18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / Osmanlı Kültüründe Komşuluk İlişkileri

Osmanlı Kültüründe Komşuluk İlişkileri

Osmanlı Kültüründe Komşuluk İlişkileri

Bilindiği gibi İslâm hukukunda komşuluk çok önem arz eder. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

Allaha ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah kibirlenen ve övünenleri sevmez.” (Nisa, 4/36)

Yine Sahih-i Buhari’nin Edeb bölümünde Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

“Vallahi iman etmiş olmaz, Vallahi iman etmiş olmaz, Vallahi iman etmiş olmaz buyurunca Sahabeler “Kim iman etmiş olmaz Ya Rasulullah” diye buyurdular. Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse”

Bu konuya karşı her kademede hassasiyet gösteren Devlet-Âliye-i Osmaniye örnek bir durum sergilemiştir denebilir.

 Mensubu olmakla şeref duyduğumuz Osmanlı’da toplumun her kesimindeki bütün ilişkilerde  temel hedef İslâm ahlâk ve faziletini yaşayıp ve yaşatarak bu engin nimetten bütün insanlığın istifade etmesini sağlamaktı. Devlet-i Aliye-i Osmaniye bitmek tükenmek bilmeyen dış oyunlar ve onların meddahları tarafından yıkılmaya götürüldüğü içindir ki bu konuda ciddi araştırmalara ihtiyaç vardır. Toplumda istenen ve beklenen dağınık ve derbederlikten uzak  sağlam bir sosyal yapının teessüsü ve korunması için de tabii ki güçlü bir devlete ve fetihlere ihtiyaç vardı. Şer’i Şerif’e bağlı olma hasletini esas alan yöneticiler hâkimiyetleri altında bulunan hiçbir etnik azınlığa baskı yapmadan halkın kendi inançları doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerini tanıdığı gibi renk, dil, ırk farkı gözetmeden hepsine aynı muameleyi uyguluyorlardı. Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika denge unsuruydu. Bu sebepledir ki yirmi iki ırkı uzun asırlar aşırı dünya hırsından uzak olarak şefkat ve merhametle bir arada tutmanın hayatî önemi takdir edilmelidir. Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi vefat ettiğinde bıraktığı bütün servet bir zırh, bir çift çizme, bir kılıç, bir mızrak, birkaç at, koyunlar ve bir sancak iken bugünkü fakir ülke liderlerinin bile sayılamayacak serveti var. Osmanlı’nın boşluğu medeni geçinen hiçbir ülke tarafından doldurulamadığı gibi her tarafta sömürünün meydana getirdiği kan ve gözyaşları var. Birçok yabancı araştırmacı ve görevlinin eserlerinde bu konuda hayranlıklarını çekinmeden ifade ettiklerini görüyoruz.

19. Yüzyıl araştırmacılarından İstanbul’da 9 yıl görev yapan Fransız A.Brayer  şöyle diyor:

“Müslüman Türkler arasında hayânın bir neticesi olarak kibir ve gurur yok olmuştur. Çünkü kibir ve gurur İslâm’ın pek şiddetli bir şekilde yasakladığı menfiliklerdendir.”1

Alman seyyahı Schiltberger şöyle diyor:

Hıristiyan, Musevî veya putperest olmasına bakılmaksızın imarethanelerde her yoksul parasız olarak yiyip içebiliyordu.”2

Kanuni devrinde Avusturya-Macaristan Büyükelçisi olarak yıllarca görev yapmış O.G.Busbecq Türk kadınlarının meziyetleri ve insanlar arası ilişkilere temas ederken şöyle diyor:

İstanbul’da birbiriyle kavga eden bir kişiye rastlamadığım gibi kimse rahatsız olmasın diye yüksek sesle konuşan kimseye de rastlamadım.”3

Osmanlı komşuluk ilişkilerinde, nemelazımcılık değil cemaat şuuru ana unsurdu. Şehir kuruluşunda hayat cami ve kiliseler etrafında dönerdi. Camiler dört duvardan ibaret olmayıp külliye merkezli olarak halka halka genişlerdi. Külliyeler şehre hâkim ve geniş mekânlarda yapıldığı gibi cami yanında medrese, imarethane, dârüşşifa (hastane), mektep, tekke, zaviye, hamam, fırın ve kütüphane kısımlarından ibaretti. İmarethane kimsesizlerin ve garip yolcuların barınağı idi.

Gün iki bölüme ayrılmış olup gün güneşin batımı ile saatler başlar ve on iki saat sonra gece sona ererdi. Mahalleler yapılan hayır eserlerinin adı ile taçlanırdı. Sokaklarda tanısın tanımasın selâm ve sabahsız geçilmezdi. Resmî daire ve medreselerin taştan yapılmasına müsaade edilirken evler hem sağlık hem tevazu açısından tek katlı, geniş avlulu zarif ahşap yapılardı. Zira azamet ve haşretmek Allah’a mahsustur. “İrem kavmini cezalandıran Mevla bizi de cezalandırır” şuuru ile hareket edilirdi. Mahallede her işe koşan, sözü dinlenen ve memur statüsünde olmayan imam vardı. Yatsı namazında cami çevresindeki bütün Müslümanlar camide toplanır. Komşuluk hukuku ve kardeşlik hukukundan hareket edilerek Kütük defterleri açılıp mahalledeki bütün sosyal hareketler gözden geçirilirdi. Hasta, düşkün ve kimsesizler incelenir yapılacak şeyler anlatılırdı. Gayr-i meşru yaşamalar önce ikaz edilir, sonra gereken cezalar verilirdi. Rum, Yahudi, Ermeni ve diğer azınlıkların bir mahallede komşu olması asla yadırganmaz saygı ve hürmetle muamele edilirdi. Halkın eğitimine yönelik vaazlar yapılarak halk canlı  tutulurdu. Sokakta dilenenlere rastlanmazdı. 18.Yüzyıl Fransız seyyahlarından  A. de la Motraye, Türkiye ve Kırımda dilenciliği meslek edinmiş kimselerin halkça ne olduğunun bilinmediğini kaydetmektedir.5 Her mahallede Cuma sabahları ortaklaşa kazanla çorbalar pişirilir ve ev ev dağıtılırdı. Halk zamanında yatağa girdiği gibi erkenden uyanır namazdan sonra işinin başına geçerdi. Batı’nın her tarafında zulüm estirilip ortaçağ İspanyasında Katolik’ten başkasına hayat hakkı tanınmazken sadece Müslümanların değil bütün inanç mensuplarının imdadına Fatih’in güzel yetiştirilmiş oğlu II. Beyazıd koşmuş, bugün İslâm dünyasına kan kusturan 600.000 Yahudi’yi tek tek para ödeyip satın alarak Osmanlının 46 ana merkezine gemilerle naklettirmişti. İngiltere ile Fransa arasında yüzyıl savaşları sürüp Hıristiyanlığın farklı mezhepleri aynı mahallede bir arada oturamazken Osmanlı halkı güllük gülistanlık içindeydi.

İslâm ahlâk ve faziletinin yayılmasına hizmet eden tekke ve zaviyeler aynı zamanda sporun her sahasında olduğu gibi güreş ve okçuluk üzerinde de etkili birer kurum idiler. Ne yazık ki yersiz  olarak daha sonra kapatıldığı gibi birbirinden değerli hizmet binaları ve yerlerinin çoğu yağma edildi. Osmanlı bünyesinde zaman zaman görülen isyanları batılı şer odaklarının tetiklediğini ve Siyonizmin tutuşturduğu fitne ve tefrikalardan çıktığını unutmayalım. Bir halk düşününüz yere çöp atmayı bırakın  en ufak bir kâğıt parçasını görse Kurana hürmeten kaldırıp duvar aralıklarına veya uygun yerlere koyardı. Düğünlerde geniş ev sahipleri evini Allah rızası için bedelsiz olarak ihtiyaç sahibine tahsis ederdi.

Kur’an’ın ve hadisi şeriflerin emrettiği güzel ahlâk ve faziletlerin, dürüstlüğün yayılmasında ve ticaret hayatına hâkim olmasında Âhilik teşkilâtını da saygı ile anmak gerekir. Aksi halde ömrü hile ve sömürü içinde geçen gayr-i müslimlerin vereceği ekonomik sıkıntı ve tuzaklardan emin olunamazdı. Kaldı ki o asırlarda Avrupa’da kadın insandan bile sayılmaz, erkekler ise sadece şövalyelikle övünüp gerçek eşitlik ve adaletten uzak yaşarlardı. Selçuklu bünyesine geçen Türkmenlerden  Ahi Evran tarafından 13. Yüzyılda kurulan ve Osmanlı döneminde genişleyen Âhilik (Kardeşlik) teşkilâtı ile hem komşuluk ve geçim hem de ticaretin her dalı bir ibadet şevki gibi ele alınmıştır. Teşkilatlanma, kalite ve standardizasyona gerçek anlam kazandırılarak üretici ve tüketici ilişkileri sıkı disiplin altına alınmıştır. Fütüvvet denilen işine iman ve sadakatle bağlı genç kadrolar oluşturulmuştur. Şeyh Edebali ve Orhan Gazi bir Âhi olup, Osmanlı sülalesi de bilindiği gibi Edebali’nin kızı (Mal) hatun ile yürümüştür. Ahlâkla sanat ve misafirperverliği birleştirip kaynaştıran bu ruh ticarete de hâkim olduğu için Âhi Evren’in eşi ve Şeyh Evhadüddin’in kızı olan Fatma bacı da hanımları ticaret yönünden bilinçlendirip Bâciyan-ı Rum teşkilâtını kurmuştur. Hanımlar,  sadece ev işlerinde değil örgücülük, dokumacılık, tasavvuf ve bazı askerî hizmetlerde saatlerini programlı bir şekilde değerlendirmişlerdir.

Erkeklere ait Âhilik (Kardeşlik) teşkilâtının başkanlarında temel şartlar şunlardı:

1- Hakka iman kuvvetli olacak

2-Halk içinde ölçülü, duyarlı ve dürüst olunacak

3-Bencil olmayacak

4-Emri altındakilere merhametli davranacak

5-Dostlara karşı hem işi hem de sözü ile örnek olacak

6-Ulemaya saygılı olacak,

7-Bilmediği konuda susmasını bilecek,

8-İmandan sonra güzel ahlâk sahibi olacak

9-Gözü, gönlü ve kalbi tok olacak

10-Küçüğe sevgi, büyüğe  saygı.

Âhilerde ise şu prensipler vardı:

1-Elini açık tut

2- Sofranı açık tut

3-Kapını açık tut

Fakat dilini, gözünü ve belini bağlı tut. Baciyân-i Rum denilen kadınlar kolunda ise “Eşine, aşına ve işine sahip ol” ana prensipleri hâkim olarak asırlarca yaşamıştır. Böylece ilk defa imece usulü ile yardımlaşma teşkilâtı kurulduğu gibi sahipsiz kadınlar ile fakir yetim kızlara ve yaşlı  ihtiyarlara da sahip çıkılmıştır.

Osmanlı’da yardımlaşma her kademe ve sınıfta zevk ve sürur içinde sürdürülürdü. Sadece komşulukta değil devletin üst kademelerinde dahi bu konu canlı tutulurdu. İşte bu cümleden olarak İsveç-Rus harbinde mağlup olup kovalama sonunda İsveç Kıralı 12.Karl 14000 süvarisi ile birlikte Devlet-i Âliyeye sığınınca 23.Osmanlı Padişahı Sultan III. Ahmed tarafından tedavi ettirildiği gibi beş yıl müddetle misafir olarak saklanmıştır. Ailelerde misafir hayır ve bereket kaynağı bilindiği için ister zengin isterse fakir olsun herkesin çok değer verdiği kimse idi. En iyi yiyecekler ona ikram edilir, yatıya kalmadan gidecekse yolluk verilirdi.

Bu konuda takımını 2005 yılında yarı finale çıkaran meşhur Fransız Tenisçisi Henri Mathieu şöyle demektedir:

”Türklerde eşsiz bir hazine gibi mevcut olan namus ve ahlâk anlayışını tasdik etmemek büyük haksızlık olur. Onlar doğruluğu temel kabul eden, verdiği sözü mukaddes bilen kimselerdir.”

Bu şefkat ve sevgi toplumda kuvvetli bir komşuluk ve yumuşak huyluluk meydana getirmişti. Hatta bu diğer gamlık ve sevgi seli bilindiği gibi padişahların öncülüğü ile Mekke ve Medine’nin fakirlerine yansıtılmış ve halktan da büyük ilgi görünce Sürre Alayları tertip edilmiştir. Böylece üç ayların başlangıcı olan Recep ayı girer girmez bütün Osmanlı ülkesinde muazzam bir hareketlilik başlar çeyiz gibi işlenen nadide hediyeler, yükte hafif pahada ağır eşyalar develerle toplanarak Kadıköy ve Üsküdar üzerinden besmele, hamdele, salvele ve göz yaşları ile Hicaz’a gönderilirdi. Halk Sürre Alayına“Ayrılık Çeşmesi”nde dua ile veda ederdi. Devletin en zor şartları ve savaş hallerinde bile Sürre Alaylarının aksatılmadığı görülmektedir. Toplumu hayra teşvik için Vakıf çalışmaları her konuda câzip hale getirildiği gibi hemen her mahallede şubesi bulunan Âvarız Vakfı (Noksanlık-arızalar Vakfı) sosyal hayatın hemen bütün problemlerine girerdi. Merhum Araştırmacı ve Osmanlı tarihçisi Ekrem Hakkı Ayverdi, sadece Marmara bölgesi arazilerinin %70 inin vakıf arazisi olduğunu kaydetmektedir.

Dinî kutlama ve toplantılarda hiçbir ayırım gözetilmeksizin asker, hamal, dilenci, bey, paşa yan yana otururdu. Sadece iftar sofraları ile yetinilmeyerek yemekten sonra günahlara kefâret olsun diye “Diş kiri” denilen tepsi içinde kıymetli hediyeler dağıtılırdı. Çeşitli bakanlık görevlerinde bulunan tarihçi  Ahmet Cevdet Paşanın kızı Fatma Aliye hanım anlatıyor: “Ailesi Lofça’da kendisi İstanbul’da medresede olan babam çetin kıştan dolayı posta tatarları gelmediği için maddi sıkıntı çekmeye başlamıştı. Kimseden hiçbir şey istemezken komşusu geçerken onun önüne altı altın lira koyup yavrum sen üzülüp sıkılma olunca alırım deyip ayrılmıştı. “Sosyal hayat namaz saatlerine endeksliydi. Sofraya  toplanarak oturulur ve yemeğe besmelesiz başlanmazdı. Hane kapıları gelen rahatsız olmasın diye çoğu zaman kilitlenmeden arkadan sürgülenir, hayırlı anlamlar taşıyan birbirinden güzel tokmaklarla süslenirdi.

Köylüler tarım ve hayvancılık işlerini kadın-çocuk ve erkek olarak ailece beraber yapar, hangi inancı paylaşırsa paylaşsın huzur ve sükûn içinde bir arada yaşar hatta cami ve kilise binaları olmasa evleri birbirinden ayırmak mümkün olmazdı. Misafirler için ve sohbet mekânları olarak geniş köy odaları hizmet görürdü. Kadın ve erkekler kendi sahalarında üretken ve sağlıklı kişilerdi. Ürettiklerinin onda birini de devlet eliyle âşâr vergisi olarak seve seve verirlerdi. Köy ve şehirlerin boşaltılarak İstanbul’a göç edilmesine asla müsaade edilmez sadece mütebahhir İslâm âlimlerinin ahlâk ve fazileti yayması ve talebe yetiştirmesi şartı ile serbestçe göç etmesine imkân tanınırdı.

Dipnot

1- A.Brayer-Neuf annees a constantinople

2- Türkler ve Tatarlar

3- Kanuni Devrinde Bir Sefirin Hatıratı. Serdengeçti Yayınları

Yazar:
Aydın TALAY
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul