18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / YAZAR BURHAN BOZGEYİK İLE ÖLÜM ÜZERİNE KONUŞTUK

YAZAR BURHAN BOZGEYİK İLE ÖLÜM ÜZERİNE KONUŞTUK

“Ölüm Yoktur”, “Öldükten Sonra Neler Olacak”,  “Ölüm Sonrası Hayat” kitaplarının Yazarı Burhan Bozgeyik ile bu ayki dosya konumuz olan ölüm şuuru üzerine konuştuk…

 

                                                                                                          Röportaj: Ziya Gündüz

 

Ölümün mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

 

Bismillâhirrahmânirrahim. Elhamdülillâhi Rabbi’l ‘Âlemîn. Vessalâtü Vesselâmü ‘Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

 

Bu sorunuza cevap vermeden önce, ölüme gelinceye kadar göz önünde bulundurmamız gereken bazı temel gerçekleri hatırlamamız lazımdır.

 

Şöyle ki:

 

Bu kâinatın Sâhibi, Mâlik-i Hakikisi, Sultan-ı Ezelisi ve Ebedisi olan Allahu Azimüşşân, bu kâinatı muhteşem bir saray olarak yaratmış. Daha sonra cinleri ve insanları Kendini tanımaları bu kâinat sarayındaki İlâhî san’at eserlerini seyretmeleri için halk etmiş.

 

Cenab-ı Hak (c.c.) yaratmış olduğu bu insanları ve cinleri Cennet’e dâvet etmiş (Yûnus Sûresi/ 25). Bu dünyadan kat kat güzel, elemin, kederin, ızdırabın, zerre kadar sıkıntının ve ölümün olmadığı o “selâm yurdu”na selametle gidiş için rehberler göndermiş ve o rehberlerin eline de programlar vermiş.

 

İşte insanlara Cennet yolunu gösteren o Peygamberler ve ellerindeki Allahu Teâlâyı tanıtan, kánunlarını bildiren, insanın ve dünyanın mâhiyetini, nereden gelip nereye gittiğini bildiren suhuflar ve kitaplar; Cenab-ı Hakkı bin bir esmâsıyla, sıfatlarıyla, ef’aliyle ve sıfatlarıyla tanıtmışlar târif etmişler.

 

Bu dünyaya baktığımızda; bir manevra meydanına, bir çarşıya, bir teşhir salonuna benzediğini görürüz.

 

Bu dünya, İlâhî bir emir ile ezel canibinden kopup, Cennet ve Cehennem kışlasından dünyaya dökülen ve tatbikata alınan bütün mevcudat için bir manevra meydanıdır. Bütün mevcudat birer askerdir, askerlik vazifesini yerine getirenler, vatan-ı aslîlerine intikal etmektedirler.

 

Bu dünya, bir cihette san’at-ı İlâhiyenin antika eserlerinin teşhir yeridir. Cenab-ı Hak, bu teşhirgâhta kudret mucizelerinin nümûnelerini teşhir etmektedir. Asılları ise âhiret yurdundadır.

 

Bu dünya, âlem-i ezelden, Cennet ve Cehennemden kopup gelen mevcudâtın bir gecelik konup göçmeleri için yapılmış bir misafirhânedir. Dünya denilen bu misafirhâneye gelen ve bir gecelik konup göçen misafirler, buradan asıl memleketlerine seyahat etmektedirler.  

 

Cenab-ı Hak bizler için iki yurt hazırlamıştır. Biri “Darü’d dünya”, yani “dünya yurdu, dünya evi” Diğeri de “Dürü’l Âhiret”, yani “Ahiret yurdu, Âhiret evi.”

 

Bu dünya yurdu, tıpkı insanlar ve cinler gibi ölüme mahkûmdur. O da bizim gibi “ölümü tadacak”tır. Âhiret yurdunda ise ölüm yoktur.

 

Bizler bu dünyada “imtihanda”yız. Cenab-ı Hak ilk önce ruhlarımızı yaratmış. Daha sonra bütün ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş, bütün ruhlar, “Evet Sen bizim Rabbimizsin” diye cevap vermişlerdir. Daha sonra Cenab-ı Hak yaratmış olduğu bu ruhları Kendisinin tayin ettiği vakitte bu dünya evine, imtihan salonuna, bekleme salonuna göndermiştir.

Bu dünyâya gelen insanların, kendi akıllarıyla, bu dünya sarayının Sahibini, Mâlikini, O’nun esmâ ve sıfatlarını tanıması mümkün değildir. Onun için Cenab-ı Hak Peygamberleri göndermiş, bazılarının eline suhuf, bazılarının eline kitap vermiştir.

 

Cenab-ı Hak bu kâinata Tekvinî kanunlar koymuştur. Bütün Âlem o Tekvinî kanunlar dahilinde çalışmaktadır. Rabbimiz insanların ef’al-i ihtiyariye-i insaniye için de kanunlar koymuştur. Bunu da Peygamberleri diliyle ve Peygamberlerine gönderdiği suhuflar ve kitaplar vasıtasıyla insanlara bildirmiştir. İşte Peygamberlerin tebliğine kulak veren, İlâhî kelamı dinleyen, Allah’ın hükümlerini kabullenen insanlar Cennet yurdunu hak etmiş, İlâhî mesaja kulak tıkayan, sırt çeviren, Allahu Teâlâya Tevhidî bir inançla inanmayıp inkâr eden veya şirk koşan kimseler ise Cehenneme girmeye müstahak olmuşlardır.

 

Şimdi gelelim ÖLÜM hâdisesine. İnsanlar bu dünya sarayına girmek için nasıl ana rahminde, karnında bir müddet kaldıktan sonra bebek olarak bu dünyadaki misafirliklerine başlıyorlarsa; Âhiret yurduna gitmek içinse mutlaka ÖLÜM biletini almaları, KABİRsalonunda veya durağında beklemeleri, HAŞİRmeydanında hesaba çekilmeleri gerekmektedir.

 

Gerçekte ölüm yoktur. Ölüm hayat mertebelerinden biridir. Hayat tabakası beş nevidir. Hz. Hızır ve İlyas Aleyhisselam’ın yaşadığı, Hz. İsa Aleyhisselam’ın yaşadığı, meleklerin yaşadığı, şehitlerin yaşadığı ve kabir ehlinin yaşadığı, bizim bu dünyada iken yaşadığımız hayat tabakaları farklı farklıdır.

 

Rabbimiz (c.c.) şehitler için, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” buyurmaktadır. (Bakara Sûresi/ 154) Kabir ehlinin, yani alışıldık tâbirle  “ölülerin” ise ayrı bir hayat tarzı vardır. Ruhla ceset birbiriyle irtibatlıdır. O hayat tabakasında Cenab-ı Hak salih Mü’minlere Cennetmisâl bir hayat yaşatmakta, onların ruhlarına hürriyet vermekte, o ruhlar âlemde seyahat etmekte, ahbaplarıyla görüşmektedirler.

 

Cenab-ı Hak, “Hayy” ismiyle tecelli edip bizleri ve mevcudatı var etmekte, “Mümit” ismiyle tecelli edip öldürmekte, “Kadîr” ismiyle tecelli edip, cüz’i kudret vermektedir.

 

Ölüm, Kudret dâiresinden ilim dairesine geçiştir. Mevcudat İlm-i İlâhiden iner, Kudret dairesine girer. Kudret dairesinden çıkar bir daha İlm-i Muhit-i İlâhiye girer. Tam yok olmak yoktur. Allah verdiği bir vücudu bir daha geri almaz. Halden hale tavırdan tavıra geçirir.

 

Âlem yok olmuyor. Âlem dâire-i ilimden dâire-i kudrete geldi, dâire-i kudretten bir daha daire-i ilme geçecektir. Bu dünya bütün mevcudatın seyrettiği bir “sahne” gibidir. Mevcudat ve insanlar bu sahnede Cenab-ı Hakkın kendileri için takdir ettiği ömür müddetince duracak, sonra gideceklerdir. Bu gitmek, kayboluş ve yok oluş değildir. Sahnenin arka tarafına, yani artık ölümün olmadığı âleme geçiştir.

 

İnsan ölümden niçin korkar?

 

Mü’min-i kâmil, ölümden korkmaz, ölümü sever. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ölümü seven kişi için bakınız nasıl müjdeler veriyor:

 

“ Allah’a mülâkatı (ölümü) seveni Allah da sever. Allah’a mülâkatı (ölümü) sevmeyeni Allah da sevmez.”

“Sahabeler, ‘Hepimiz ölümü kerih görürüz’ deyince Resûl-i Ekrem (s.a.s.) şu izahatta bulunmuştur:

“O, o demek değil; belki mü’mine Cennet’teki yeri gösterildiği vakit ölümü sever. Allah da onu sever” buyurmuştur. (İhyâ, c.4, s. 830)

 

Bu dünyada Cenab-ı Hakkı bu dünya gözüyle gören yegáne insan Peygamber Efendimizdir (s.a.s.) Mi’rac’da görmüştür. Ölümden sonraki hayatta, Âhiret hayatında ise bütün Mü’minler Cenab-ı Hakkı Cennet’te göreceklerdir. Bundan büyük saadet olur mu? Bu dünyanın bin senelik mesûdâne hayattı, Cennetteki bir günlük hayata denk değildir. Cennetin bin yıllık hayatı da bir anlık cemâl-i İlâhiyi görmeye denk değildir.

 

Bu dünyada insanların ekseriyeti âhiret yurduna göç etmiş, yani ılışılmış tabirle vefat etmiş ahbaplarıyla, akrabalarıyla, sevdikleriyle görüşememektedir. Hâlbuki öldükten sonra kâmil ve takva sahibi Mü’minler için bu gerçekleşecektir.

 

İşte bu bakımdandır ki kâmil Mü’minler ölümü sevmiş, ölümü bir Nevruz günü, bir düğün günü kabul etmişlerdir.

 

Ölümden gerçek mânâda korkanlar, inançsız ya da fâsık kimselerdir. İnsan ne kadar inançsız da olsa vicdanına danıştığında Allahu Teâlânın varlığını inkâr edemeyeceği için O’nun ebedî hapishanesinin varlığını da hissedecek ve bu bakımdan korkacaktır.

 

 

Ruhun bedenden çıkışı nasıl oluyor?

 

Ruhun bedenden çıkması zor bir hâdisedir. Kâfirler içinse çok daha zordur.

 

Cenab-ı Hakkın emriyle ve bildirmesiyle kimlerin ruhlarını alacağını bilen ölüm meleği, vakti, saati geldiğinde ruhunu alacağı insanın yanına gider ve ruhunu kabzeder. Ancak bu muâmeleyi yaparken, mü’minle, münkire farklı davranır. Her ikisi de ruh emanetini meleğe teslim eder. Ancak mü’min memnuniyetle ve sevinçle teslim ederken, kâfir istemeye istemeye teslim eder. Ölüm meleği de sayısız delilleri göre göre Allah’ın varlığını ve birliğini inkar eden, emirlerini dinlemeyen o inkarcının ruhunu zorla alıverir.

 

Rabbimiz Enfal Sûresi 50. âyette meâlen şöyle buyurmaktadır:

 

“(Ya Muhammed!) Meleklerin, o kâfirlerin canlarını yüzlerine ve sırtlarına vura vura ve: ‘Tadın Cenhennem’in azabını!’ diyerek alırken bir gözlerinle görseydin.”

 

Ölüm meleğinin ruhları almasıyla ilgili daha pek çok âyet-i kerime vardır. Tefsir kitaplarında bu âyet-i kerimelerle ilgili geniş açıklamalar bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili pek çok hadis-i şerif vardır. Bir tanesini nakledelim. Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

 

“Ölüm meleği mü’minin ruhunu almaya emr olunduğu zaman Cennetten bir reyhan getirir. Ruhunu o reyhan içinde kabz eder.

 

“Kâfirin ruhunu almaya gelen memur ise Cehennemden bir libasla gelir. Ona ‘O kâfirin ruhunu ondan al’ denilir.”

 

Ölüm anı nasıl gerçekleşiyor?

 

Ölüm anı, çok zorlu bir hâdisedir. Peygamberler dâhil bütün insanlar ölüm acısını tatmışlardır. Ölüm döşeğindeki bu ızdırap mü’minler için bir keffâret, bir temizlenmedir.

 

Cenab-ı Hakka bağlı insanla, isyankâr insanın ölmeden önceki davranışları birer alâmet olmaktadır. Ölmeden kısa bir müddet önce de işaretler vardır. Rasûlullah (s.a.s.) bu işaretleri şu şekilde açıklamaktadır:

 

“Ölüm anında ölünün üç şeyini gözetleyin: Alnı sızıp, gözleri akıp, burnu şişmişse o Allah’tan bir rahmettir, üstüne inmiş. Eğer boğulan deve gibi hırıldıyorsa ve yüzü ekşi ise ağzı köpükleniyorsa o Allah’tan bir azaptır.”

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ölümün elem ve sıkıntısını şöyle anlatmaktadır:

 

“Bunun acı ve sıkıntısı üç yüz kılıç darbesi kadardır.”

 

Hz. Ali de (r.a.) ölüm ânındaki sıkıntıyı tasvir ederken şöyle demektedir:

 

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bin kılıç darbesi, yatak üzerinde ölmekten daha kolaydır.”

 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) vefatından önce, yanında bulunan bir bardak suya elini koyup yüzüne sürer ve şu şekilde duâ ederdi:

 

“Allah’ım, ölüm acısını bana kolaylaştır.”

 

Hz. Fatıma validemiz (r.a.) Resûl-i Ekrem’in ölüm ânındaki ızdırabını görünce: “Vay benim başıma gelenler, ey benim babacığım, nedir bu sıkıntılar?” deyince Kâinatın Efendisi şöyle demişti:

 

“Bundan sonra babanın daha bir sıkıntısı kalmaz.”

 

İşte bu şekilde bütün kâinatın kendisinin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bile ölüm acısını tatmıştır. Hz. Âişe validemiz (r.a.) bu durumu gördükten sonra şu değerlendirmede bulunmaktadır:

 

“Resûlullah’ın (s.a.s.) vefatının şiddetini gördükten sonra, hiç kimseye ölümün kolaylığından dolayı gıpta etmedim.”

 

 

Kabir hayatı var mı?

 

Kabir hayatı vardır. Kabir, haşir sabahında kalkılıncaya kadar kalınacak bir bekleme salonudur. Bu hayata “Berzah Âlemi”, “Sûr Âlemi” de denilmektedir. Kabirde ruhânî bir hayat vardır. Ölüm, ruhun ceset hapishanesinden kurtuluşudur. Mü’minler vefat ettiğinde kabir hayatında, Allah’ın izniyle ruhun kendine mahsus gılıfıyla âlemde seyahat ederler, diğer vefat eden mü’minlerle ziyaretleşirler, yıldızlarda seyahat ederler, ilim meclislerine giderler, yakınlarının evlerine giderler. Kâfirlerin ve fâsıkların ruhları ise hapsedilir ve onların ruhları, cesetle irtibatlı olarak azap görür.

 

Kabirde Nasıl bir azap var?

 

Kabirde azap çeşitlidir. İlk önce kabrin sıkması var. Kabrin mü’minlerle münkirleri sıkması farklı farklıdır. Mü’minleri şefkatli bir annenin yavrusunu kucaklaması gibi kucaklarken, inkârcıları öylesine sıkacaktır ki, onlar sert bir taşa çarpılmış yumurta gibi parçalanacaklardır.

 

Kabirde, inançsızlar ve günahkârlar türlü azapla karşılaşacaklardır. En büyük azap, Cehennemdeki yerlerinin gösterilmesidir. Kabirde Münker-Nekir’in suâline cevap veremeyen kâfirlerle münafıkların enselerine tokmakla vurulacaktır. Yılan, çıyan ve haşerât kabirde ölüyü ısıracaktır.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kabir azabı için, “Kabir azabı haktır” buyurmuş ve “Ya Rabbi, ben kabir azabından Sana sığınırım” diye duâ etmiştir. Bu konu ile ilgili pek çok hadis-i şerif vardır.

 

Öldükten sonra dirilme nasıl gerçekleşecek?

 

Şu mevcudatı ve insanı yaratan Allah u Teâlâ, bütün mevcudatı ve insanı haşir sabahı tekrar diriltecektir. İnsanlar haşirde “Acbüzzeneb” tâbir edilen insanın hiç çürümeyecek bir maddesinden yaratılacaktır.

 

Yasin Sûresinin 78 ve 79’uncu âyet-i kerimelerinde geçen “çürümüş kemikleri kim diriltecek?”sorusuna, Rabbimiz meâlen şu cevabı vermektedir:

 

“Onu ilk önce kim yaratmışsa tekrar O diriltecek. O her şeyin yaratılışını hakkıyla bilendir.”

 

İsrafil Aleyhisselam’ın Sûra ikinci defa üflemesiyle ruhlar cesetlere gelecek, sonra cesetler diriltilecektir. Kabirden ilk çıkan, haşir sabahı ilk dirilen insan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) olacaktır.

 

Cenab-ı Hak Haşir günü ilk önce “mau’l-hayvan” (dirilik, canlılık suyu) denilen bir suyu yağdıracaktır. Arşın altında ölü olan insanların üzerine bu suyun yağmur gibi yağışı kırk yıl devam edecek, su on iki arşın kadar yükselecektir. Daha sonra Allahu Teâlâ cesetlere emredince, taze otun yeşermesi gibi cesetler canlanmaya, dünyadaki şekillerini almaya başlayacaklardır. Bu şekilde dirilecek insanlar hadis-i şerifte de geçtiği gibi, insanın saklanıp gizlenemeyeceği düm düz bir yerde (Haşir Meydanında) bir arada toplanacak, hesaplarının görülmesini bekleyeceklerdir.

 

Ölüm korkusunu yenmek için neler yapılmalı?

 

Allahu Azimüşşan’a ve Âhiret gününe hakkıyla iman edenler ölümden korkmazlar. Ancak herkes, “Acaba Allahu Teâlânın huzuruna yüz akıyla çıkacak mıyım?” endişesini ve hesabı layıkıyla verememenin korkusunu duymalıdır. Müslümanın korkusu, ölüm korkusundan ziyade, imtihanı hakkıyla verememek, Cenab-ı Hakka layıkıyla kulluk edememek endişesi ve bu endişeden kaynaklanan haklı korkudur. Bu korkuyu yenmenin yegáne yolu, hakiki imanı elde etmek, Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmek, takva zırhını kuşanmak, yani haramlardan kaçınmak ve farzları yerine getirmektir.

 

Ölümü unutmanın insanlara bir faydası var mı?

 

Ölümü unutmanın insanlara hiçbir faydası yoktur. Bu gibi insanlar, avcı kendisini görmesin diye başını kuma gömen devekuşuna benzerler. Ölüm bir gerçektir. Her an insanın karşısında duran bir gerçek. Ölüm bir arslan gibi insanın arkasında durmaktadır. Önünde de kabir kapısı vardır. Ölümü unutmak yerine, her an hatırlamalı ve kabrin arkası için çalışmalıdır. O zaman o ecel arslanı sevimli bir binek olur, kabir kapısı ise Cennet bahçelerine açılan bir kapı haline döner.

 

Ölümü hatırlamak için ne yapmalıyız?

 

Hz. Ömer’in (r.a.) yüzüğünün kaşında yazan yazı şu idi. “Vaiz olarak ölüm sana yeter!” Ölüm bir vaizdir. Hz. Ömer saçında beyaz kıllar belirmeye başlayınca, maaşla tutmuş olduğu ve her gün kendisine ölümü hatırlatan kimseye, “Sana ihtiyaç kalmadı” demiştir. Beyaz kıllar, insan bedenindeki arızalar, ihtiyarlık, cenazeler, mezarlıklar, insana ölümü hatırlatmaktadır. İnsan yine gaflet içerisindedir. Bunun için ölümle ilgili âyet-i kerimeleri, hadis-i şerifleri ve bu konu ile ilgili eserleri sık sık okumalı, her an ölümü düşünmeli ve kabrin arkası için çalışmalıyız. Hadis-i şerifte de belirtildiği gibi, akıllı insan ölümü düşünüp kabrin ötesi için çalışan ve hazırlık yapan kimsedir.

 

Ölüm bir yok oluş mudur? Yoksa varlığını bulmaya bir geçiş şekli midir?

 

Ölüm yok oluş değil, ebedî hayata ilk adımı atıştır. Cenab-ı Hakkın Kadîr isminin dairesinden Alîm isminin dairesine geçiştir. Ebedî hayatın başlayacağı o güzel günlerin ilk merhalesidir. Ölümün olmadığı, mü’min için elemin, kederin olmadığı o hayata geçmek içinse mutlaka ölümü tatmak, kabre girmek lazımdır. Tıpkı tohumun toprak altına atıldıktan sonra, suyun, güneşin tesiriyle parçalanması ve zahiren yok olup, sonra filiz vermesi, başak halinde toprağın üstüne çıkması gibi; insan da zahiren yok olmadan var olmaz. Ana karnı gibi toprağa karışmadan, zahiren çürümeden var olmaz. Allah’ın kanunudur; Var ettiğini bir daha yok etmez. Bu dünya misafirhanesine getirdiklerini, zahiren yok eder, ama haşir sabahında bir bahar mevsiminde yüz binlerce bitkileri ve hayvanları var ettiği gibi bir anda var eder.

 

Ölüm bir nimet midir?

 

Ölüm Mü’min için en büyük nimettir. Ebedî kurtuluş vesikasıdır. Bir terhis tezkeresidir. Vefat etmiş olan dostlara ve ahbaplara kavuşma vesilesidir. Dünyadaki vazifeler külfetinden, hastalık, ihtiyarlık gibi insana elem ve keder veren hallerden kurtulmaktır. İnsan dedesinin dedesinin, onun dedesinin hayatta olduğunu düşününce, onların muhtaç ve düşkün hallerini hayal edince ölümün bir nimet olduğunu kabullenecektir.

 

Ölümlerin şekli önemli midir?

 

Evet, ölümlerin şekli önemlidir. Mü’minler ölürken alınları terler. Kâfirler ise deve hırıltısı gibi ses çıkarır. Âyet-i kerimenin şehâdetiyle (Duhân Sûresi/ 29), gök ve yer kâfirlere ağlamaz. Mefhum-u muhalifiyle Mü’minler için ağlar. Zira ehl-i iman, semavat ve arzın vazifelerini, onların da kendileri gibi Allahu Teâlâyı zikrettiğini bilmekte, onlar için “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar” demekte ve onlara layık kıymeti vermekte ve ihtiram etmekte; Cenab-ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları için esmâ-i İlâhiyeye muhabbet etmektedirler. İşte bu sır içindir ki, semâvat ve zemin, ağlar gibi ehl-i imanın zevaline mahzun olmaktadır.

 

Ölümün insan psikolojisi ve toplumsal hayatı etkilemesi neye göre değişiyor?

 

Gaflet perdesinin kalınlaşıp kalınlaşmamasına göre değişir. Sefâhet, televizyon, internet, uyuşturucu, vs. insanın sağlıklı düşünmesinin önünde engel teşkil edebilmektedir. Şayet insan salim akılla düşünse, ölüm gerçeğini unutmayacak, ona göre tedbirli davranacak, kötü yollara sapmayacak, insanlara zulmetmeyecektir. Bu şekilde ölümü düşünüp, Adaletin tam olarak tecelli edeceği “Mahkeme-i Kübrâda” hesap vereceğini düşünen insanlardan oluşan toplum da huzurlu olacak, o toplumda emniyet ve sevgi hâkim olacaktır.

 

Bir Müslüman için olması gereken (kâmil mânâda) ölüm algısı nasıl olmalıdır?

 

Ölüm de tıpkı hayat gibi bir mahlûktur. Her ikisi de Allahu Azimüşşan’ın yaratmasıyla meydana gelmektedir. İbrahim Aleyhisselam, Nemrut’a Rabbü’l Âlemini târif ederken, Allah’ın “diriltici ve öldürücü” olduğunu beyan buyurmuştur. Hayat veren, yaşatan, rızık veren Allahu Teâlâ olduğu gibi verdiği hayatı “emaneten” alan da Allah’tır. Allahu Teâlanın bütün isimleri güzeldir. Bu bakımdan “Hayy” ismi güzel olduğu gibi “Mümit” ismi de güzeldir. Ölüm dostlara kavuşmanın, en başta da Allahu Azimüşşan’a kavuşmanın bir vesilesidir. En güzel ölüm şekli de şehâdettir. Ya da Allah’ın verdiği hayat nimetini Allah’ın dinini yüceltmek için gayret sarf ederek geçirmektir. Böyle bir hayat şerefli bir hayattır. Böyle kimselerin ölümü şerefli bir ölümdür.

 

Son olarak Vuslat Dergisi okurlarına neler söylemek istersiniz?

 

Müslümanların dünyevîleştiğini ve dünyayı çok düşünür hale geldiklerini üzülerek müşâhede etmekteyiz. Gerçekte ise dünya hayatı için az, ölüm sonrası için çok çalışmak lazım. Bir yolcunun, misafirin bir müddet sonra kalkıp gideceği yere bu kadar bel bağlaması akıl kârı mıdır?

 

Bütün peygamberlerin fitnesinden ve şerrinden Allah’a sığındıkları bir zamanda yaşıyoruz. Süfyâniyet ve Deccâliyet fitnesi bütünüyle açığa çıkmıştır. İmanı muhafaza etmek, kor ateşi avuçta tutmak derecesinde zorlaşmıştır. İslâm düşmanı komiteler, muazzam paralar sarf ederek, medyayı, sinemayı, televizyonu, interneti, psikolojiyi ve diğer kitleye tesir eden ilimleri ve metodları kullanarak İslâmı tahrif etmeye, yeni bir din modeli empoze etmeye, dine yeni yeni bid’alar sokmaya uğraşmaktadır.

 

Rabbimizin huzuruna imanla, yüz akıyla, onun dinine hizmet etmenin, İ’lâ-yı kelimetullah için çalmışmış olmanın, Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılmak için uğraşmanın şerefiyle çıkmak için gayret sarfetmek lazım. Bunun için de Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Seniyyeye vargücümüzle sarılmalıyız. Peygamber Yolundan milim ayrılmadan, Allah’ın dininden zerre kadar tâviz vermeden Kabre doğru yürümeliyiz. 40 Sahebenin, 40 senede, 40 devleti mağlup edişinin en mühim vesilesi, onların sarsılmaz imanları ve ihlâsları idi. Rabbim, cümlemize onların imanlarını ve ihlâslarını taklit etmeyi nasip eylesin.

 

Şu anda dünyanın dört bir yanında mazlum Müslümanlar var. Cenab-ı Hak bütün Müslümanları zulümden kurtarsın, hepimize gerçek huzurun ve saadetin yaşanacağı Kur’ân’ın hâkimiyet günlerini göstersin (Âmin). 

 

Burhan Bozgeyik kimdir?

 

1957'de Gaziantep'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. 1975'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi.  40 a yakın kitabı yayınlanmıştır. Farklı zaman periyotları içerisinde değişik gazetelerde günlük yazılar yazdı. Evli ve iki çocuk babasıdır. Halen araştırma ve incelemelerine devam etmektedir.

 

 

 

 

Yazar:
Ziya Gündüz
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul