14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İnsanın Temel Hakları ve Bu Hakların Korunması

İnsanın Temel Hakları ve Bu Hakların Korunması


İnsan Hakları farklı açılardan farklı kategorilere ayrılabilir elbette; ancak geleneksel İslami metinler bunu zaruriyat, haciyat ve tahsiniyat olmak üzere üç kategoriye ayırmıştır. Zaruriyat kapsamına giren haklar, insanın doğuştan getirdiği fıtri haklardır. Haciyat, fıtri hakların korunması için ihtiyaç duyulan, yerine getirilmediği zaman fıtri hakların tehlikeye gireceği haklardır. Tahsiniyat ise, bu hakların, insan onuruna yaraşır bir şekilde güzel ve estetik bir biçimde korunmasını sağlayan haklardır. Biz burada, zaruriyat kapsamına giren haklar üzerinde durmak istiyoruz.
   İslam'a göre, can, mal, din, akıl ve nesil güvenliğinden oluşan fıtri haklar insanın doğuştan getirdiği ve kullanılması için insan olmanın dışında herhangi bir şart aranmayan haklardır. Biz, burada, fıtri haklar kapsamında İslam'ın korumayı zaruri gördüğü beş temel hakkı ele almaya çalışacağız; ancak burada azami ölçüde ayrıntıya girmekten kaçınacağız. Çünkü her bir hakkın varlığı, bunun Kur'ani referansları ve korunmasına ilişkin öngörülen hukuki mekanizma kapsamlı bir çalışmayı zorunlu kılacak kadar önemli ve dolayısıyla da ayrıntılıdır. Bu ise, bir makalenin sınırlarını aşar. Dolayısıyla bizim yapmak istediğimiz, sadece, fıtri haklar konusunda ana hatlarıyla bir çerçeve çizebilmektir.
   1. Can güvenliği / Yaşam hakkı
   Kur'an yaşam hakkını en temel hak olarak görür. Çünkü bu haktan yararlanabilmek diğer haklardan yararlanabilmenin önkoşuludur. Yaşam hakkını yitiren birisinin diğer haklardan yararlanabilmesi düşünülemez. Bu nedenle Kur'an "Bir insanı öldürmeyi bütün bir insanlığı öldürmek, bir insanı diriltmeyi ise bütün insanlığı diriltmek gibi" (K.K: 5/32) kabul etmiştir. Burada bir insanın yaşamıyla bütün bir insanlığın yaşamının eş değerde tutulması, bir canı öldürmenin ya da ona hayat vermenin ne kadar önemli bir şey olduğunu kalplere yerleştirmek içindir.  Çünkü haksız yere bir başkasını öldüren, sadece bir başkasına zulmetmekle kalmayıp, aynı zamanda hayatın kutsallığı ile ilgili hiç bir duygu ve hiç bir merhamet duygusu taşımadığını göstermiş olur. Bu nedenle o, bütün insanlığın düşmanı demektir.
Haksız yere bir insanı öldürmenin Allah katında ne denli büyük bir suç olduğu, verilen cezanın büyüklüğü ile de kendisini göstermektedir: "Her kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanetlemiş ve büyük bir azab hazırlamıştır." (K.K: 4/93) Konuyla ilgili başka ayetlerde de, insanların adam öldürmekten kaçınmaları gerektiği vurgulanmış ve kendilerinden sözler alındığı hatırlatılmıştır.(K.K: 2/84-85; 5/30; 18/74) Şüphesiz bu ayetler öncelikli olarak adam öldürmenin kötülüğü ve canların kutsallığı konusunda ahlaki bir bilinç oluşturmayı, bu bilinci kalplere yerleştirmeyi ve bunu sürekli diri tutmayı amaçlamaktadır. Ancak kabul edileceği gibi bu tür ahlaki yaptırımların ve uhrevi tehditlerin (vaid)  mümin, müttaki ve salih insanların dışındaki insanlar için caydırıcı olması beklenemezdi. Bu nedenledir ki, Allah, can güvenliğine yönelik tecavüzler için dünyevi (dünyada uygulanacak) cezalar da koymuştur.
Kur'an'ın, muhterem kabul ettiği yaşamı korumaya ilişkin öngördüğü önlem "kısas"tır: "Ey iman edenler, öldürmeler halinde size kısas farz kılındı." (K.K: 2/178)
   Kur'an canların eşdeğerliliği yanında organların da eşdeğerliliği ilkesini getirmiştir. Zengin ile fakirin, kadın ile erkeğin, yönetici ile yönetilenin organları bir ve eşittir: "Biz onda, onların üzerine, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve bütün yaralara karşılık ta kısası yazdık" (K.K: 5/45)
   Kısas, insanların canlarının, bedenlerinin ve organlarının eşit ve eşdeğerde olmasının bir ifadesidir. Dolayısıyla bir hukuk sistemi kısasa yer vermiyorsa, canların ve organların eşdeğerliliği ilkesini ihlal ediyor demektir. Böylesi bir durumda ise insan yaşamını korumak söz konusu olamayacaktır. Çünkü insanlar, başkalarının canının ve organlarının da kendi canı ve organları kadar değerli olduğunu kabul etmedikçe ve başkasına yaptığının aynısının kendisine de yapılacağını hissetmedikçe insan yaşamını korumak mümkün değildir. Bu temel gerçeği Kur'an bize şöyle ifade eder: "Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır." (K.K: 2/179)
   Kur'an için işkence de, terör de insanın maddi ve manevi varlığına yönelik bir tecavüzdür. İnsana madden ve manen dayanılmaz acı ve eziyet verme anlamına gelen işkenceyi Kur'an "fitne" olarak niteler. Özellikle düşünce ve inanç dolayısıyla insanlara yönelik baskı ve işkence uygulama ve insanları yerlerinden yurtlarından tehcire (göçe) zorlama, Kur'an nezdinde bir kişiyi öldürmekten daha büyük bir suçtur. Çünkü işkence insan onurunu, şahsiyetini zedeleyen, rencide eden, aşağılayan ve insana maddi ve manevi dayanılmaz acılar çektiren bir eylemdir. Bir seferde olup bitmemesi ve süreklilik arz etmesi, dolayısıyla insan için maddi ve manevi dayanılmaz acı vermesi hasebiyle "ölümden daha beter" bir durum olarak kabul edilmiştir. (K.K: 2/191)              Kur'an sadece insanın bedenine yönelik tecavüzleri (işkenceleri) yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda insanın kişiliğine yönelik, ona eziyet veren her tür söz ve davranıştan da kaçınmamızı ister. Çünkü insan sadece bedenine yönelik saldırı ve tecavüzlerden acı çekmez, aynı zamanda kişiliğinin rencide edilmesinden de acı çeker. Hatta zaman zaman aşağılanıp rencide edilmektense ölümü bile göze alır. Bu yüzden Kur'an insan onurunu kıran, aşağılayıp rencide eden her tür sözü ve davranışı insan hakları ihlalleri kapsamında ele alır. Çünkü, İslam açısından sadece canı korumak yeterli olmayıp, insanın maddi ve manevi yaşamına yönelik tecavüzleri önlemek ve onurlu bir yaşam sürmesini sağlamak da önemlidir. 
   2. Mal güvenliği / Mülkiyet hakkı
   Mülkiyet hem fıtri, hem de sosyal bir gerçekliktir. Mülkiyet insanın yaşamını idame ettirmesinin bir aracıdır. Kur'an mülkiyete karşı değildir; ancak mülkiyetin mutlaklaştırılmasına ve kutsanmasına karşıdır. Bu yüzden, insanın mülkiyet edinme hakkını kabul etmekle birlikte, mülkiyeti mutlak anlamda Allah'a ait kılarak insanın mülkiyetini izafileştirir.
   Kur'an'a göre mülkiyet Allah'ın insana emanetidir. Bu nedenle, insandan kazanma ve harcamalarında Allah'ın koyduğu kurallara riayet etmesini ister. Çünkü servet ve mülkiyet ilahi kontrolün dışına çıktığında kendi objektif amaçlarını kendi belirlemeye başlar ve bu da sonuç itibarıyla "servetin devletleşmesi"ne yol açar. Hâlbuki Allah servetin devletleşmesine karşı çıkmaktadır:  "Servet aranızda bir kesimin elinde dönüp dolaşan bir devlet (güç) olmasın." (K.K: 59/7)
Kur'an'ın, mal güvenliğini sağlamayı amaçlamasının ve insanın mülkiyet hakkını kabul etmesinin nedeni, malın ve mülkiyetin, insan yaşamını idame ettiren bir araç olması dolayısıyladır. Ancak mülkiyet güvenliğinin sağlanabildiği ortamlarda, insanın yaşamını sürdürebilmesinin en önemli koşullarından birisi yerine getirilmiş olur. Nitekim modern zamanlarda bu sağlanamadığı için her yıl on milyonlarca insan açlık ve sefalet dolayısıyla yaşamını yitirmektedir.
   Kur'an sadece zenginlerin mülkiyet hakkını korumakla yetinmez, aynı zamanda yoksulun mülkiyet hakkını da korumayı amaçlar. Nitekim Kur'an, zenginin malında yoksula ait bir pay belirlemiş ve bunun zenginden alınarak yoksula verilmesini istemiştir.
   Kur'an için mülkiyet hakkı tüm insanların hakkıdır. Dolayısıyla zenginin malından yoksul için bir pay (hak) kılmakla (K.K: 70/24 - 25;  17/26;  30/38) mülkiyet hakkını yoksul için teorik bir hak olmaktan çıkarmış, pratikte kullanılabilir bir hakka dönüştürmüştür. Kur'an zenginin malındaki yoksulun payını zenginin inisiyatifine bırakmamıştır.
Kur'an'ın, mal / mülk sahibi kılarak, mülkiyet hakkını korumak istediği insanlar sadece Müslüman yoksullarla sınırlı değildir. Allah, mümin- kâfir ayırmaksızın herkesin bu haktan yararlandırılmasını istemektedir. Nitekim bir seferinde Hz. Peygamber a.s.  ashabından, yalnızca Müslüman yoksullara yardım etmelerini istediğinde,  bu isteği Allah tarafından tasvip görmemiştir. Allah Bakara Suresi 272. ayet'i indirerek Resulullah a.s.'ın bu isteğini tashih etti ve bunun üzerine Resullullah a.s. diğer din mensuplarına da yardım edilebileceğini bildirdi. Nitekim pek çok İslam alimi zekat ve fitreden Müslüman olmayan yoksullara da verilebileceği düşüncesindedirler.
   Zekât ihtiyari ve iradi değil, zorunlu bir vergidir. A. İzzetbegoviç'in deyimiyle "yeryüzünde yoksullar lehine ilk vergi olan" zekât yoksulun hakkı olduğu için, Hz. Ebu Bekir zekât vermeyenlerle savaşmıştır.
   Kur'an zekât vermemeyi kâfirlerin vasıfları arasında sayar: "Vay müşriklerin haline ki onlar zekâtlarını vermezler." (K.K: 41/6-7) ayetinde, zekat vermemek kafirlerin sıfatlarından sayılmıştır. Zemahşeri'ye göre de Allah, Bakara Suresi'nin 254. ayeti'nde "zekâtı vermeyenler kâfirlerin ta kendileridir" demek istemiştir.
   Kur'an ayrıca yoksula hakkının verilmesini sürekli olarak hatırlatarak, bu konuda ahlaki bir bilinç oluşturmaya çalışır. Örneğin Kalem Suresi'nde mallarından yoksullara ait olan hakkı vermekten kaçınanların bahçelerine gelen felaketlerin kıssası uzun uzun anlatılarak Müslümanlar uyarılır. Yine aynı şekilde Maun Suresi'nde yoksulun hakkı olan yiyeceği vermeyenler ve azıcık bir yardımı bile engelleyenler şiddetle kınanır.
   3. Akıl güvenliği / Düşünme hakkı  
   Din akıllı insanları muhatap alır. Aklı olmayanın dini de olmayacağı maruf bir ilkedir. İnsanın dini emirler (teklif)e muhatap olabilmesi için akledebilecek bir yaşa ve olgunluğa gelmesi zorunludur.
   Dini emirlere muhatap olabilmek akıllı olmayı gerektirdiği için, dinin en temel amaçlarından birisi doğal olarak aklı ve onun tezahürü olan düşünceyi korumaktır. Çünkü akledemeyen bir kimsenin yeryüzünde varlık amacına uygun davranabilmesi mümkün değildir.
   Akletme ve düşünme insanın fıtri özelliklerindendir ve hiç bir dünyevi gücün lütfu sonucu elde edilmiş değildir. Dolayısıyla insanların düşünebilmelerini ve düşündüklerini en rahat (yahut dilediği) ve en güzel bir dil formuyla ifade edebilmelerini engellemek fıtrata müdahale anlamına gelir. Çünkü insanların konuştukları dil Allah'ın ayetlerindendir. Bu nedenle herhangi bir dilin konuşulmasını şu ya da bu gerekçeyle yasaklanamaz.
Kur'an'ın insanların yanlış ta olsa düşüncelerini ifade etmelerini engelleyici, fiili müdahalede bulunmayı isteyici en küçük bir imaya rastlanmaz.  Tam tersine Kur'an bize, başta İblis (şeytan) olmak üzere, pek çok kâfir/ müşrik lider ve toplulukların görüş ve düşüncesini ayrıntılı bir biçimde nakleder.  Baştan sona İslami doğrularla çelişen bu görüş ve düşünceleri, en küçük bir sansüre tabi tutmaksızın nakletmekten kaçınmaz. Çünkü aklını kullananlar "sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar" (K.K: 39/18)
   Kur'an yanlış inanç ve düşünce içerisinde bulunan kimseleri susturmak yerine onlarla tartışmayı ve düşüncelerinin yanlışlığını göstermeyi yeğler. Söylenecek sözü olanların söylemesi ve sözlerinin doğru olduğunu iddia edenlerin ise delillerini getirmesi gerekmektedir. Dolayısıyla "vurun söyletmen" türü bir yaklaşıma Kur'an'da rastlamamız söz konusu olamaz. Bu bağlamda düşüncenin her hangi bir biçimde ifade edilmesi engellenemez. Çünkü insanların düşüncelerini iletmelerini sağlayan herhangi bir yöntemin yasaklanması düşünce özgürlüğünü kısıtlamak anlamına gelir. Dolayısıyla yazılı ya da sözlü her düşüncenin kendisini ifade edebilme hakkı vardır.
   Kur'an'a göre insana ifade edebilme yetisini veren bizzat Allah'tır: "Rahman olan Allah Kur'an'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı (düşünceyi açıklamayı) öğretti" (K.K: 55/1-4) Bu ayette geçen "beyan" kelimesi, insanın duygu ve düşüncelerini kendisi dışındakilere açık bir biçimde anlatabilme anlamına gelmektedir. Bu surenin ilk ayetindeki er-Rahman sözünün işaretinden anlaşıldığına göre insana açıklamayı öğretmesi Allah'ın rahmetidir. Ayet aynı zamanda Yüce Allah'ın insana öğrettiği düşünceyi açıklama yeteneğinin hiç kimse tarafından kısıtlanamayacağını, düşünceyi açıklamanın sınırsız olduğunu ortaya koyuyor. Düşünceyi açıklamayı insanlara Allah öğretti. Dolayısıyla bunu kimse kısıtlayamaz.
   Ancak düşünceyi ifade özgürlüğü ile sövme özgürlüğü birbirine karıştırılmamalıdır. Kur'an bu ikisini birbirinden ayırır ve Müslümanları, başkalarının kutsallarına sövmeme konusunda uyarır:"Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allah'a sövmesinler" (K.K: 6/108)
   Kuşkusuz bu kural Müslümanlar kadar diğerleri için de geçerlidir. Hiç kimsenin düşünceyi ifade özgürlüğü adına Müslümanların kutsallarına küfretme hakkı yoktur ve bu konuda Müslümanlardan da bir tolerans beklememeliler. Çünkü Allah ve Resulü müminler için her şeylerinden kıymetlidir.(K.K: 9/24; 33/6)
   4. Din güvenliği / İnanma hakkı
   Kur'an'da Âdem ve Eşi (Havva) ile İblis'in cennetten çıkarılarak yeryüzüne indirilmesi kıssası anlatılırken şöyle denilir: "Dedik ki: Oradan tümünüz inin. Artık ne zaman size benden bir hidayet gelir de, kim benim hidayetime tâbi olursa onlar için ne korku vardır, ne de mahzun olacaklardır." (K.K: 2/38)
   Ayetteki "hidayet" ile kitap ve peygamberin, "tâbi olmak" ile ise inanmanın kastedildiği ortadadır. Allah insanı yeryüzüne indirirken onu başıboş ve sahipsiz bırakmamış; ona, uyarak kurtuluşa erebileceği bir hidayet (vahy / din) de göndermiştir. Bu gerçeklik, din ve dini inancın, insanın yeryüzündeki varoluş amacıyla olan kaçınılmaz ilişkisini apaçık bir biçimde ortaya koyuyor.
   Allah insanları iman konusunda bu dünyada özgür bırakmıştır. "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin" (K.K: 18/29) ayeti bu özgürlüğün bir ifadesidir. Çünkü, insanın hesaba çekilebileceği bir inanç, ancak özgür iradesi sonucu tercih ettiği inançtır. Bu ise ancak özgür bir ortamda gerçekleşebilir.
   İnsanları dine (İslam'a) girmek için zorlamak yasaklanmıştır: "Dinde zorlama yoktur, doğruluk ve sapıklık apaçık bir biçimde bir birinden ayrılmıştır." (K.K: 2/256)  Ayet sadece İslam'ı kabul etmek için insanlara baskı yapılamayacağını değil, aynı zamanda zorlamanın hiç bir türünün dinde mevcut bulunmadığını ifade eder. Din zorlamanın türünü değil, kendisini yasaklamıştır. Dolayısıyla hangi konuda olursa olsun zorlama İslam'a aykırıdır. Ayetteki ifadenin "fi'd-Din" şeklinde varid olması, zorlamanın kendisinin din'de bulunmadığını apaçık bir biçimde göstermektedir.
   Kur'an dini çoğulculuğu insan olmanın ve yeryüzündeki yaşamın doğal bir sonucu kabul etmiştir. (K.K: 42/8; 5/48) Allah'ın, dileseydi tek bir ümmet kılarak tek bir dine inandırabileceği insanları (K.K: 10/99), zor ve baskı kullanarak tek bir dine inandırmaya kalkışmak ilahi iradeye de uygun olmayacaktır. Çünkü Allah insanların bir takım dayatmalarla değil kendi arzu ve istekleri sonucu kabul etmelerini istemektedir. Kuşkusuz Allah kendi dayatmadığı bir şeyi bizim dayatmamızı istemez.
   Burada bir konunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. İslam'ın öngördüğü çoğulculuk, her din ve inancın doğru olabileceği, hepsinin hakikati temsil babında diğerinden herhangi bir farkının olmadığı anlamında bir çoğulculuk değildir. Yani, birilerinin sandığı ya da göstermeye çalıştığı gibi  "Her birinize bir yol ve yöntem kıldık" (K.K: 4/48) ayeti İslam dışı dinlerin de kurtuluşa ve hayırlara vesile olabileceği anlamında yorumlanamaz. Çünkü bu yaklaşım İslam'ın, tek ve mutlak doğru olduğu (K.K: 3/19) iddiasından vazgeçmesi anlamına gelir. Hâlbuki İslam kendini "hakikat", diğer din ve inançları "batıl" olarak niteler (K.K:17/81) ve insanları bu hakikati kabule çağırır. Bu bağlamda emr-i bi'l-maruf ve nehy'i ani'l-münker (iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma) ilkesi, farklı din ve inançlardaki insanları İslam'a daveti zorunlu kılan bir ilkedir. Ancak bu davet zora dayalı olmayıp, iyilik ve güzellikle olmalıdır.(K.K: 20/44)
   İslam için farklı din ve inançların varlığı tabii bir durumdur. İnsanların bu dinlerden herhangi birisini kabul etme özgürlüğü vardır ve İslam bunları hak olarak görmemekle birlikte var olmalarını fiilen engellemez. Dolayısıyla, Kur'an'ın yanlış inançları (şirk / küfr) mahkum etmesi ile, insanların İslam'a girmesi için baskı ve terör uygulamayı meşru görmemesi arasında bir tezat yoktur.
   5. Nesil güvenliği/Neslin devam hakkı
   İnsan fıtraten çoğalma arzusu ve özelliğine haiz olarak yaratılmıştır. Cinsellik insanın en tabi özelliklerinden birisidir. Bu nedenle insanın hem cinsel ihtiyaçlarını hem de çoğalma arzusunu karşılayan evlilik her insanın en temel hakkıdır. Hiç bir gücün, hiç bir gerekçe ile bir insanın, Allah'ın meşru kıldığı bir evlilik ilişkisi içerisine girmesini engelleme hakkı yoktur. Bunu engellemeye yönelik her hangi bir müdahale o insana biyolojik ve psikolojik işkence uygulamak olduğu gibi, aynı zamanda fıtrata da müdahale anlamına gelir.
   Evlilik meşru ve fıtri bir ilişki olarak iki amaca matuftur: Birincisi insanın fıtri cinsel ihtiyaçlarını meşru bir biçimde karşılamak; ikincisi ise neslin devamını sağlamak. Dolayısıyla Kur'an toplumsal bir fesad olan zinaya karşılık evliliği önerir. Zinadan şiddetle sakındırır.
   Oysa bu gün modern yaşam biçiminin dayatmaları ve artan ekonomik baskı dolayısıyla insanın en temel haklarından olan evlilik hakkı kısıtlanmakta ve geciktirilmektedir. Bunun yerine gayri ahlaki ve gayri hukuki ara çözümler (zina) önerilmektedir. Hâlbuki evlilik hukuki ve ahlaki bir ilişkidir ve eşler arasında karşılıklı olarak hukuki ve ahlaki sorumluluk içerir. Zina ise bütünüyle kural dışı, hukuk dışı ve ahlak dışı bir ilişkidir. Bu ise nesil güvenliğini tehdit eden bir durumdur. Çünkü zina her ne kadar bir yanıyla cinsel ihtiyaçları karşılıyor gibi görünse de öte yandan toplumsal yaşamın dokusunu (aile) tahrib etmekte ve neslin devamını tehdit etmektedir.
   Kur'an zinayı nesil güvenliğine yönelik bir tehlike olarak görür. Çünkü zina nesil güvenliğini sağlayan tek meşru kurum olan aileyi yıkan, çökerten ve yok eden bir fesattır. Bu nedenle zinaya izin vermek toplumun ahlaki düzenini bozmak demektir. Zina sadece zina yapan/yapılan insana karşı işlenilmiş bir suç olmayıp, tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü uzun vadede insanlığın nesil güvenliğini yok etmektedir.
   Evlilik zinayı önlemenin en meşru aracıdır. Bir anlamda evliliğe yardımcı olmamak, dolaylı bir biçimde zinaya yardımcı olmak anlamına gelir. Bu nedenle hangi dinden olursa olsun, İslam ümmetinin, insanların evlenmeleri konusunda yardımcı olmak gibi bir sorumluluğu vardır. Şayet bir takım insanlar sırf ekonomik nedenlerden dolayı evlenemiyorlarsa, bunlara ekonomik katkı sağlamak ümmet (devlet) üzerine bir vecibedir.
   Allah, eşler arasında sevgi ve şefkati kendi varlığının alametleri olarak zikreder: "İçinizden kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda karşılıklı sevgi ve şefkat meydana gelmesi de O (Allah)'ın varlığının ve sonsuz kudretinin alametlerindendir" (K.K: 30/21) Bir başka ayette ise şöyle buyurulmaktadır: "Sizi bir nefisten yaratan, gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah'tır" (K.K: 7/189)
   Evlilik fıtri bir olay ve insanın nesil güvenliğini sağlamanın en mümkün yoludur. Bu nedenle Allah aramızdaki bekâr olanların evlendirilmesini emreder: "İçinizden bekâr olanları evlendirin, eğer fakir iseler Allah onları lütfu ile zenginleştirir." (K.K: 24/32) Nitekim Peygamber a.s. evlenmek isteyenlere yardımcı olunmaması durumunda doğabilecek fesada dikkat çekerek şöyle der: "Size dindarlığını ve ahlakını beğendiğiniz birisi geldiğinde onu evlendirin; eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat meydana gelir"
   Bu bağlamda herhangi bir suç dolayısıyla hapse düşen insanların, yıllarca eşlerinden ayrı tutulmalarının ve bir araya gelmelerine izin verilmemesinin, insanın en temel haklarından birisinin ihlali anlamına geleceği de ortadadır. Nasıl ki bir mahkûma fiziksel işkence yapmak insan haklarına aykırı ise, aynı şekilde mahkûmların uzun süre eşlerinden ayrı tutulması da biyolojik ve psikolojik bir işkencedir. Bu uygulama bir yandan taraflar (eşler) için işkenceye dönüşürken, öte yandan tarafların fahşaya ve fesada yönelmelerine yol açabilmektedir. Bir yönetimin, mahkûm bile olsa her hangi bir insanın meşru bir evlilik içerisine girmesini ve eşleriyle belli periyotlar içerisinde bir araya gelmesini engelleme hakkı olamaz. Böylesi bir uygulama Allah'ın varlığının delilerini (K.K: 30/21) yok etme anlamına gelir.
Yazar:
Mustafa Yıldız
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul