22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / “ortak akıl”mı dediniz, ortak koşan akıl(sızlık)mı?

“ortak akıl”mı dediniz, ortak koşan akıl(sızlık)mı?



Ahmed Kalkan

"Kayıt yok, şart yok; egemenlik milletin!" sloganını şiar edinen sözüm ona "Ortak Akıl Hareketi"ne kraldan fazla kralcı şeklinde destekleyen İhsan Süreyya Sırma, bu hareketi hılfu''l fudûl olayına benzetebilme gafletine düşmüştür. İhsan Süreyya Hoca: "Bu gibi etkinlikleri, insan haklarını koruyan hareketlere destek vermek gerekir ki bu, Rasûlullah''ın (s.a.s.) sünnetidir. Kaldı ki, zulme karşı çıkan bir hareketi desteklememek, hele hele kösteklemek, İslâm ilkelerine karşı çıkmak, İslâm''ı bize tebliğ etmiş olan Hz. Muhammed''i (s.a.s.) anlamamak demektir." diyebilmiştir. 

Her şeyden önce bu iki hususun birbirine benzetilmesinde elma ile armudun karşılaştırılması gibi büyük bir yanlışlık var. Biri sadece zulmü engelleme için kurulmuş bir kuruluş, diğeri ise bir yönetim tarzıdır, hatta inanç ve yaşama tarzıdır. Demokrasi, eğer ilk câhiliye dönemindeki kurumlardan birine benzetilecekse, bu hılfu''l fudûl değil; Dâru''n-Nedve olmalıdır. Çünkü her ikisi de yönetim tarzıdır; hem de her ikisi de câhiliyenin kurumudur; İslâm''ın değil. Bilindiği gibi, Dâru''n-Nedve, İslâm''dan önce Cahiliyye döneminde Mekkeli müşriklerin toplantı, hüküm koyma ve karar alma yeri, yasama meclisidir, câhiliyye düzeninin parlamentosudur. 

Parçacı yaklaşım, körlerin fili tanımlaması gibi parçayı bütün sanma gafletidir. İnsanın vücudundan kopmuş bir parmağına "insan" demek, kopuk parmağı insan diye tanımlamak kadar yanlıştır. Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir. Yarım hakikat, çok kere muazzam bir yalandır. Tek bir olayı ya da bir hadis rivâyetini Kur''an ve Sünnetin genel hükümlerinin zıddı istikamette yorumlamak cehalet ve gaflet değilse, ciddi bir hiyânettir.

Hılfu''l Fudûl sadece zulme engel olmak için kurulmuş ve bu tarzda uygulama yapmıştı. Şirk en büyük zulüm olduğu için (bk. 31/Lokman, 13) ve Allah''ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zâlim (5/Mâide, 45) ve İlâhî hükümlerden başkasıyla hükmetmek tuğyan ve zulüm olduğundan; demokrasi, bırakın zulmü kaldırmayı, kendisi bir zulüm düzenidir. 

"Allah katında gerçek din İslâm''dır." (3/Âl-i İmrân, 19); "Kim İslâm''dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır." (3/Âl-i İmrân, 85); "Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm''ı verip ondan râzı oldum.." (5/Mâide, 3)

İslâm, yegâne hak din olduğu, kemâle erdirilip ikmal edilen eksiksiz bir din olduğundan; kendinden başka hiçbir din, ideoloji ve hayat görüşünü kabul etmez. İslâm ayrı bir dindir; "Kayıt yok, şart yok; egemenlik milletin!" sloganını bayraklaştıran demokrasi gibi ideolojiler ayrı bir din!

İslâm''la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyamete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücadele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah''ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm''dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm''ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm''ların elbette Allah''ın dini olan İsl''am''la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.

"Kayıt yok, şart yok; egemenlik milletin!" değil; "Egemenlik, ancak (kayıtsız şartsız) Allah''ındır." Mü''minlerin anayasası ve hüküm kaynağı Kur''an''ın bu konudaki hükmü çok nettir: "...Hüküm/egemenlik Allah''tan başkasının değildir, ancak Allah''ındır. Onun için ben yalnız O''na tevekkül edip dayandım. Dayananlar yalnız O''na dayansınlar." (12/Yûsuf, 67) "İşte O, Allah''tır. O''ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O''nundur; hüküm O''nundur. Ve ancak O''na döndürüleceksiniz." (28/Kasas, 70)
Müslümanın İslâm''dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm''ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah''a teslim olmak ve O''nun dışında bir güç ve egemenlik tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah''a iman ve O''nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm''ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen "tâğut"u reddetmek; Allah''a imandan da önce gelir ki, kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle "lâ = hayır" süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek ilâhın kabulü yerleşsin. "Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah''a iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemaliyle işitici ve bilicidir." (2/Bakara, 256) 

İslâm, "lâ (hayır)" kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için "lâ" ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa küfre ve tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan câhiliyyeye ve tâğutlara kıyam olmadan da İslâm''ın hâkimiyeti hayal olur. Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah''ın dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebu Cehillerle pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah''ı kabul etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır. 

Ortak (Koşan) Akıl Hareketi mi? 
Ne demek "ortak akıl"? İçinde liberalinden eşcinseline küfrün her renginin olduğu bir yapıya "akıl" denilebilir mi? Müslümanlar kimlerle ortaklık kurabilir, kimleri akıllı kabul edebilir? Mü''min, Kur''an''ın açık hükümlerine rağmen kâfirleri akıllı kabul edebilir mi ki, onlarla ortaklaşa yaptığı işe "ortak akıl" desin? 

İslâm''a teslim olmayanları aklını kullanmayanlar olarak değer(siz)lendiren Kur''an, aklını kullanmayanları müslüman kabul etmediği gibi insan olarak bile görmez. Bazıları, bu akıl gücünü ve yeteneğini kullanmazlar. Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrâk etmezler. Ya da O''nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler, akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri yapmazlar. Kur''an bu tipleri şu örnekle anlatıyor: "(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan dolayı akıl erdirmezler, düşünmezler." (2/Bakara, 171) Aklını gereği gibi kullanmayanlar, sağır, dilsiz ve kör gibidir. Gerçeği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç bir işe yaramamaktadır.

"Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı duyup söylemeyenler)dir." (8/Enfâl, 22). Kâfirler, kendilerine verilen akıl nimetine rağmen Allah''ı ve O''nun gönderdiği gerekleri anlamıyorlarsa, akletmiyorlarsa; gerçekleri duyamıyorsa ve hakikatler yerine birtakım saçma sapan sözler konuşuyorlarsa, onlar sağır ve dilsizdirler. Kur''an, insanlığa lâyık olmayan böyle özellik taşıyan kimseleri hayvanlar safında görmüş ve onlardan, yeryüzünde debelenen hayvan diye, hem de o hayvanların en kötüsü olarak söz etmiştir. Aklını kullanmayıp da inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur (10/Yûnus, 100). Cehennem azâbından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve Vahy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah''a kulluk yapmaktır (67/Mülk, 10). 

Akıl, eşyadaki düzeni anlama gücüne sahip olduğu gibi, ilâhî gerçekleri de anlama, sezme, onların üzerinde düşünüp yorum yapma, onların hikmetini idrâk etme gücüne de sahiptir. Zaten aklın birinci görevi de budur. "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü gemilerin denizde yüzmesinde, Allah''ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, aklını kullanan bir toplum için (Allah''ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok âyetler/deliller vardır." (2/Bakara, 164). Bu âyetlere/delillere bakan akıllı insanlar, onları yaratıp yönlendiren Yüce Kuvvet''i idrâk ederler. 

Görüldüğü gibi Kur''an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve yerinde kullanmaya davet ediyor. Türkçe''deki deyimle ''aklını başına alanlar'' hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki gerçeği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı olanlardan kaçınırlar. Kur''an, mü''minler için bazı hükümleri sıraladıktan sonra; "İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirirsiniz" (2/Bakara, 242) buyuruyor. Demek ki mü''minler de akıllarını kullanıp Allah''ın koyduğu hüküm ve kanunların hikmetini anlamak ve hükümleri yerine getirmekle görevlidirler. 

"... Onları müjdele, onlar ki sözü dinlerler ve o sözün en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah''ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir, akl-ı selim sahipleridir." (39/Zümer, 18). Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını akıl bulmak zorundadır. O''nun asıl görevi bu yüce gerçeği bulmak ve ona göre yaşamaktır. Akıl Allah''ı bulmanın yanında O''na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah''ı bulan ve O''na şükreden sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah''ı bulamayan ise, bollukta olsa bile yine de bedbahttır.

Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah''ın verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek cahillerdir. "Onların bu konuda ilmi yok, sadece atıp tutuyorlar." (43/Zuhruf, 20) "Hevâsını ilâh edinen ve Allah''ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?" (45/Câsiye, 23) "Allah kalplerini mühürledi, artık bilmezler." (9/Tevbe, 93) "Allah, bilmeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler." (30/Rûm, 59)

Kâfirler ve müşrikler hiç akletmeyenlerdir; kalbî duyularını bütün bütüne köreltenler, kalpleri mühürlenenlerdir. "Allah katında hayvanların en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir." (8/Enfâl, 22) "Sağır, dilsiz ve kördürler de, akletmezler." (2/Bakara, 171) "...Bunlardan bir grup vardı, Allah''ın Kelâmı''nı işitirlerdi de, onu aklettikten sonra, bile bile tahrif ederlerdi." (2/Bakara, 75)

İnsan aklı ile tabiatı anlarken, vahiy ile ilâhî hakikatleri bilebilir. O halde aklın görevi; gerek tabiattaki, gerek Kur''an''daki âyetleri anlamak ve Allah''a ulaşmaktır.

Akıl, bunca önemine rağmen; vehim, hayal, kişisel çıkar, hevâ ü heves, gazap ve şehvet gibi yanıltıcı duyguların etkisine açıktır. Onu bu olumsuz güçlerin tesirinden ancak vahiy kurtarabilir. Bir de şeytanın vesvesesi, kötü amelleri süsleyip güzel göstermesi, akla zarar veren tutkular, tiryâkilikler, fanatiklikler, içki, uyuşturucu gibi aklı gideren hususlar, İslâm dışı düzen ve çevrelerin aklı çelen, onu yanlış istikametlere yönlendiren, çarpıtan, sadece dünya ile ve basit çıkarlarla meşgul edip sınırlandıran durumlar hesaba katılırsa, selîm (sağlıklı) aklın ve fıtratın korunmasının zorluğu ve böyle bir aklın ne derece doğruyu bulup teslim olacağı değerlendirilmelidir.

Akıl yürütmenin, düşüncelerin insanı yanılttığı da olur. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın his ve duyu organları da hata yapabilir. Meselâ, fenle, psikoloji ile ilgili eserlerde görme duyusu için bir sürü hata sayılır. Akla gelince, çoğu zaman insan, deliller getirerek bir sonuca vardığı halde, bir anda delillerin tamamen yanlış olduğunu görür. Bu gerçeğe rağmen, safsatacıların dışında hiç bir düşünür, hiç bir akıllı, yanılma payından dolayı aklı terk etmeyi tavsiye etmeye kalkmamıştır. Ama, hataların neyle ve nasıl düzeltileceği konusunda da ittifak edemediklerini görmekteyiz. 

Kur''ân-ı Kerim, aklın hataları için birçok kaynak zikretmiştir. Bunlardan birisi, insanın, yakîn yerine zanna itibar etmesidir. Yakîn, şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam ve kesin bilgi, doğru ve kuvvetle bilme demektir. Zan ise, sanma, tahmin etme, ihtimale göre hükmetme, şüphe ve tereddüt demektir. Yani, doğruluğu kesin olarak bilinmeyen bir şeyi doğru saymak, acele ve peşin yargılara saplanmak, kalabalıklara ve geleneklere/ataların yoluna körü körüne uymak aklı saptıran zan yollarıdır. "Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz." (10/Yûnus, 36; Yine bkz. 6/En''am, 116; 45/Câsiye, 24). İnsan, her zaman için her meselede yakîne tâbi olup zannı yakîn yerine kabul etmemeye dikkat ederse, yanlışlığa da düşmez. Her zaman ve her konuda yakîne ulaşamayabilir, zan ve ihtimale zorunlu olarak uyabiliriz. Ama, zannı ve ihtimali kendi yerinde kabul etmeli, bunları yakîn/kesin doğrular olarak sunmamalıyız. Kur''an, bu konu üzerinde titizlikle durmaktadır. Kitabımız, insanın en büyük fikrî uçurumunun yakîne/kesin gerçeğe varmadan zan ve ihtimal peşine düşülmesi olduğunu belirtiyor. Rasül-i Ekrem''e ve dolayısıyla tüm mü''minlere hitaben şöyle buyuruyor: "Eğer yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah''ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz ve ancak yalan konuşurlar." (6/En''am, 116) Ve şöyle emredilir: "Hakkında bilgi sahibi olmadığın (hakikatine varamadığın) şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur." (17/İsrâ, 36)
Aklı ve düşünceyi çeldirip fikirde hataya sebep olan ikinci mesele, taklittir. Bu, özellikle toplumsal meselelerde söz konusu olan bir şeydir. Çoğu insan, "Ata"larının ilkelerini izler, kalabalıklara uyar ve toplumun inandığı şeye inanır, birlikte yaşadığı kimseler veya geçmiş nesiller neyi kabullenmişse, onlar da aynısına hiç bir delil ve mantık aramadan uyar. O yüzden yıkılması gereken putlar içinde, toplum ve gelenek putu, ataların yolunu kutsallaştırma putu büyük putlardır. Kur''an, bütün insanlara şöyle der: Bir deliliniz olmadan geçmişlerinizin kabul ettiklerini tamamen kabul veya tamamen reddetmeniz yerine; her şeyi akıl ve vahiy terazisiyle ölçün de, doğruluk ve yanlışlığını öyle anlayın. Geçmişte nice davranış ve fikirler vardır ki, yanlış oldukları halde halk onları kabul etmiş veya doğru oldukları halde halk cahillikleri yüzünden onları reddetmiştir. 

İnsanın aklını çelip hataya sürükleyen önemli sebeplerden biri de Kur''an''a göre hevâ ü hevese ve nefsânî isteklere uyup garaz üzerinden meselelere bakmaktır. "Hevesler geldi mi, gönül kararır; perdeler çekilip gözler kapanır." İnsan, hevâ ve heveslerinden arınmadığı müddetçe doğru düşünemez. Yani akıl, nefsânî isteklerin işe karışmadığı bir yerde doğru hüküm verebilir ancak. Kur''an, hevâ ve hevese uymanın fikrî kaymaları doğuracağını birçok yerde belirtmiştir. Bunlardan biri şu âyettir: "Bu putlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." (53/Necm, 23; Beşir İslâmoğlu, Hak Bâtıl Mücâdelesi ve İhtilaflar, Bengisu Y., s. 12)

Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan biri insanı dünya ve âhiret saadetine götürürken; diğeri hüsranda bırakır. Eğer insan aklını her şeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hâkim kabul ederse, bu düşünce onu küfre, dalâlete ve sapıklığa götürür. Aklın bu tür kullanımı, Kur''an''a göre aklı kullanmamaktır, akılsızlıktır. Fakat aklını usulüne göre ve Kur''an''ın ruhuna uygun bir şekilde kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini hakikati keşfetmeye, dünya ve âhiret saadetine iletir. 
Hakla Bâtılı Karıştırıp Hak Diye Sunmak
Hakk''a inanan insanların her şeyden önce hakkı hak bilip ona tâbi olmaları, tüm bâtılları bâtıl olarak değerlendirip onlardan kaçınmaları ve başka insanları imkânları oranında hakka dâvet edip bâtıldan sakındırmaları şarttır. Hak ve bâtılın anlaşılması ve bu uğurda verilmiş olan tarihî mücâdelenin tesbiti için, ilk peygamberden son peygambere kadar elçilerin ve onların izini takip edenlerin mücâdelelerine bakmak gerekir. Rasüllerin misyonuna baktığımızda, öncelikle şunu görürüz: İnsanları, bir tek ilâha (Allah''a) ibâdete/kulluğa çağırmak, şirk ve putperestliğin her çeşidinden menetmek, hak ölçülerle Allah''ın rızâsına muvâfık işler yapmalarını sağlayarak Allah''ın kanun ve nizamını ümmete hâkim kılmak. Hepsinin çabası aynı idi ve getirdikleri öğretilerin tümü de bu çerçeve içerisindeydi. "Andolsun ki Biz, ''Allah''a kulluk/ibadet edin ve tâğuttan sakının'' diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik." (16/Nahl, 36) "Biz her peygamberi Allah''ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik." (4/Nisâ, 64).

Toplumun hayra doğru değişip dönüşmesi ve Hakk''ın hükmüyle yönetilmesi, hakiki ve muvahhid mü''minlerin varlığına, gayret ve cihadlarına bağlıdır. "Bir toplum, kendisini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez." (13/Ra''d, 11). Bu kural her zaman geçerlidir. İnsanların her şeyden önce değişmeyi, zulüm ve kölelikten kurtulmayı can-ı gönülden arzulamaları lâzımdır. Ve bu şiddetli arzu, birtakım hareket ve icraatlarla ortaya konmalıdır. 

Hak-bâtıl mücâdelesinde hak, er ya da geç muzaffer olacaktır (2/Âl-i İmran, 139; 7/A''râf, 118; 8/Enfâl, 8; 9/Tevbe, 33; 13/Ra''d, 17; 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18; 24/Nur, 55; 42/Şûrâ, 14).

İslâm''ın hâkim olmadığı coğrafyalarda yaşayan müslümanlara egemen düzenler, maksatlarını gerçekleştirmeleri doğrultusunda girişecekleri çaba ve faaliyetlerinde müslümanlara engel olmak isteyebilirler. Onların karşısında, kendilerinin ürettikleri putları olan hukuk düzenlerine aykırı davranmakla itham ederek; bölücülük, teröristlik, anarşistlik, radikallik, fundemantalistlikle, dini siyasete âlet etmekle ve benzeri ithamlarla karşı çıkabilir, suçlayabilir, ya da karalamak isteyebilirler. Zulüm ve hevâdan başka bir şeyin ifadesi olmayan sözüm ona adalet mekanizmalarını çalıştırabilirler. Bütün bunlar, müslümanlar için mukadder şeyler, sünnetullah gereği engellemeler olarak görülmelidir. 

Unutmamak gerekir ki, müslümanın davranış ve tutumları, meşrûiyetini/haklılığını Allah''ın hükümlerine uygunluktan alır. İslâm''ın temelden reddetttiği İslâm dışı hukukların hükümleri, müslümanların Allah''ın emri olan İslâm''ı, İslâm hukukunu hayata egemen kılma mücâdelesini hukukî bakımdan değerlendirmeye ya da mahkûm etmeye esas ve kıstas alınamaz.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul