiyaç var.

Küfrün hedefi müslüman, müslümanın hedefi ise müslüman kardeşi...            

Meşruiyetini sözde Batılı liberal, hristiyan demokrat, kapitalist değerlerden alan “İslamcı” bir iktidar olur da, meşruiyetini solda aramaya çalışan İslamcı akım ortaya çıkmaz mı? Etkinin tepkisi olmaz mı? Modern Müslüman profilinde nefsini hedef tahtasına oturtarak kendini düzeltme istidatı olmadığına göre, karşısındaki örnekler mükemmel olmadıkça sadece sapma açısını arttıracaktır. Bir grup kendi beklentileri, hamaset duyguları ve yaşam tarzına daha uygun bulduğu yola girince diğeri ondaki hataları görüp gözünde büyütecek ve fakat aynı şeyi yapacak, kendini onun karşısında konumlandırarak marjinalleşecek; onun yaptığı doğrulardan da yüz çevirecektir. Gezi olaylarında politize olarak dinin hükümlerini zihinlerinde bulanıklaştırmış müslümanları kamplara bölmenin provası da yapılmıştır. Anti-kapitalistlik de, eşcinsellik de müslümanlıkla yan yana kullanılabilir kavramlar haline gelir böylesine bulanık bir ortamda. Yanlış duymadınız, artık çocuklarınıza sadece mahalledeki mescid değil, MEŞCİD (sözde müslüman eşcinseller derneğinin adıymış) de talip, haberiniz olsun!.. Bu ülkemizde gördüğümüz durumdur. Ve nerede duracağını kestirmek mümkün görünmemektedir.

Dünya ölçeğinde ise küresel intifada beklerken küresel oyuncak haline gelmiş bir İslam Dünyası görüyoruz. Özellikle Ortadoğu’da siyasi çalkantılar hep İslam Dünyasındaki çatlakların derinleşmesi ve büyük bir depremin kolaylaştırılması projesi gibi. Şu durumda iki cepheye ayrılıyor gibiyiz: birincisi yüzyılların İslam geleneğine bağlı, kendisini Sünni çizgide olduğunu iddia eden, siyasi çalkantılarla harekete geçme konusunda daha çekingen, demokratik sistemle başa geçenleri daha kolay kabullenen veya en azından daha kolay hoş gören, tasavvufa daha meyilli, zahirde pasif ve manevi alanda faaliyet gösteren çizgi. Diğeri ise modern Dünyanın argümanları ve mücadele yöntemlerini –özellikle muhalif olanları- daha kolay benimseyen, İslam âleminin düştüğü durumdan sorumlu tuttuğu geleneksel İslam’a tepkili ve onun temsil ettiği kurumları sorgulayan, buna mukabil sistemle arasına -en azından bir zamanlar- daha net bir çizgi çeken ekip. İkinci grubun çok farklı uçlara dal verdiği bir döneme girdiğimizi de söyleyebiliriz. Şurası bir gerçek ki, fitnelerin en kötüsü olan; zayıf müminlerin müminleri düşman, kafirleri müttefik kabul etmeleri ve böylece İslam ümmetinin koruyucu dairesinden çıkarken diğer müminleri küfürde görerek maneviyatlarını yüksek tutmaları; yani yeni bir harici fitnesi için şartlar olgunlaşmış durumdadır. Yeni Dünya düzeni bu fitneye bel bağladığını Afganistan ve Irak işgallerinde İslam dünyasından müttefikler devşirerek göstermiştir. Allah (c.c.) bu tuzağı kuranların tuzaklarını başlarına geçirsin ve müminlere de firaset ve aklıselim nasip etsin. Bizleri de bu fitne yangınına benzin değil, su taşıyanlardan eylesin.

Kafir ve zalimlere velayet var mıdır?

Ayeti kerime meali: Mü'minler, Mü'minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, onun  Allah nezdinde artık hiç bir değeri yoktur. Ancak kafirlerden gelecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı gelmekten sizi uyarıp sakındırıyor. Dönüş yalnızca Allah'adır.1

Beğavi der ki: Allah (c.c.), Müminlere, kafirleri dost edinmeyi, onlara velayet ve yetki vermeyi yasaklamıştır. onlara müdahanede bulunmayı, içini dökmeyi nehyetmiştir. Eğer kafirler galebe çalmış ve mümin korkar durumda ise, sadece dilden olmak suretiyle müdahanede bulunurlar. Ancak inançlarından asla taviz vermeyecekler, onlarla iyi geçinirken kendilerine gelecek bir kötülüğü önleyecekler ve bunu yaparken herhangi bir haram kanı helal kılmaksızın, veya haram malı helal yapmaksızın, veya Müslümanların açıklarıyla ilgili kafirlere bir şey açıklamaksızın hareket edeceklerdir. Takiyye, ancak ölüm korkusu ve niyetinin sağlam olması halinde olabilir. Nahl suresi 16/106. ayeti kerimede buyrulduğu gibi. öte taraftan bunu yapmayıp sabretse ve hatta bu uğurda öldürülse, azimet olan budur ve büyük ecri vardır.2

Bu takiyye kapısı şeytanın içeri sızmasına çok müsaittir. Bu yüzden takiyye ruhsatının hemen ardından Rabbimizden uyarı gelmektedir. Olur ki, çok büyük bir hususu kendiniz için önemsiz ve kolay görürsünüz. İbni Cerîr et Taberî: "eğer onların hakimiyeti altında can güvenliğinizden korkuyorsanız, o zaman dillerinizle onlara karşı velayeti -içten olmamak kaydıyla- söyleyebilirsiniz. Fakat buna rağmen onlara karşı düşmanlığınız içerinizde gizli kalacaktır. Onların küfür bakımından üzerinde bulundukları şeyler sebebiyle onları teşyi etmeyeceksiniz. Herhangi bir müslüman aleyhine bir fiil ile onlara yardımcı olmayacaksınız." 3

Görüldüğü gibi bize önemsiz görünen hususlarda Rabbimiz kuvvetli bir şekilde bizleri uyarıyor ve ruhsatın alanı bize açıklanıyor. Günümüzde düştüğümüz durum ise bunun çok ötesinde, belki yerlerde sürünen izzetimizi tekrar İslam'a sarılmak yerine çağdaş meşruiyet libaslarına bürünmek felaketidir. Yüce Kitab’ımızda buyuruluyor ki:" Onlar ki mü'minleri bırakarak kâfirlerin velâyetine tutunuyorlar, izzeti onların yanında mı arıyorlar? Fakat izzet tamamıyla Allah’ındır"4

Bu zelil halimizin sebebi, Rabbimize satmış olduğumuz can ve malımızı sahiplenmek yüzünden tavizkâr ve müdahaneci tutumu hayat tarzı haline getirmektir. Oysa ayeti kerimede de buyrulduğu gibi, Allah müminlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır.5

Bu hususta güzel bir misal de vardır: Bir zaman, bir padişah, raiyyetinden iki adama, emâneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. Padişah, o iki nefere merhametinden bir yâverini gönderdi. Bir ferman ile onlara diyordu ki: "Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim. Hem, muharebe bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem, kendi malınızmışcasına büyük bir fiyat size vereceğim. Hem, o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek; hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de, siz âciz ve fakirsiniz. O koca işleri ancak ben deruhte ederim. İşte, beş mertebe, kâr içinde kâr. Eğer bana satmazsanız; zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor; herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nâzik mallar, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem, emânette hıyânet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret. Hem de bana satmak ise, bana asker olup, benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Adi bir esir ve başıbozuğa bedel, âlî bir padişahın has, serbest bir yâver-i askeri olursunuz."6

Allah (c.c.) bizleri  bu ticarette eli boş kalanlardan değil, şu ayetinde övdüğü kullarından eylesin:

“Muhammed (s.a.s.) Allah’ın peygamberidir. O’nun beraberinde bulunanlar (ashab-ı kiram), kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları, rükû ve secde eder halde (namaz kılarken) Allah’dan sevab ve rıza istediklerini görürsün...”7

Dipnot

  1. Ali imran suresi 3/28.
  2. Beğavi tefisri 1/336. Ebu Bekir Cassas, Ahkamu'lKur'an 2/289.
  3. Taberî tefsiri, 3/228- İslam'a göre dost ve düşman. Muhammed b Saîd el Kahtanî. Kayıhan yayınevi 1992, 2/157-159.
  4. Nisa suresi 4/139.
  5. Tevbe suresi 9/111
  6.  Risalei Nur külliyatı, nüsha karşılaştırmalı. Mutlu neşriyat İstanbul 2004. Sözler, 6. söz, sf:90
  7. Fetih suresi 48/29.
Yazar:
Rıdvan Sevin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul