18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / KABİR HAYATI

KABİR HAYATI

Geçmişten günümüze, ölümle mahşerdeki diriliş arasında insanların kaldığı yer olan, berzah hayatını mümkün görüp kabul eden ve buna inananlar yanında bunu aklen imkânsız görerek inanmayanlar da var olagelmiştir.

“Berzah” sözlükte, “iki şey arasındaki engel, mâni’a, hâil ve ayırıcı hudut” gibi manalara gelmektedir. Buna göre, beden ve ruhla birlikte yaşanan dünya hayatı ile mahşerdeki dirilişi müteakip yaşanacak âhiretteki ebedi hayat arasını ayırma özelliğinden dolayı kabir hayatına “Berzah Hayatı” ismi de verilmiş ve berzah âlemi, dünya ile âhiretten ayrı düşünülmüştür. Ölen insanların çoğunun kabre konulması sebebiyle berzah hayatına “Kabir Hayatı” da denilmektedir.

Peygamber Efendimiz bir hadiselerinde kabiri “Âhiret duraklarının ilki[1]olarak nitelendirmektedir. Buna göre, Kabir veya Berzah hayatı ahiret hayatının ilk durağı, ilk merhalesidir. Bu hayatın varlığına inanmak da ahrete imana dâhildir.

Ölümü müteakip çoğunlukla ceset bozulduğu ve aslı olan toprağa dönüştüğü için ölümden sonraki hayat ve ahiret âleminde insanın karşılaşacağı durumlar, ruhun ölmezliği ve bekasıyla izah edilir. Nitekim ruhun bedenden ayrı bir varlığı olduğunu kabul edenler, onun bedenin yok oluşundan sonra da yaşayacağını kabul etmişler; ruha cesetten ayrı bir varlık tanımayanlar ise onu genelde cesetle birlikte öldürmüşlerdir. Birincilere göre ölümden sonraki hayatı izah mümkün olurken, ikinciler bunu imkânsız görmektedirler.

Kabir ahvâli de dâhil, ölümden sonraki haller aslında gayba ait meselelerdendir. Akıl ve duyularla hüküm verme, bilgi edinme imkânı olmayan bu gibi konularda ancak Allah ve Rasulu’nün haber vermesiyle, yani Kitap ve Sünnet’le bilgi sahibi olunabilir. Hatta bazen onlar tarafından haber verilenlerin de mahiyet ve keyfiyetini tam olarak anlama imkânına sahip olamayabiliriz. Böyle zamanlarda aklın görevi, verilen haberin doğru olup olmadığını araştırmak, doğru ise olduğu gibi inanmak, kabul etmektir.

İşte vahiy kaynağından alınan bilgiye göre, kabir hayatında insanlar suâl, azap ve nimet olmak üzere üç durumla karşılaşır.

1- Kabir Suâli:

Ölen kimse kabre vardığı zaman ilk karşılaşacağı şey suâldir. Ölü kabre konulunca Münker ve Nekir adlı iki melek gelir, kendisini sorguya çekerler. Münker ve Nekir, kabre konulan insana rabbinden, dininden ve peygamberinden sual soran iki melektir. Dünyada mü'min olarak yaşamış ve bu iman üzere ölmüş olanlara Allah Teâlâ, meleklerin sorduğu soruların cevabını ilham eder ve onlar, gelen suâl meleklerinin heybetinden hiç korkmaksızın, sorulara kolayca cevap verirler. O andan itibren de nimet ve mutluluk içinde kıyametin kopmasını ve âhiretteki makamlarına kavuşmayı arzu ile beklerler.

Dünya hayatlarında iman etme şerefine erememiş, küfür ve isyan üzere yaşamış ve öylece ölmüş olanlar ise, suâl meleklerini görünce müthiş bir korkuya kapılırlar; sordukları sorular karşısında şaşırıp kalır, cevap veremez, “bilmiyorum” derler. O andan itibaren kendileri için azap ve ceza başlar. Kendilerine, kıyametin kopmasından sonra girecekleri Cehennem'deki yerleri gösterildikçe de kıyametin kopmamasını isterler.

Maddî kanunların ötesine geçemeyen, sadece gözüyle gördüklerini kabul ettiğini söyleyen, bu sebeple de toprağa konan cesedin çürüyüp toprak olduğunu görünce kabirde hayatın olmayacağını sananlar her zaman var olagelmiştir. Hatta bu tür görüşlerin tesirinde kalan bazı müslümanlar da konuyla ilgili ayet ve hadisleri ya görmezden gelerek ya da başka manalara hamlederek bu hayatı kabule yanaşmamışlar, ölen insanların bir daha kabirde değil, mahşerde diriltileceğini iddia etmişlerdir. Hâlbuki kabir hayatı, duyularla idrak edilecek bir âlem değildir. Maddi âlemin bile sınırlı bir bölümünü idrak etmek için verilmiş olan, yani maddi varlıkların bile tamamını idrak etmekten aciz olan duyularımızla idrak edemiyoruz diye nasıl olur da madde ötesi bir hayat olan berzah hayatı inkâr edilebilir. Hem kabir hayatına ilişkin Kur’an’da ve Sünnette deliller ve bunca açıklamalar varken nasıl olur da âhirete iman ettiğini söyleyen bir müslüman berzah hayatını inkâr edebilir. 

Nitekim kabir suâlinin varlığına, mana yönünden tevatür derecesine varan hadis ve haberler delâlet etmektedir. Ayrıca bu konuda müslüman âlimlerin icmaı vardır. Bu sebeple kabir suâlinin olacağına inanmak gerekir.

Birçok tefsirde açıklandığına göre, Kur'an-ı Kerim'deki:

“Allah iman edenlere dünya hayatında da, âhirette de o sâbit sözde daima sebat ihsan eder. Allah zâlimleri (kâfirleri) şaşırtır, Allah ne dilerse onu yapar.”[2] âyeti kabir suâline delâlet etmektedir. İbn Abbas, bu âyetin mü'minlerin kabirde sorguya çekileceklerine delil olduğunu söylemiştir. Berâ b. Âzib'den gelen muhtelif hadislerde de Peygamber Efendimizin, yukarıdaki âyetin kabir suâli hakkında indiğini bildirdiği ve âyetteki “ahret” ile mü'minin kabrinde sorguya çekilip de Allah'ın bir olduğuna şehadet ettiği ve Muhammed (s.a.s.)’i tanıdığı zamanın kastedildiğini haber verdiği rivayet edilmiştir.[3]

Abdullah b. Mes'ud da: “Size bir hadis söylediğimiz zaman mutlaka kitaptan (Kur’an’dan) onu doğrulayan bir şey getiririz. Müslim kabrine konduğunda oturtulur ve kendisine şöyle denir: ‘Rabbin kim? Dinin ne? Peygamberin kim?’ Allah onu sâbit söz üzere tesbit eder ve şöyle der: ‘Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim de Muhammed (s.a.s.) dir.’ Bunun üzerine onun kabri genişletilir ve hoşça kokulanır.” diyor ve yukarıdaki âyeti okuyor.[4] Demek ki Abdullah b. Mes'ud bu âyeti, kabir suâline ve bu suâlde mü'minin doğru cevap verişine delil olarak getiriyor.

Yine Peygamber Efendimizden: “Muhakkak ki bu ümmet kabirlerinde imtihana çekiliyor...”[5]dediğini çok sayıda sahabe rivayet ederler.

Aynı zamanda Ebu Hureyre'den hasen bir senetle rivayet edilen uzunca bir hadislerinde Peygamber Efendimiz kabir suâlini şöyle anlatır: “Ölü (yahut sizden biriniz dedi), kabre konulunca ona siyah (tenli) ve mavi (gözlü) iki melek gelir. Onların birine Münker, diğerine de Nekir denir. O iki melek derler ki:

Bu adam (Muhammed) hakkında ne demiştin? Bunun üzerine o, ölmeden önce söylediğini aynen söyler ve:

O, Allah'ın kulu ve Rasulüdür. Allah'tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim, der. Melekler:

Senin bunu söylediğini esasen biliyorduk, derler.

Sonra onun kabri yetmiş arşın kare genişletilir ve ışıklandırılır, aydınlatılır. Melekler daha sonar o ölüye: “Yat ve uyu.” derler. O da: “Aileme gidip de durumumu haber vereyim mi?” der. Melekler ona: “Gelin-güvey uykusu gibi uyu ki, onu (gelin veya güveyi) elbette ailesinden en çok sevdiği kişi uyandırır.” derler. O kişi, Allah onu o yatağından mahşere kaldırıncaya kadar (rahat rahat) uyur.

Ölü münafık ise meleklere şöyle der:

Halkın (ona peygamber) dediklerini işittim ve ben de aynı şeyi söyledim, (hakikat midir) bilmiyorum. Bunun üzerine o iki melek:

Senin bunu söylediğini esasen biliyorduk. derler. “Daha sonra arza (toprağa, yere) şöyle denir: ‘Bu adamı olabildiğince sıkıştır.’ Yer de başlar onu cendere gibi sıkıştırmaya. O kadar sıkar ki, kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah onu mahşere kaldırıncaya kadar oradaki azabı devam eder."[6]

Yine Ebu Hureyre'den İbnu Mâce'nin sahih bir isnadla tahric ettiği bir başka hadisi şerifte ise, melekler zikredilmeyip, kabrine varan kişinin oturtulacağı ve hangi din üzere olduğundan ve Muhammed (s.a.s.) hakkındaki itikadından sorguya çekileceği; ameli iyi olan sâlih kişilerin soruları cevaplayacağı; bunun üzerine kendisine Cennet ve Cehennem'in ikisinin de gösterilip Cennet’teki makamının bildirileceği haber verilmiştir. Kötü kişilerin ise şiddetli bir korku içinde kalacağı, sorulan suallere “bilmiyorum” diyeceği, bunun akabinde kendisine Cennet ve Cehennem gösterilerek, yerinin Cehennem olduğunun haber verileceği anlatılmaktadır.[7]

Ehl-i Sünnet âlimlerinin açıklamasına göre, suâl ceset ve ruha birlikte olacaktır. Kabirde görülen nimet ya da çekilen azaptan da ceset ve ruh birlikte etkileneceklerdir. Nitekim bu konudaki haberlerde suâl esnasında ruhun, sorgulamayı idrak edip sorulan suâllere cevap verebilecek kadar bir canlılık kazandırmak ve suâlden sonraki nimet ya da azabı idrak ettirmek için, bedene iade edileceği de bildirilmektedir.

Kabir suâli, umumidir, kabre konulsun veya konulmasın, Allah'ın sualden muaf olmalarını dilediği kimseler hariç, mükellef olan herkese sorulacaktır. Suâllere cevap verebilmek ise, dünyadaki imanla, yaşayış ve amelle ilgilidir. Bunun soruların cevabını ezberlemekle bir ilgisi yoktur. Dünyada istedikleri kadar ezberlesinler, imanı olmayanlar orada cevap veremezler.

İman, tevhid ve herkesin en fazla ihmali görülen hususlar hakkında olacak olan suâller, herkese kendi diliyle ve idrak edip anlayabileceği şekilde sorulacaktır.

Gıybet etmemek, günah sözlerden sakınmak, manasını anlayarak ve üzerinde düşünerek çokça Kur'an okumak gibi bazı iyi ve güzel amellerin kabirdeki sorgulamanın kolay olmasına sebep olacağı haber verilmiştir.[8]

Özetlemek gerekirse; âyetlerde işaret olunan, hadisler ve haberlerde açıkça anlatılan ve olmasında aklın hiçbir imkânsızlık görmediği kabir suâlinin olacağına inanmak, âhirete imana dâhildir. Âhiretin varlığına inanan bir mü'min, âhiretin ilk durağı olan kabir hallerine de inanmalıdır.

Kabir hayatı, sorgulamayı müteakip, kişinin durumuna göre nimet veya azap içerisinde kıyamete kadar devam edecektir. Ölenlerin çoğu kabre defnedildiği için, bunu da kabre nispet ederek “Kabir Azabı” ve “Kabir Nimeti” demekteyiz.

2- Kabir Azabı:

Allah Teâlâ, insanları günahlarından temizlemek için bir takım imtihanlar, devalar ve cezalar hazırlamıştır. Dünyada iken tevbe etmek suretiyle ve çektikleri sıkıntılara sabretmeleri sebebiyle günahlarından tamamen temizlenememiş olanlar berzah âleminde, orada da temizlenemezlerse yani, orada çektikleri azap onları bütün günahlarından temizlemeye yetmezse mahşerde, orada da temizlenemezlerse Cehennem’de temizlenirler. Böylece mü’min kullar, tamamen temizlendikten sonra tertemiz olarak Cennet’e girerler. Çünkü orası temizlerin yeridir. Dünyada iken hiç iman ve itaat etmemiş olanlara ise, berzahta ve mahşerde çektikleri azap kâfi gelmez ve bunlar Cehennem’de ebedî kalmak suretiyle cezalandırılırlar.

Buna göre, kabirdeki azap ya da nimet, kişinin dünyadaki durumuna göre olacaktır. Yani herkes berzah âleminde karşılaşacağı durumu bu dünya hayatında hazırlar. Kabir suâli ile de anlar ki orada iyilere iyilik ve mükâfat, kötülere de ceza ve azap vardır.

Berzah âlemi hakkındaki âyet ve hadislerde daha çok kabir azabından söz edilişinin iki sebebi olabilir: Birincisi, kabirdekilerin çoğunu kâfir ve günahkârlar oluşturduğundan oradakilerin çoğu için azap söz konusudur. İkincisi de, kabir azabı kabul edilince, kabirdeki nimet ve suâlle ilgili diğer hususların da kabul edileceği gerçeği. Çünkü bir şeyin bir parçasını kabul etmek, onun bütünüyle varlığını kabul etmeyi gerektirir. Kabir azabı kabul edilince, herkes azaba müstehak olmadığına göre, azap görmeyecek olanlar ne olacak sorusu ister istemez akla gelir. Böylece kabirdeki nimet de kabul edilmiş olur.

Ehl-i Sünnet âlimleri kabirde sual, azap ve nimetin olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Yani bu hususların varlığını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü Kur'an ve Sünnette kabir azabına açıkca delalet eden naslar bulunduğundan kabir azabının olacağına inanmak gereklidir.

Kur'an-ı Kerim'de iyilerle kötülere hayatlarında ve ölümlerinde yapılacak muamelenin farklı olacağı haber verilerek şöyle buyurulur:

“Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini iman edip salih ameller işleyenler gibi yapacağız, hayat ve ölümlerini bir tutacağız mı sandılar? Ne fena hüküm veriyorlar. Hâlbuki Allah gökleri ve yeri adaletle yarattı. Hem de herkese kazandığının karşılığı verilsin diye (yarattı). Onlara asla haksızlık edilmez”[9] 

Bu âyetler, herkese amelinin karşılığının verileceğine ve adı geçen iki fırkanın ölümde ve ölümden sonra görecekleri muamelede eşit olmayacaklarına delalet eder. Böylece iman ve iyi ameli olmayanlar ölüm anından itibaren azapta, iman edip güzel işler yapanlar da nimet içinde olacaklardır.

Kur’an-ı Kerim’de kabir azabına açıkça delalet eden başka ayetler de vardır:

Nitekim Fir'avn ve hânedanının ölümden sonraki hallerini açıklayan: “Onlar (kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arzedileceklerdir. Kıyamet koptuğu gün de: "Fir'avn ve adamlarını en şiddetli azaba sokun" denilecektir.”[10]âyeti kabir azabına delildir. Çünkü kıyamet gününde onların daha şidddetli bir azaba sokulmaları emredileceğine göre, demek ki ondan önce sabah ve akşam görecekleri azap kabirdedir.

Allah Teâlâ’nın Nuh Kavmi'nin durumunu beyan ederek buyurduğu: “Onlar suda boğuldular ve ateşe atıldılar.”[11]âyeti de kabir azabının olacağına delildir. Çünkü âyette boğulmalarını müteakip hemen azaba sokuldukları haber verilmektedir. Ölümü müteakip berzah âlemine girdiklerine göre, demek ki girdikleri bildirilen azap da berzahtadır.

Azapla ilgili diğer ayetler yanında[12]kabir azabı hakkında Peygamber Efendimiz’den gelen hadisler de pek çoktur. Başkalarının kavrayamadıkları pek çok hakikate Allah'ın izniyle muttali olan Peygamberimiz (s.a.s.): “Eğer ölülerinizi defnetmemeniz endişesi olmasaydı, kabir azabından (bir kısmını) sizlere işittirmesi için muhakkak Allah'a dua ederdim.[13]buyurmuş yine muhtelif zamanlarda ashabına: “Kabir azabından Allah'a sığınınız.”[14]diye emretmiş ve bizzat kendisi de kabir azabından Allah'a sığınmıştır.

Hatta bir defasında Peygamber Efendimiz, Benî Neccâr bahçelerinden birindeki müşrik kabirlerinin yanından geçerken azap sesini duyunca, yanındakilere kabir azabından Allah'a sığınmalarını emretmiş, onlardan birinin: “Ya Rasulallah, onlar kabirlerinde azap mı olunuyolar?” diye sorması üzerine de şöyle cevap vermiştir: “Evet, onlar kabirlerinde öyle bir azapla azap olunuyorlar ki, (onların azabın şiddetinden attıkları çığlıkları) hayvanlar işitir.”[15]

Burada Rasulullah’ın işittiği ve hayvanların da işiteceğini söylediği azap sesi, kabrinde azap görmekte olan kâfir ve müşriklerin feryadıdır. Nitekim bir hadisinde Peygamberimiz kabir sualini anlattıktan sonra, kâfir ve münafıklar cevap veremeyince onlara yapılan azabı şöyle anlatır: “...Sonra demirden bir tokmakla ensesine öyle bir vurulur ve kâfir yahut münâfık öyle bir bağırır ki, insan ve cinden başka, ona yakın olan her şey onun feryadını işitir.[16]Diğer bir hadiste ise bu vuruşla o kişinin toprak olacağı ve ruhu tekrar kendisine iade edilerek azaba devam edileceği bildirilmiştir.[17]

İnsan ve cinlerin kabirdeki azabı duymamalarının sebebi ve hikmeti, onların mükellef varlıklar olmalarıdır. Zira onlar, görmeden Allah ve Rasulünün haber vermesiyle inanacaklardır. Yoksa her şeyi görüp duyularıyla algılamış olsalardı, dünyaya imtihan için gelişin gayesi gerçekleşmemiş olurdu.

Kabirde kâfir, müşrik ve münâfıklar azap göreceği gibi, mü'minlerin günahkâr olan bazıları da azap görecektir. Bu hususta Peygamber Efendimiz’den rivayet edilen hadislerden birinde idrar yüzünden kabirde azabın söz konusu olacağı bildirilmekte ve idrardan sonra iyi temizlenme gereği hatırlatılmaktadır.[18]

 Adam öldürme, zina ve hırsızlık gibi büyük günahlar yanında küçük sayılan idrardan iyice temizlenmemek ve koğuculuk yapmak gibi günahlar yüzünden kabir azabı olduğu haber verildiğine göre, onlardan daha büyük günahlar için de azabın olacağı tabiidir. Kabirdeki bu azap günahın çeşidine ve büyüklüğüne göre değişik olur.

İmanı olmayanların kabirdeki ve ondan sonraki azapları devamlı olduğu halde, mü'minlerden âsi olanların kabirde görecekleri azap, kâfirlerinkinden daha hafif ve geçici olacaktır.

Kabir azabını imkânsız görerek inkâr edenlerden bazıları, cesede bakarak cesedin çürüyüp toprak olduğunu gördüklerinden bu zanna kapılmışlar, cesedi çürüyen ölünün azabı veya nimeti hissedemeyeceğini sanmışlardır. Hâlbuki kabir hayatının idraki için cesedin sağlam olması şart değildir. Allah Teâlâ, kabirdeki azabı veya nimeti idrak edecek kadar bir hayatı cesedin her hangi bir parçasında yaratır ve onunla kabir hayatı idrak edilir. Bu bakımdan kabir ve berzah hayatı umumidir. Cesedi kabre konulmayan, yakılan, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanan veya denize atılan ve balıklara yem olanlar dahi kabir hayatını yaşayacaklar, onlar da kabirdeki suâl, nimet ve azabı idrak edeceklerdir.[19]

3- Kabir Nimeti:

Kabre konulan herkes azabı hak etmiş olmayacağına göre, azabı olmayanlar nimet içinde olacaklardır. Aslında azaptan kurtuluş da bir nimettir. Kabir nimetinin varlığı, buna delâlet eden âyetler ve manâ yönünden tevatür derecesine varan hadislerle sâbittir. Bu sebeple, kabir nimetinin olacağına inanmak da gereklidir.

Yukarıda zikredilen mü'minlerle kâfirlere aynı muamelenin yapılmayacağını bildiren âyet ile kabir suâline güzelce cevap verenlerin halini anlatan hadisler aynı zamanda kabir nimetinin de delilleridir. Bunun yanında, şehitler hakkında nâzil olmuş olan âyetler de açıkca kabir nimetine delâlet etmektedir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ, şehitlerin berzah hayatlarında diri olduklarını ve kendi katında rızıklandıklarını haber vererek şöyle buyuruyor:

“Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Doğrusu onlar Rableri katında diridirler; (Cennet ve meyvelerinden) rızıklanırlar. Onlar, Allah'ın kendilerine verdiği ihsandan dolayı neşeli haldedirler ve arkalarından kendilerine şehitlik rütbesi ile katılamayan mücâhidler hakkında şunu müjdelemek isterler: Onlara hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”[20]

Diğer bir âyette ise: “Allah yolunda öldürülenlere, onlar ölülerdir, demeyin; hakikatte onlar diridirler. Fakat siz anlayıp bilemezsiniz.”[21]buyurularak, onların diriliklerini ve nimetlendiklerini bizim -ölmeden önce, daha hayatta iken- fark edemeyeceğimiz haber verilmektedir.

Bu âyetlerde geçen hayatın hakiki hayat olup, rızıklanmalarının da berzahta devam ettiği hususunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir.

Ayrıca mü'minlere hitaben: “... Siz anlayamazsınız, bilemezsiniz.” buyurulması da, bu hayat ve nimetin mahşerde değil, berzahta olduğuna delildir. Çünkü mahşerdeki hayatı herkes anlar ve idrak eder. Zira orada herkes aynı âlemde yaşıyor olacak.

Âyetlerde şehitler için bildirilen hayatın mecazî bir hayat olduğu da söylenemez. Zira mecâzi mana delilsiz alınmaz. Burada ise mecâza gitmek için hiçbir delil yoktur. Öyle ise şehitler, hem ruhî, hem de bedenî olarak berzah âleminde Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerle nimetlenmektedirler.

Berzah âleminde sadece şehitler değil, mü’min olarak yaşamış ve imanla vefat etmiş, kabirde azap çekmeyecek olan diğer mü'minler de derece ve mertebelerine göre nimetleneceklerdir. Nitekim yukarıda meâli zikredilen şehitler hakkındaki âyet-i kerimeler, azabı olmayan diğer mü'minlerin de nimetlendiklerine delildir. Âyetlerde sadece şehitlerin zikredilişi ise, onların Allah katında daha yüksek bir mertebe sahibi olduklarına işaret etmek içindir.

Bu konuda gelen haberlerden anlaşıldığına göre, kabir nimeti çok çeşitlidir: Mü’minlerin kabrinin genişletilmesi, aydınlatılması, yeşilliklerle doldurularak cennet bahçelerinden bir bahçe halini alması, mü'minlere akşam-sabah cennetteki makamlarının gösterilmesi, yine mü'minlere kabirlerinde iyi amellerinin arkadaşlık etmesi bu nimetlerden bazılarıdır.

Burada tekrar hatırlatmak isteriz ki, kabir ve berzah hayatı, kabirdeki sual, azap ve nimetle ilgili hususlar, ölümden sonraya ait olmaları bakımından âhiret hallerindendir. Ancak kıyametin kopmasından önce meydana gelecekleri için bazen âhiret ahvâlinden ayrı düşünülebilmektedir.

Kur’an ve Sünnetten öğrendiğimize göre, kabir ve berzah hayatı, İsrafil (a.s.) ın Sur’a ikinci defa üfürmesi ve bütün ölülerin cesetleriyle birlikte mahşerde toplanmak için diriltilmesine, yani mahşere kadar devam edecektir. Bu esnada kâfirler devamlı azapta olacaklardır. Mü'minlerden ise kimisinin azabı devamlı olduğu halde, bazılarının cezaları bitecek ve azapları sona erecektir. Mü'minlerin nimet içinde olanlarına gelince, onların nimetleri kıyamete kadar devamlı olacaktır.[22]

Rabbim hepimizi kabirde suâli kolay, kabir azabından muaf ve nimetine nail olan kullarından eylesin. Âmin…

 

 

 

 

 

 

 

Dipnot



 

[1]- Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/63.

[2]- İbrahim, 14/27.

[3]- Bkz. Buhari, Sahih, Tefsir, 4, V/220; Cenaiz, 85, II/101; Müslim, Sahih, Cennet, 17; İbn Mace, Müsned, Zühd, 32.

[4]- Beyhakî, İsbatu Azabi’l-Kabr, v. 21 b.

[5]- Bkz. Müslim, Sahih, Cennet, 17; Nesâi, Cenaiz, 115; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/3-4.

[6]- Tirmizî, Sünen, Cenaiz, 70, II/267.

[7]- İbn Mâce, Sünen, Zühd, 32, II/1426.

[8]- Geniş bilgi için bkz. Toprak, Süleyman, Ölümden Sonraki Hayat, Kabir Hayatı, s. 313-475, Dokuzuncu Baskı, Konya, 2005.

[9]- Câsiye, 45/21-22.

[10]- Mü’min, 40/46.

[11]- Nûh, 71, 25.

[12]- Bkz. Tâhâ, 20/124; Tevbe, 9/101; Secd

Yazar:
Prof. Dr. Selim Özarslan
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul