18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / PEYGAMBERİMİZİ HAKKIYLA TANIYOR MUYUZ?

PEYGAMBERİMİZİ HAKKIYLA TANIYOR MUYUZ?

Kabul etmek gerekir ki misyonerler ve Batılı Ülkeler saadet ve selamete ulaştıracak bir sistem ve inançtan mahrum olmalarına rağmen harıl harıl çalışmakta ve hatta  bizim mukaddes davamıza sık sık saldırmaktadırlar. İşin en acı yanı çağdaş, demokrasi ve benzeri süslü kelimelerin arkasına gizlenen onların yerli işbirlikçileri de hayâsızlıkta onlardan geri kalmıyorlar.

 

Kendini dışarıdan ne kadar cazip göstermeye çalışsa da Kur’an’ın işaretiyle küfrün tek cephe olduğu bir kere daha ortaya çıkmış oldu. Acaba ister fert ve isterse toplum ve devlet bazında olsun yüce peygamberimizi layıkı veçhile ne kadar tanıyor ve sahip olduğu misyonu  öğrenmek, öğretmek; yaşamak ve yaşatmak konusunda ne kadar gayret gösteriyoruz?

 

Allah Rasulü (s.a.s.) sadece kendi dönemindeki insanlara değil bütün beşeriyete hizmet edecek şekilde donatılmış yüce bir varlıktır. Mukaddes kitapları tahrif ederek peygamberleri küçük gösteren, dünyanın dört bir yanında kan akıtan ehli salibin o zihniyetten kurtulmadan bunu anlaması pek zordur. Bütün sistemleri itibariyle Osmanlı kurumlarını taklit eden koca Amerika’yı sayıları %7 yi geçmeyen yahudi azınlığının avucunun içine aldığını bilmeyenimiz var mıdır? Bu bakımdan Efendimizin (s.a.s.) kuşatıcı ve sarıcı ruhundaki engin şefkat ve merhameti sadece tanımamız yetmez. Dünyanın dört bucağına ona sadık bir ümmet olmak kaydı ile mesajını ulaştırmak borcundayız.

 

Bir düşünelim, Peygamberimiz dedesi, babası, annesi ve şefkat âbidesi Hz. Hatice’yi kaybetmesinin ardından kendi akrabaları olan Taif’teki Ben-i Sakif kabilesine yüce dinimizi tebliğe gittiği zaman dünyanın en vahşi bedevilerinden gördüğü dayanılmaz mezalim ve hakarete rağmen onlara zerre kadar beddua etmemiş o mübarek ağzından sadece “Allah’ım bilmedikleri için yapıyorlar” sözleri dökülmüş ve gelecek nesilleri düşünmüştür. Batı âlemi ise bütün insanlığa sadece süflî menfaat ve sömürü penceresinden baktığı için İslam alemini hep gerici, beceriksiz ve hasta göstermeye çalışmıştır. İslam dini ve bütün peygamberler hakkında karalamaya gittikleri gibi yığınlarla meydana getirdikleri eserlerinde, oryantalist adlı emperyalist uzantıları ile bütün insanlığa kin ve nefret tohumu saçmışlardır. Zira aradan geçen 1450 yıla rağmen yahudi’nin, hâlâ kendi ırkının dışında bir peygamber gelmesini bir türlü hazmedemediği görülüyor.

      

Efendimizin (s.a.s.) tamamen vahye dayalı onurlu ve erdemli tavrı bütün müminlerin cazibe noktası olduğu kadar inkârcı ve müşriklerin de kin ve nefretini çekmiştir. Onların tevhidi imana teslimiyetleri bizim kalitemize ve çalışmamıza bağlıdır. Başta Bakara Suresi olmak üzere Kur’an-ı Kerim’in birçok suresin de yahudilerin bütün peygamberlere karşı bilerek ve ısrar ederek işledikleri hakaret ve sapıklıklarla doludur. Zira Ehl-i Kitap adı onlara bir üstünlük sağlamadığı gibi müşrik ve inkârcı olmaktan da onları maalesef kurtaramıyor.

 

Müslümanların batıya sunduğu kardeşlik, saadet ve selamet mesajına rağmen haçlı zihniyeti sönmemiştir. Değişik senaryolarla her vesile ile ortaya konulmaktadır. Bundan on asır evvel başlayan haçlı seferleri ile reva görülen işkence, zulüm ve tahribatın ardından şanlı Osmanlı’yı bitirmeye çalıştıkları gibi azınlıkları da dün ve bugün aleyhimize çevirmekten geri durmamışlardır. Hatta İspanya’da ortaçağ tarihleri milyonlarca masum insanın kanına bulaşık olduğu için o dönem üzerinde serbestçe araştırma halen yasaktır. Dünya dönüyor diyen Galile gibi pek çok ilim adamını yakarak vahşice katleden Batılı devasa İslam kütüphanelerini de yok etmişti. Milyonlarca insanı zorla Katolik yapmaya çalışırken katleden kilisenin elinden yahudi ve hıristiyanları bile merhum Osmanlı Hükümdarı Beyazıd-i Veli’nin İstanbul’dan gönderdiği gemiler kurtarmıştır.

 

Yahudilerin havsalası ve nefsi arzusu şunu istiyor; mesajı ne olursa olsun peygamber bir tarafta durmalı ve onların hiçbir işine müdahale etmemeli idi. Hâlbuki gerçekte başta aziz Peygamberimiz (s.a.s.) olmak üzere bütün peygamberler toplum hayatına nizam ve intizam vermek için gönderilmişlerdir. Kendileri hayat boyu örnek bir kul olmayı saltanat ve dünyalığa tercih etmişlerdir. Muhterem Peygamberimizin gelmiş ve geçmiş bütün günahları affedildiği halde topukları yarılırcasına gece mevlasına teheccüd namazı kıldığı, ambargo döneminde  açlıktan göbeğine taş bağladığı çok iyi bilinmektedir. Niye bu kadar kendine eziyet ettiğini soran Hz Aişe’ye (r.a.) verdiği cevap ne kadar halisdir:

 

“Ya Aişe! Rabbimin hoşnut olduğu bir kul olmayayım mı?” Peygamberler bu yüzden  en sıkıntılı günler yaşayıp en mütevazı hayat sürdükleri halde davalarından ve istikametten ayrılmamışlardır. Müşrikleri çileden çıkarıp manyaklık aşamasına getiren husus da budur. Peygamberler her insan gibi hayatın içinde mücadele etmek ve yaşamak için gelmiştir.Zira ancak bu şekilde mesajları evrensel ve kalıcı olabilmiştir…

 

Şairin dediği gibi:

 

Muhammed beşerün lâ kel beşer,

Bel hüvel yakutun beynel hacer

 

(Hz Muhammed (s.a.s.) her ne kadar bir insan ise de rastgele bir beşer değildir. Taşlar arasındaki bir yakut gibidir o)

 

Bu bakımdan onun mübarek adı geçtiği zaman selavatı şerife getirmeyen ve yabancı ülkelerde gördüğü cazibeye kapılıp onların karşısında zillete düşenler hangi seviye ve mertebede olursa olsunlar saygısız insanlardır.      

 

Haçlılar ve yahudilerin bilgi ve ulaşım vasıtalarını adeta kendi hegemonyaları altına alma kaprislerine rağmen, tevhidi imana sahip bütün peygamberlerde bilgili ve özgür irade esastır. Hiç kimse bir başkasını zulüm ve aldatmaca ile bir inanca, fikre, felsefeye zorlayamaz. Başkalarının inanç ve mukaddes duyguları ile alay edemez. Bu sebepten Allah’ın Habibi (s.a.s.) bilginin kendisinde olduğu kadar, bilgilenme ve bilgilendirmede sultayı, hakaret ve hissi duyguları asla kabul etmemiştir. İslam tarihi, özgür beyinlerin silaha ve kan akıtmaya gerek kalmadan deniz dalgaları gibi İslam’a koştuklarını kaydeder. İstanbul’u fethe gidildiği günlerde müslümanları tanımaya başlayan Bizans halkı “Bir kardinal şapkası görmektense İslam’ın sarığını tercih ederiz dememişler miydi?” Asr-ı saadet döneminde bir savaş sonrası ganimet dağıtılırken bedevinin biri içeri girerek boynundaki atkıyı efendimizin boynuna dolayarak ganimet ister. Bu duruma tahammül edemeyerek saldırmaya çalışanları efendimiz (s.a.s.) engeller. Ardından kendisine istediği ganimet verilir. Bedevinin daha sonra ayni hareketi ikinci defa tekrarladığı görülür. Tam sıkacak iken Peygamberimiz sadece şunu söylemişti: “Peki şimdi ben aynı şeyi sana yapsam sen ne yapardın?” dediği zaman özgür iradesini toplayan bedevi” Bu söze ancak böyle cevap verilirdi ya Rasulullah” diyerek eteklerine kapanmış  af dilemişti. Yahudi ise bugün para ve mal yönünden dünyayı avucu içine alsa da özgür iradeyi tanımadığı için fikir ve aksiyon birliği asla kuramamıştır. Mühim olan hürriyet nutukları atmak değil onun gerçeğini her canlı için yaşamak ve yaşatmaktır. 1997 yılında Amerika’ya seyahatimiz sırasında New Orleans eyaletinde akşam saat 18.00’ den sonra dışarı çıkmamamız sıkı sıkıya tembih edilmişti. Bunun sebebini sonradan öğrendik. Zira orada zenciler yoğunlukta olup beyazlardan çektikleri mezalim ve hâlâ ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri yüzünden her beyaz vatandaşa kan kusturuyorlardı.

 

Vahiyle göreve başlayan bütün peygamberler; ırk, renk, cinsiyet, zengin ve fakir ayırımı yapmadan ve onları asla istismar etmeden dünyanın neresinde olursa olsun karanlıkta kalan bütün insanlara ulaşmaya çalışan müşfik bir el ve ışıktır. Bu bakımdan onlar nefsi üstünlük ve başarı için değil kendilerine emredileni yapmayı hedeflemişlerdir. Tabii ki azami gayret ve teslimiyet gösterdikleri için de arkadan Allah’ın yardımı ve başarılar gelmiştir.

 

Peygamber mesajında aklın elbette yeri vardır ama her şeyin temeli ve esası kuru akıl değildir. İslam’da aklı olmayanın dini yoktur ama akıl vahye dayalı olmak yani akl-ı selim haline gelmek borcundadır.

 

Bu hususta batının 17. yüzyıl Fransız ünlü matematikçi ve düşünürlerinden Blaise Pascal Le Pensiens (Düşünceler) adlı eserinde şöyle diyor:

 

Bir teneke sıcak bir tenekede soğuk su alıp iki elinizi ayrı ayrı onlara daldırınız. Biraz sonra sıcak sudan elinizi çıkarıp bekletmeden soğuk suya daldırırsanız o elinizin soğuk suya rağmen cayır cayır yandığını göreceksiniz.” Pascal aynı eserini şu ifadelerle bitirir: “Ey âciz akıl ve âciz nefsim, haddinizi biliniz ve Rabbinize dönünüz.”

 

Kâinatın sevgilisi Hz. Muhammed (s.a.s.) ve diğer bütün peygamberler ilim ve hikmeti esas almışlardır. Öğrenme ile elde edilen bilgi yalnız başına yeterli ve tatmin edici değildir. Hangi tür bilgi olursa olsun hikmetle yani bilgelikle kıymet kazanır. Hikmet, ahlakî erdemlerin bir bileşkesi olduğu gibi ilme de hedefi o belirler. Hikmetsiz ilim kuru bilgi hamallığı olduğu gibi nefsi istek ve arzuları her şeyin merkezi kabul eder. İşte Batı bugün teknikte ileri görülse bile hikmetten nasipleri olmadığı için hissi hareket, kin ve terbiyesizlikleri su yüzüne vurmaktadır. Keşifleri ve uzaya tırmanmaları da insanlara hizmet için değil onları hükmedebilmektir. Medeniyet yozlaşmasının en bariz nedeni de doğru bilgi ve hikmetin birleşik hareket etmemesidir. Vaktiyle Kamboççaya’ya yardım amacı ile savaş uçakları gönderen Amerika’ya daha sonra ülke Cumhurbaşkanı şöyle demişti: “Kaşki Amerika bize uçak göndereceğine biraz iman gönderebilseydi?” Bilindiği gibi şeytan başlangıçta meleklerin hocası olduğu halde hikmetten uzaklaşıp Rabbin emrine isyan ettiğinden en alçak derekeye düşmüştür.

 

Allah’ın yüce Rasulü (s.a.s.) ve diğer peygamberlerin en mümtaz vasıflarından biri de şahsiyet ve karakterleridir. Hepsi de yaratılış itibariyle mükemmel, güzel ahlâk ve zekâca üstün ve övgüye layıktırlar. Bu vizyonda makbul olmayan hiçbir vasıf gösterilemez. Kur’an-ı Kerim’in çok ayetlerinde buna işaret edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

 

Kesin olan şu ki, sizin için, Allahın huzuruna çıkmayı umanlar, ahiret gününe inananlar ve Allahı çok çok zikredenler için Allahın Resulü güzel bir örnektir.” (Ahzab,33/ 21)

 

Örnek şahsiyetler sözü fiiliyatlarına harfiyen uyan nadide insanlardır. İşte eğri kafaların, araştırmadan mahrum, peşin hüküm sahibi ve kin dolu sinelerin anlamaktan âciz oldukları husus budur. Kendi lider ve din adamları gibi herkesin eksiğini arar ve tenkit etmek isterler ama güneşe direk bakan kendi gözüne yazık eder. Peygamberlerin şahsiyetlerinde fizikî güç ve güzellik yanında ahlâkî mükemmellik de yer alır. Bu ahlâkta ciddiyet, vakar ve onur vardır. Yaşadığını sanan ölüler, burnu kibir bataklığına  saplananlar ve onurunu kaybedenler onu anlayamazlar. Almanya’nın filozoflarından Carleyl, “Kahramanlar” adlı on ciltlik eserinin bir bölümünü Aziz Peygamberimize (s.a.s.) ayırmaktan başka çare bulamadığını belirtmektedir. Değerli kardeşlerime Fransız İhtilalinin fikir babası ve terbiyeci diye takdim edilen Jan Jak Russo’nun  “İtiraflar” adlı eserini  okuyarak ana babası belli olmayan bu şahsın başına kilisede ne feci muameleler yapıldığını görmelerini isterim.

 

Peygamber Efendimizin (s.a.s.) karakterinin sarsılmaz yapı taşları tevazu, dürüstlük ve sabırdır. Öylesine bir tevazu ki hem kendisinin hem bütün muhataplarının var olan değerlerine saygı duyar. Bunu, içi dışı leş gibi kokan zavallılar ne anlayabilir. Efendimiz hiç kimseyi hakir görmeden her insanla tatlı tebessümle temas kurduğu gibi musafaha yaparken muhatabı elini çekmeden ellerini çekmezdi. Batı, mâhut enesinden, kibrinden kurtulmadan hakka teslim olamaz.

 

Mevlana’nın Mesnevisi’nde geçtiğine göre bir gün inkârcının biri peygamberimize misafir olur. Çok obur olan bu misafir tıkabasa yediği gibi gece de yatağını berbat edip kıvranmaya başlar. Gönüller Sultanı Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) evdekilere haber vermeden hazırladığı sıcak su ile yatağı temizlemeye koyulunca putperestin dizinin bağları çözülür. Cebindeki putu yere çalıp ağlayarak onun ayaklarına kapanır. Bu yüzden Efendimiz gönüllere taht kurmuş ve hiçbir fâninin karşısında da eğilmemiştir. Bir zamanlar Diyamandi adlı bir Rum iken İslam’la şereflenip Rasulullah aşkı ile boyanınca  “Dahilek Ya Rasulallah”

 

 Bütün peygamberler gibi Rasulullah (s.a.s.) Efendimizin ana vasıflarından birisi de gerek özel gerekse resmi işinde daima adaleti gözeterek zulme karşı koymasıdır. Pek çok haksızlığa maruz kalmalarına rağmen hislerine kapılıp asla intikama kalkışmamışlardır. Güçlü iken ve idarenin başında iken bunu nasıl yaptığını paraya mahkûm vicdanlar değil ancak tevhidi iman sahibi salih kişiler anlayabilirler. İslam’ın ilk döneminde Kureyşin ileri gelen bir aile ferdi hırsızlık yapmasının ardından el kesme cezası verilince Peygamberimizin (s.a.s.) sevgili kızı Hazreti Fatıma (r.a.)’ yı aracı yapmaya teşebbüs etmişdi. Efendimiz bunu duyunca beti benzi değişmiş ve adaletten ayrılmayarak “Vallahi hırsızlık yapan kızım Fatıma  dahi olsa elini keserim” buyurmuşlardı.

      

Peygamberlerin misyonları ve özellikleri saymakla bitmez. Bize düşen bunları çok iyi kavramak onun ümmeti olarak sünnetine sımsıkı sarılıp yaşayıp ve yaşatmaktır. Cahillere karşı verilecek en nezih cevap bu olmalıdır. Cesaretli, mert ve korkusuz olmaları da ayrı bir güzellik teşkil eder. Hedefi gerçekleştirecek faziletin insanı olduklarından peygamberler,  konjöktürel bahanelere tenezzül edip sığınmazlar. Onları bundan başka türlü göstermeye yeltenen İncil ve Tevrat’ı değiştiren mâhut ve utanmaz ellerdir.

      

Peygamberler misyonunda cömertlik ve hamiyetperverlik vardır. Başkalarını kendi nefsine tercih eden îsar ahlakını ancak onlarda görebiliyoruz. Cömertlik bütün peygamberlerin mihenk taşı ve verimli toprağıdır. Muhterem Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda öylesine zirve idi ki bir gün bir bedeviye iki dağın arasını dolduracak kadar koyun bağışlamış, adam kabilesine giderek “Koşun, koşun Muhammed her gidene böyle sürülerce koyun veriyor” diyor. Başkalarının sıkıntı içinde olmaları Peygamberimizi (s.a.s.) son derece üzer, kötü tavır ve düşünce sahiplerini bu hareketlerden men etmeye çalışırlardı. Bu hamiyetperverlik sadece müslümana karşı değil bütün yaratılanlara karşı aynı derecede idi. Yere serdiği hırkasında namaz kılarken üzerinde uyuyan kediyi himaye ederek onu rahatsız etmeden hırkanın o kısmını kesmişlerdir. Bu yüzden kendilerine Fahri kâinat yani bütün arz ve semavatın kendisi ile övündüğü zat unvanı verilmiştir.

 

Vefa, çalışkanlık, kanaatkârlık, müjdeci ve birbirinden güzel sayısız meziyet sahibi peygamberlerin birini diğerinden ayırmadan inanmak ve sevmek imanın gereği olduğu gibi,  Allah Rasulü’nün sünnetine uymak ve onu rehber etmekle ancak hem Rabbimizi hem de bütün peygamberleri hoşnut edebiliriz. Zira mahşer dehşeti içinde bütün peygamberler Rasulü Alişan (s.a.s.) Efendimize giderek şefaat dileyeceklerdir. Bu bakımdan basite almadan önce nefsimiz, sonra aile, akraba ve dostlarımız, komşu ve çevremiz daha sonra bütün insanlık âlemi için sünnet-i seniyyeyi tanımak, tanıtmak, sevmek ve sevdirmek için yarışa var mısınız? Ancak böylelikle hem onun şefaatine mazhar olur, hem ümmetin fesada gittiği bu dönemde büyük sevap alır hem de dünyaya dirlik ve saadet sağlamış oluruz. Yoksa bağırıp çağırmak, öfke ve gayza kapılmak karanlığa küfretmek bizim işimiz değildir. Rabbim cümlemizi bu feraset, ihlâs ve gayretten ayırmasın  afiyet nasip etsin âmin.

 

 

 

 

 

 

Yazar:
Aydın TALAY
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul