18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İNSANLARIN CİNNETİ!

İNSANLARIN CİNNETİ!

Melekler, ruhanî varlıklardır. Akılları vardır ama şehvetleri yani nefisleri yoktur. Bundan dolayı hatâ yapmazlar. Hayvanlar ise, şehevî duyguları vardır. Akıl taşımazlar, içgüdüleriyle hareket ederler. Akıl taşımadıkları için yaptıklarından sorumlu değildirler. İnsan yaratılış olarak diğer varlıklardan farklı yaratılmıştır. İnsanın nefsi de, aklı da vardır. Allah’ın kendisine verdiği en güzel nimetlerden biri olan aklı iyi kullandığı takdirde üstün bir varlık hâline gelir. Aynı zamanda kendisine verilen nefsinî sesine kulak verdiğî de ve şehevî arzuların peşinden gittiğinde ise, alçalır, hayvanlardan daha aşağı seviyeye düşer.

İnsan, yaratılış olarak hatâ yapmaya meyilli yaratılmıştır. İnsan, her ân hatâ yapabilir ve bunun bir marifet olmadığını da bilir. Kendisine verilen akılla bunu idrak eder ve hatânın telafisine çalışır. Bizi yaratan ve en iyi tanıyan Rabbimiz Allah(c.c.)’u bu âciz kullarının durumunu bildiğinden dolayı, onları sonsuz rahmetiyle bağışlamak için, hatasını anlayan kullarına tövbe kapısını açık bırakmış ve bu kapıdan girmelerini istemiştir. Hatâ yapıp da hatasını anlayarak pişman olan insanlar, tövbe kapısına yönelirler. Bu insanların atası olan Âdem (a.s.)’ın, zürriyetindeniz. O’nun gibi hatâsından dönüp kendi nefsini suçlayan insanların tövbesi, pişmanlıklarını ortaya koyar.

Onlar: Rabbimiz, biz kendimize zulmettik; eğer Sen bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz dediler.” (Âraf,7/23 )

            İnsan, eğer nefsine uyar aklını yanlış kullanarak hatâsında ısrar eder ve nefsini temize çıkararak tövbeden yüz çevirirse, kendi nefsini ilah edinmiş olur. Bunu yapanlar da, şeytanın zürriyetindendir. Şeytan Rabbine sadece karşı gelmekle kalmadı, kendi aklına çok güvendi ve azgınlığını dile getirmekle kalmadı, aynı zamanda Allah’a iftira atarak kendi nefsini temize çıkarmaya çalıştı. Bu şekilde yaptığı için ebedi cehennemi hak etmiş oldu.

Gerçek şu ki, önce sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: Âdem’e secde edin dedik. Hemen secde ettiler, ancak İblis secde edenlerden olmadı.  Allah: Sana emrettiğim halde secde etmene ne engel oldu dedi. Ben O’ndan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan. dedi.  Allah: Hemen in oradan, orada büyüklük taslamak ne haddine. Haydi çık. Çünkü sen, alçaklardansın buyurdu.  İblis: Dirilip kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver dedi.  Allah: Haydi, mühlet verilenlerdensin. buyurdu. İblis: Öyle ise andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de onları saptırmak için her halde Senin doğru yoluna oturacağım.  Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de, çoğunu şükredici bulmayacaksın. dedi.” (Âraf,7/11-17 ) 

İnsanın yaratılış gayesi, Rabbi Allah’a isyan değil, tam aksine itaattir. Yaratılış gayesinin farkında olanlar, kulluktan bir ân bile tereddüt etmeden, kendisini yaratan yüce Allah’a ibadet içindedirler. Fakat yaratılış gayesini bilmeyen veya bildiği hâlde kulak asmayanlar, isyan içindedirler. Bizim yaratılış gayemizi ortaya koyan Allah (c.c.)’u yüce kitabımız Kur’ân’da şöyle buyurur:

Ben, cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım”. (Zariyat,51/56)

Yaratılış gayesiyle beraber Rabbimiz Allah bizlere bir de misyon yüklemiştir. Bu misyon, yeryüzünün halifesi olmaktır.

            “HaniRabbin, meleklere: Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti” (Bakara,2/30)

Gayesi, Rabbine ibadet ve itaat olan insan, aynı zamanda yeryüzünün imarı ve adaleti sağlanması gibi daha birçok görevler yüklenmiştir. Allah’a itaati kesin bir şekilde yerine getirmesi gereken insan,aynı zaman da isyandan da uzak durmalıdır. Âlemlerin sahibi olan Allah (c.c)’u, insanlara bu görevini anlatmak ve hatırlatmak için birçok Peygamber ve kitaplar göndermiştir. Fakat kendi nefsimi ilâh edinen insan bütün bunlara uymak yerine isyan ederek kendi nefsine zulüm etmiştir. Kendisine ilâhi emrin gelmesiyle daha da azgınlaşan insanın durumu yüce Kitabımız Kur’an’da kıssalarla anlatılmaktadır. Genel tabloya baktığımızda Allah’ın gönderdiği ölçüye uymayan ve kendi nefsini ilâh edinenlerin durumu açıkça anlatılmaktadır.

Gördün mü, hevâsını ilah edineni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 25/43)

Nefsini ilâh edinen insan, hem bu dünyada, hem de âhirette hüsrana uğrayanlardan olur. Kur’ân’da anlatılan geçmiş kavimlerim sapıklıklarını okuduğumuzda bu gün yaşananların o zamanlardan hiç de farklı olmadığını görüyoruz. Yaşananlar; hayatımızın içerisinde, gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Yaşananlara hepimiz şahid oluyoruz. Kendi nefsini ilâh edinen insan, her türlü sapıklığa düşmekte ve her geçen gün biraz daha bu bataklığa batmaktadır.

Allah’ın dininden uzaklaşan bir toplumun, sapıklığa düşmesi kaçınılmaz bir sondur. Kur’ân’ı ve Sünneti bırakıp da başka şeylere sarılan insanların, toplumdaki zilletini görmek mümkün. İslâm dinine inanmak ve yaşamak yerine ona savaş açan insanların düştükleri bu durum, daha önce Allah tarafından geçmiş kavimlerin durumu anlatılırken haber verildi. Allah’a iman etmeyen veya inancına şirk bulaştıran ve kendi hevâsını ilâh edinenler, hem kendilerine hem de diğer insanlara büyük zarar vermekteler. Bunun bedelini başta kendileri olmak üzere, herkese ödetiyorlar.

Allah’tan gereği gibi korkmayan ve imanı olmayan veya imanı çok zayıf olan insanların, İslâm’ı anlamamaları ve yaşamamalarının sonucu olarak toplumda suç potansiyelinin yükseldiğini görmekteyiz. Bu insanlar bir süre sonra suç makinesi hâline geliyorlar. Sabıka kayıtları hayli kabarık olduğunu görüyoruz. Toplumda yaşayan her ferd, her ân suç işlemeye hazır hâlde nerdeyse.

Toplumun, bu hâle gelmesinin birçok sebebi var. Başta Allah’ın dininden uzaklaşmak, Kur’ân ve Sünnetin unutulması olmak üzere toplum, azgınlaşan kapitalizmin, emperyalizmin kucağına itilişmiş durumda. Ağırlaşan ekonomik durum, problemleri beraberinde getirirken, toplumun temel taşı olan aileleri çok olumsuz şekilde etkilemekte. Aile fertleri, kendi içindeki sorunları çözemeyince kendilerini dışarıya atıyorlar. Özellikle gençler bu olaylardan çok çabuk etkilenerek, kendilerine yeni bir dünya kurma hayaliyle arkadaşlar ediniyorlar. Yaşadıkları ekonomik ve sosyal sıkıntıyı anlatabilmek için her türlü çareye başvuran bu gençler, şeytanın ve avanelerinin tuzaklarına çok çabuk düşüyorlar. Emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin toplumda yaşam şartlarının zorlaştırması ve her alanı haraca bağlamasıyla da insanların sıkıntıları daha da büyüdü.

Emperyalistlerin sözcülüğünü yapan görsel ve yazılı basının da dayatmasıyla, toplum hayat standartlarının çok yüksek göstererek ihtiyaç olmayan birçok şeyin hayatımızda ihtiyaç hâline gelmesi, başta sinema, dizi ve haberlerde insanlara empoze ediliyor. Her yerde faiz, fuhuş, kumar, hırsızlık, insan öldürme ve yaralama gibi daha birçok sıkıntıyla toplumun psikolojisi bozulmakta. İnsanlar, her gün televizyon ve gazeteleri açıp baktığında gördüğü ve okuduğu haberler karşısında çok ciddi şekilde etkileniyor. Hergün trafik kazaları, cinayetler, hırsızlık, tecavüz, dolandırıcılık, intiharlar, eşini aldatanlar, çocuk kaçırılması gibi haberleri her zaman görmemiz mümkün.

Bir gün minibüsle bir yerden bir yere giderken, geçtiğimiz yol üzerinde bir kalabalık gördük. Ambulans ve polis arabaları da vardı. Bir olayın olduğu belliydi ve tam oradan bir genç minibüse bindi, insanlar, merakla ne olduğunu sorduklarında bir adamın karısını cadde de yani yol ortasında gündüz vakti silahla öldürdüğünü söyledi. Arabada bulunanlar çok ciddi bir tepki vermediler. Sanki sıradan bir olaymış gibi. Kendi kendime insan hayatını artık çok ucuz olduğu ve hiç kimsenin bunlara tepki vermemesini düşünüyordum. Sonra aklıma artık insanlar bu tür olaylara çok alıştı. Çünkü günde üç-beş kişi bu şekilde ölürken, diğer birçok olayda belki de onlarca insan öldürülüyor. Nerdeyse bir asırdan fazladır Müslümanlar dünya üzerinde gördükleri işgaller, öldürülmeler, işkenceler ve tecavüzler, o kadar rutin hâle geldi ki, İnsanlar, Irak’ta öldürülen iki milyona yakın insanı, Filistin de her gün öldürülen insanları, Çeçenistan, Bosna, Afganistan gibi daha birçok coğrafyada katledilen insanların ölüm haberine o kadar alışmış ki, bu haberleri duyunca değil, üzülmek, duâ etmek, nerdeyse bu zulmü görenleri suçlayacak hâle geldi.

İnsanlar, toplumda işlenen suçlara o kadar alışmış ki, gözünün önünde olan bunca suç işlenmesine rağmen bütün bunların neden olduğunu sorgulamak yerine, görmemezlikten gelmeyi tercih etmiş. Bu vurdumduymaz tavırlar, toplumun felâketinin ayak sesleri gibi. İnsanlık kollarımızda can çekişirken, insanlar,  futbol, moda, iş, seçim, geçim diye kendisine emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerince tarafından sunulan dünyaya dalmışlar.

Gençler, çalışarak değil farklı şekillerde ve kısa zamanda para kazanarak zengin olmanın yollarını ararken, önlerine çıkan her türlü fırsatı değerlendirmeye çalışıyorlar. Aileler, birbirlerinden kopmuş halde, baba oğul birbirine düşman, anne ise hiç gale alınmıyor. Anne ve baba aynı evde iki yabancı gibi, mecbur kalmadıkça konuşmuyor ve dertleşmiyorlar. Çünkü aralarında, ikisinin de kuması olan televizyonları var. Hem de birkaç tane. Anne dizi film seyretmeye dalmış, erkek ise futbolla yatıp, futbolla kalkıyor. Onu takımının dertleri ve sıkıntıları daha çok ilgilendiriyor. Evin kızı, kendi odasında bir dünya kurmuş, internet başında paylaşım sitelerinde her şeyini paylaşıyor. Sevdiği artistler gibi giyinip, onlar gibi konuşup davranıyor. Öyle ya ne de olsa özgür kız! Akrabalık bağı diye bir şey kalmamış zaten. Kimse kimsenin sıkıntısını bilmiyor. Bilse de umursamıyor. Herkesin dilinde aynı türkü: “geçim derdi, ekmek parası” Adam nerdeyse birkaç fırın parası kazanmış, onlar bile aynı şeyi söylüyor. Sokakta insanlar birbirlerine düşman gibi. Ufak bir kıvılcım, bir patlamaya yol açabilecek durumda. Kavga etmek için nerdeyse, “gözünün üzerinde kaşın var” diye kavga çıkacak. Özgürlük naraları atanlar, toplumda ahlâkın bitmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Özellikle de kadınlar giyimleri, davranışları ve konuşmalarıyla ahlâksızlığın dibini bulmuş durumdalar. Erkeklerde cinsel sapıklık ve saldırganlık daha ön plana çıkıyor. Kendilerine yapılacak en ufak bir harekete saldırıyla cevap vermek için hazır bekliyorlar.

İnsanlar, Allah’tan korkmayıp nefsini de ilâh edinince, ortaya bunlar çıkıyor. Toplumda artık ahlâksızlık marifet, ahlâkı yaşamak ise yobazlık olarak nitelendiriliyor. Bütün bunları aslında insanlar müşahede edebiliyorlar ama kendilerini öyle kaptırmışlar ki hayatın akışına, “bu gidiş nereye?” diye ne kendisine, ne de çevresindekilere sorabiliyorlar. Çünkü aynı çukurda kendisi de yer almaktadır. İnsanlar, gün içerisinde akın akın bir yerlere gidip geliyorlar, ama hiç kimse bu gidiş nereye ve kime diye düşünmüyor. Bu kötü gidişe bir dur demek bile akıllarına gelmiyor.

Bu derin boşluğun oluşmasında temel sorun, adâlet sisteminin tamamen insana dayalı olmasından kaynaklanıyor. Özellikle kendi nefsini ilâh edinmiş ve kendisini farklı makamda gören insanlar, kanun ve nizam kurmaya çalışarak ilâhlığa soyunuyorlar. Nefsine göre yaşayan insan, nefsine göre kanun ve nizam kurar,  adâleti de buradan beslenir. Yaşadığımız coğrafyada, beşerî sistemin bir ürünü olan ve tamamen ilâhi nizamdan uzak bir anlayış taşıyan bir düzen ve adâlet her gün gördüğümüz tabloyu ortaya koymaktadır.

İnsanlar, birbirlerini çok rahat bir şekilde öldürüp yaralarken, güçlüler zayıfları ezerek mallarını ve haklarını ellerinden almakta. Zina suç değil, faiz teşvik ediliyor, dolandırıcılık meslek hâlinde yapılıyor. Kapkaç, hırsızlık, tecavüzler, içki, kumar gibi daha birçok pislik, bu derin boşluğun ürünüdür topluma. Birçok aile, öldürülen yakınlarının katilerinin, ellerini kollarını sallayarak dolaşmasından muzdalib. İnsanlar hırsızlardan korunmak için birçok tedbir almak zorunda kalıyor. Alarmından, kamerasına, çelik kapılarına kadar, hattâ yüksek binalarda alt katların camlarına demir takılırdı. Şimdi ise, iki hatta üçüncü kata kadar camlarına demir taktırıyorlar. Bir defasında annemlerin evine hırsız girmişti. Hırsız kimlik ehliyet gibi babamın bazı resmî şeylerini de alınca başımız sıkıntıya girmesin diye karakola gidip tutanak tutturmamız gerektiği söylendi. Malum kimliğiniz birilerinin eline geçince, başınıza nelerin geleceği acı tecrübelerle bilinir. Tutanak tutulup ifade verilirken, bir polis memurunun anlattıkların karşısın da şaşkınlığımızı gizleyemedik. Şöyle diyordu : “Hırsızlar, o kadar profesyonel ki, kanunları bizden daha iyi biliyorlar. Bir defa hırsızı yakaladık ve ifade verirken: “Ben o eve hırsızlık için girmedim. Ev sahibinin hanımıyla ilişkim var. Bana pencereyi o açtı, bende girdim. Amacım hırsızlık değildi.” Polis memuru devamla: “Bu hırsıza karşı hiçbir şey yapamadık. Zaten yakaladıklarımız, ya hemen ya da bir süre sonra serbest bırakılıyor” dedi.

Bu yüzden, suçlular, çok daha rahat davranıyor. Savunmasız çocuklarımız, gözü dönmüş organ mafyası, dilendirilmek veya farklı yollarda kullanılmak üzere kaçırılarak ailelerinden koparılıyorlar. Genç kızlar, kandırılarak zinâ zorlanıp fuhuş sektöründe sermaye yapılıyorlar. Madde bağımlısı gençler, nerdeyse her köşe başında yer almaktalar. İçki nerdeyse en ufak bakkal tarzı yerlerde dahi satılır olmuş. Kumar sadece kahvede değil, her yere açılan ve birçok kumar aracı olarak kullanılan yerlerle dolup taşmış. Zengin ve güçlü işverenler, çalıştırdıkları işçilerin haklarını istedikleri gibi, kılıfına uyduruk yemekten çekinmez olmuş. Sistem, faizi ayakta tutabilmek için işçilerin maaşlarının bankalara yatırılmasını zorunlu yapmış. Kısaca her tarafta adaletsizliğin bir parçasını görmek mümkün. Eğer adâlet, insanın kendi nefsinden geldiği gibi davranması ise, yaşanan bu sonuçlar kaçınılmaz. Peki, “bu adâlet mi?” diye kendi kendimize sorduğumuzda “Hayır!  Bu adâlet değil” diye içimizden bir feryat kopmakta. “Peki, o zaman gerçek adâlet ne? diye sorarsak!

Adâlet: Düzenli ve dengeli davranma, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutma, bir şeyi yerli yerine koyma, insaf ve eşitlik anlamında bir terimdir. Geniş kapsamlı bir kavram olan adâletin zıttı zulüm, gadr ve insafsızlıktır.

İslâm'da adâlet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevkî farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir. İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf farkını göz önüne almış bir adalet anlayışı getirmiştir. Bunun için İslâm, toplum içinde yaşayan bütün kesimlerin birliğini sağlayan prensipler koymuş, ümmetin güvenliğini garanti altına alan bir düzen kurmuştur.

“Ey iman edenler adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin, ana ve babanızın aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Adaleti yerine getirebilmek için hevâ ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/135).

Gerçek adâlet, Allah’ın hâkimiyetini uygulamaktır. Rasulullah (s.a.s.), Peygamberliğini ilân etmeden önce, Mekke’de yaşanan şeyler bu günküden farklı değildi. Bataklığa dönen bir yaşam, İslâm’ın güneşiyle aydınlanıp, bataklığı kurudu. Allah’ın nizamının hâkim kılınmasıyla da, hak geldi, batıl zail oldu. O gün de insanlar cinayetler işliyor, hırsızlık yapıyor, faiz yiyiyor, zina, içki, kumar, güçlünün fakiri ezmesi ve putlara tapılması gibi daha birçok sıkıntılar vardı. O gün yine adâlet anlayışına bakıldığında, belli bir kesimin bir araya gelerek, Allah’ın kanun ve nizamına rağmen kendileri kanunlar yapıp, adaleti kendi anlayışlarına göre yürütüyorlardı. Bunun neticesi olarak da insanlar, elleri her ân tetikte saldırmaya öldürmeye hazır. Diğer günahlar zaten her hangi bir yasaklama olmadığı gibi, tam aksine teşvik ediliyorlardı. Bunların aynısı günümüzde de bariz bir şekilde görülmektedir.

Allah Resulü (a.s.), Medine İslâm devletini kurunca ve Allah’ın kanunları uygulanmaya başlayınca insanlar, gerçek adâleti gördüler. Mekke’nin fetedilmesiyle de yaşadıkları cahiliye bataklığından çıkan insanlar, gerçekten insan olduklarını anladılar. Allah’ın emir ve yasaklarını eksiksiz yerine getiren Rasulullah (a.s.), kısa zamanda toplumu düzene sokmuştu. İşte bu topluma ve bu devre“Asrı saadet devri” denildi. Öyle ki, ne Allah’ın emirlerinden, ne de adâletten taviz verildi. Buna, bir örnek vermek gerekirse:

Bir gün, Mahzumoğulları kabîlesine mensup eşraftan Fâtıma adında bir kadının hırsızlık yaptığı söylenerek Peygamberimiz (s.a.s.)'in huzuruna getirilmişti. Kadının 'elinin kesilmesi'ne hükmedildi. Fakat daha önceki gelenek ve alışkanlıklara göre Kureyş'ten olan asil bir kadın hakkında suç işlemiş olsa dahî böyle bir hüküm verilemezdi. Hükmün infâzının durdurulması için Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'in çok sevdiği Üsâme b. Zeyd'i araya koyarak bu kadının affedilmesini istediler. Üsâme'nin böyle bir şefaatte bulunması Hz. Peygamber (s.a.s.)'e çok ağır geldi. Hemen ashâbını 'mescid' de toplayıp bu konuda onlara şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden dolayı yollarını şaşırıp saptıklarını biliyor musunuz? Asilzâdeleri bir hırsızlık yaptığı zaman onu affeder, zayıf ve kimsesizleri bir şey çalarsa onları cezalandırırlardı. Allah'a yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle onun elini kestirirdim.”( Müslim, Hudûd, 2.)

 

Bunun gibi daha birçok örnek görmek mümkün. Sadece Resulullah (a.s.), değil daha sonraki yıllarda, Raşit halifelerden de aynı tavrı görmek mümkün. Kur’ân’ı kılavuz ve Rasulullah (a.s.)’ı örnek ve önder kabul edenlerin hepsi bu güzelliklerden nasiplerini almışlardır. Daha sonraki dönemlerde Allah’ın emir ve yasaklarından taviz verenler çıkmış ve sapmalar başlamıştır. Taviz tavizi doğurmuş ve iş öyle bir noktaya gelmiş ki, Kur’ân da Sünnet de insanların gündeminden çıkmış. Başlamışlar kendi kafalarına heva ve heveslerine göre kanunlar ve adâlet sistemi kurmaya. İnsanlar, bu noktadan sonra sapıklığın tam ortasında kalmış ve bir süre sonra da uyum sağlamışlar.

            Eski cahilliye âdetlerine dönen bu insanlar, birer suç makinesi hâline gelmişler. Daha evvel hayır da yarışan toplun, bu sapmadan sonra şer de yarışmaya başlamış. Allah’ın rızası için canlarını verenler, artık dünya malı, mevki, makam, kadın gibi dünyalıkların peşinde can verir olmuşlar.

Toplum, kendisine çeki düzen vermeden sorunlar çözülmez. Yönünü Allah’a dönmeyen toplum her an uçurumun kenarındadır, en ufak bir rüzgârda düşmesi ân meselesidir. Allah’ı tek ilâh, tek hüküm koyan olarak kabul edip katıksız bir şekilde iman etmesiyle, ancak adâleti ayakta tutarak kurtulur.

            “Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”(Yusuf, 12/40)

 

 

İnsanların cinneti, inançlarındaki derin sapma yaşamaları ve Allah’ın hakkını gasp edip de bu hakkı insanlara vermesiyle ve adâletsizliğin ayakta tutulmaya çalışılmasıyla gerçekleşir. İnsanlar için en önemli şeylerden biriside güvendir. İnsanlar adâletsiz bir düzene güvenmez. Bunun için bir süre sonra insanlar, kendi adaletini uygulamaya kalkışacaklardır ki bu kaçınılmazdır. Nitekim yaşadığımız toplum aynen bunu uyguluyor.

Allah bizlere ölçü olsun ve hayatımızı buna göre yaşamamız için Kur’an’ı gönderdi. Başta, Allah’ın hudutlarını çiğnemememiz gerektiği noktasında bizi uyarıyor. Allah akıl, nesil, can, mal ve dinin özellikle korumasını bizlere emretmiştir. Ama bugün insanlar en çok bunları kaybettiler. Bizleri akılsız nesilsiz ve dinsizleştirmeye çalışan tagutî güçler, bunun için ellerinden gelen her şeyi yapmaktalar. İnsanlara baktığımız da, yaşantılarında bu taguti güçlerin ne kadar yol aldığını görmek mümkün. Maalesef insanlar, korunması ve yaşanması gereken şeylerden nerdeyse tamamen yoksun hâlde. Yaşanan cinnet bunun en açık göstergesi gibi.

Biz mü’minler Allah’a çokça dua etmeli ve O’nun dinini anlatmalıyız. Başka kurtuluş yok insanlık için.

Yazar:
Servet NAÇAR
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul