21 Ocak 2018 - Pazar

Şu anda buradasınız: / “Derin Batı”, Karikatür Krizleri ve Biz!

“Derin Batı”, Karikatür Krizleri ve Biz!

"Kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin?"
   Şair, şiiri bu şekilde bitiriyor. Toplumda yer etmiş genel geçer tutumları yeniden düşünmeye sevk eden, sorgulayıcı bir cümle. Belki de bu gibi ikilemler karşısında ihtiyacımız olan tavır da budur. Konumumuzu yeniden belirlemek!..
   Geçtiğimiz ayda İsveç'te bir karikatüristin peygamber efendimize (sav) hakaret içeren karalamaları, düşünce ve ifade özgürlüğü ile kutsal değerlere saygı kavramını yeniden karşı karşıya getirdi. Batı toplumlarında bu ikileme yol açan tek şey, müslümanların mevcudiyeti. Zira onlar için her şey şüphe ve eleştiri konusu olabilir, bunu "açık fikirlilik"le eşdeğer görüyorlar. Bir inancı olan ve onu alay ya da tartışma konusu yapmak istemeyen fertler elbette var, ama yaygın toplumsal tutum karşısında onlar da bu paradigmayı kabullenmiş görünüyorlar. Müslümanlarınsa hayatiyetini devam ettiren, kuralları ve talepleri olan bir Din'leri var! Bunu ne kadar temsil edebildikleri tartışılır olsa da… Ama bu bile, batı toplumunu kıskançlık, öfke ve korku karışımı bir komplekse sokmaya yetiyor.
   İlk karikatür krizini bir hatırlayalım. Danimarka'da Jyllands-Posten'in yayınladığı karalamalar İslam âleminde can ve mal kaybına yol açan olayların ateşleyicisi olmuştu. Ama bunun hemen öncesinde, Danimarka başbakanının Müslüman toplum temsilcileriyle görüşmeyi reddetmesi ve adı geçen temsilcilerin Danimarka'yı İslam dünyasına şikâyet etmesi vardı. Bu kez böyle olmadı. İsveç Başbakanının halkı müslüman ülkelerin büyükelçilerini kabul etmesi, İslam merkezine giderek özür dilemesiyle (ki bu kısmı, batılı internet sitelerinde tek kelimeyle bile geçmiyor!) olaylar baştan yatıştırılmış oldu.
   İsveç'teki olayın başlangıcında, bir okulda düzenlenecek 'köpek' konulu karikatür sergisi için Lars Vilks diye bir adamdan katkı istenir. Bu kişi, İsveç'te dönel kavşaklardan birindeki köpek heykelinin tahrip edilmesine karşı tepki olarak halkın dönel kavşaklara tahtadan köpek maketleri yerleştirmesi modası sırasında bunlardan birini yapmıştır. Fazla özelliği olmayan, kendisini savunanlardan Marshall'ın sitesinde dahi yapıtları "iğrenç" ve kendisi "provokatör" olarak nitelendirilen bu adam, bir açıklamasında ileride Peygamber efendimizi (sav) tasvir eden bir yüzle köpek maketi yapmak istediğini söylemiştir. Her neyse, bu sergi adama aradığı fırsatı verir ve bahse konu olan karalamayı başka eser(!) lerin yanında sunar. Ancak bu karalama, güvenlik gerekçesiyle sergiye konmayacak, diğer galeriler de aynı şekilde kabul etmeyecektir. Bir süre sonra, Nerikes Allehanda adlı yerel bir gazete oto-sansür ve düşünce özgürlüğünü işleyen bir haber eşliğinde bu karalamayı sayfalarına taşır. Bunun üzerine gazete önünde protesto gösterileri, ölüm tehditleri ve Lars Vilks'in yaptığı köpek maketine (normal bir dönel kavşak maketi, yerel lisanla 'rondelhund') saldırılar baş gösterir. Bir kadın ölüm tehditlerinden bir tanesiyle ilgili olarak tutuklanır ve suçunu itiraf eder, ancak örgüt bağlantısı olmadığı ortaya çıkar vs.
   İnternette dolaşan batılı yorumların hemen hepsi müslümanları haksız bulmakta. Halkı müslüman olan ülkelerin temsilcilerine "diktatör uşağı" hitabını uygun gören bir genellemecilik, İslam dini hakkında da kendini göstermekte.  Batılı medya, insanı çileden çıkaran bir ikiyüzlülükle çok değil, bir asırdan az zaman önce işgal ettikleri ve çekildikleri İslam topraklarına, başa getirdikleri işbirlikçiler vasıtasıyla layık (laik mi demeliydik?) gördükleri rejimleri şimdi diktatör olmakla suçlarken, bu tür müptezel karalamalar yapanları da "tutuşturdukları özgürlük ateşi İslam ülkelerini de adam edecek(!) hürriyet kahramanları" olarak lanse etmeyi başarmakta.
   Provokatör grubun ABD kanadından Daniel Pipes, 2006' daki olaylar sırasında sanal alemde yayınladığı yazıda İslam'ın diğer dinler üzerinde tahakküm edici bir din olduğunu ve Müslümanlar diğer dinleri aşağılarken İslama ayrıcalık tanınmasının saçma olduğunu iddia etmişti. İşin ilginç tarafı, hristiyanlığı aşağılamamıza delil varmış gibi altı çizilerek verilen link'e girdiğiniz zaman karşınıza, Şaron yönetiminin birkaç yıl önce Filistinlilere düzenlediği saldırılar sırasında Müslümanların "Nativity" kilisesine sığınması ve sonrasında gelişen olaylar çıkıyor. Haberin kaynağı da şahsın kendisi gibi olmasına rağmen, haberde bazı müslümanların kilisede içki ve sigara içmesi dışında saygısızlık sayılabilecek hiçbir şey bulunmuyor. Evet, kilisede poşet ve eşya, yiyecek gibi görüntü kirliliği oluşmuş ama bunun için herhalde kiliseyi günlerce kuşatma altında tutan İsraillileri sorumlu tutmak gerekir. Aynı makalede Yahudiliği aşağılamamıza kaynak olarak verilen linkte ise Yahudi propaganda kuruluşu ADL (Anti- Defamation League) karşımıza çıkıyor. Yine her zamanki gibi Yahudilik eleştirisi ile Siyonizm eleştirisinin aynı kategoriye sokulması çabasına sahne olan bir site. İsrail bayrağını oluşturan Davut yıldızı'nın çeşitli benzetmelere konu olması, Yahudiliğe saldırı olarak yorumlanmış.
Burada altını çizmek gereken bir nokta var: İslam'ın yeryüzü coğrafyasının önemli bir bölümünde hakim olduğu zamanlarda hiçbir zaman diğer dinler üzerine baskı uygulanmamıştır. Bakara suresi 256. ayeti kerime buna engeldir. Müslümanlık iddiasında bulunandan İslami yaşantı istenir. Hele dinlerini aşağılamaya gelince; bilakis İslam devletinin görevlerinden biri de Müslüman olsun olmasın, tebaasının din emniyetini korumaktır. Sabatayizm'in doğmasına neden olan idam cezası; Hıristiyanlık ve Yahudiliği yozlaştırma suçundan dolayı, Mesihlik iddiasında bulunan bir yahudi olan Sabatay Sevi'ye verilmişti.
   Hudson Din Özgürlüğü Enstitüsü'nden (daha çok misyoner faaliyetlerini din özgürlüğü kapsamında koruma altına almaya çalışan bir kuruluş) Paul Marshall, kavganın ne üzerinde koparıldığının ipuçlarını verdiği yazısında bu konuda batılı ülkeler geri adım atarsa İslam dünyasında sansürcülük ve İslam dışı düşüncelere baskının artacağını öne sürmekte. Bu krize karşı takınılacak tavrın "bir fırsat" olduğunu dile getirirken, Bangladeş'ten kaçmak zorunda kalan Teslime Nesrin ve Mısır'da tutuklanan misyonerler gibi örneklerle kendi tarafından mağdurlar bulmakta.
   Paris merkezli WAN(Dünya Gazeteler Birliği), Irak el Kaide'sinin Lars Vilks'in "boğazını kesene" ödül koymasını (bu tür manipülasyon kokan çıkışlar da ayrı bir konu) kınarken, "Müslümanların incinmesi anlaşılabilir, ancak özellikle İslam global politik tartışmanın bir unsuru iken dileyen dilediğini bu konuda yazabilmeli" anlamına gelen bir açıklama yapmakta.
   İsveç'teki Müslümanlara ait Ramazan Vakfı karalamayı yayınlayanların yanında, yayına karşı kayıtsız kalmayı seçen SEMUS (İsveç'in Laik Müslümanları) adlı kuruluşu da kınamakta.
   Olayların akışını daha çok karşı tarafın tezleri eşliğinde verdim. Zira kutsalımıza saygısızlık konusunda tezlerimiz zaten malum. Oysa karşı tarafın tezlerinde, sadece bizim tezlerimizin nasıl göründüğü değil; ileride nasıl bir tutum takınmamızın daha doğru olacağına dair ipuçları da bulmak mümkün.
   "Derin" Batı
   Avrupa'nın ya da genel anlamda Batı'nın İslam karşısındaki tutumunu belirleyen başlıca iki unsurdan söz edebiliriz: Birincisi, bizlerle uyuşması mümkün olmayan "alt kültür" lerinden kaynaklanan, makul olması gerekmeyen tepkisel tutumdur. Örneğin ibadet etmeniz onlarda saygı uyandırır, ama ayaktan ayakkabının; hele de çorabın çıktığını görmeye tahammülleri yoktur.
İkincisi, tarihlerinde bilimsel ve kültürel alanda Abbasiler ve Endülüs, askeri alanda Selçuklu ve Osmanlı önünde düşülen acziyetlerle beslenen kollektif bilinçaltının oluşturduğu, savunmacı reflekslerden kaynaklanan tutumdur. Yapılan yorumlarda hep İslam'ın her şeyi belirlemek istediği ve Müslümanların kendi dinlerine farklı bir muamele talep ettiklerinden şikâyet edilmesi tesadüfî değildir. Diğer yandan, satır aralarında şu da okunmaktadır: Bu tür provokasyonlarla sadece içinde bulunduğu toplumda mezarlıkta ıslık çalarak korku atmak amaçlanmamakta, İslam alemindeki yandaşlarına da mesaj gönderilmektedir. Bu yüzden de olayın hemen akabinde "geri adım atma korkusu" İslamofobi'nin yanında yerini almakta, yapılan meydan okumanın geri tepmemesi için Müslümanlardan gelen tepkiler göğüslenmektedir.
   Biz bu sınavlardan geçer not alabiliyor muyuz?
   Her iki karikatür krizini de bir bilânçoda toplayacak olursak, her şeyden önce müslümanların hamiyet duyguları ve gayretlerine şahit olduk. Peygamberimizin (sav) onuru adına canlarını vermekten çekinmeyen insanların olması, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran İslam alemi adına ümit verici aslında. Ama bütün bunlar acaba anlık öfke, intikam duygusu, hamaset gibi nefsani saiklerle yapılmış olabilir mi? İslami bilincin eşlik etmediği bir eylem, ne kadar fedâkarca yapılmış olursa olsun; maksuda hizmet edebilir mi? Hele olayda hiç suçu olmayan insanlara zarar veriliyor ya da tehdit edilerek İslam'dan soğutuluyorsa, burada bir manipülasyonu görmek zorundayız. 1911'den itibaren batı âleminde peygamber efendimizi (sav) aşağılayıcı çizimler yapılıyor. Bunların en eski ve en meşhuru, Dante'nin cehennem tasvirinde iki cihan serveri Peygamber Efendimiz'i (sav) -guya- bağırsakları dışarı fırlamış azap görürken gösteren resimdir. Bu konu çeşitli kilise mozaiklerinde de -peygamberimizin adı yazılarak- işlenmiştir. Neden şimdi bu gürültü çıkarılmış olabilir? Bunun ardında Müslümanların bugün yenidünya düzeni adına tüm hakları elinden alınmış ve köle bir millet haline getirilmek istenmesinin doğurduğu tepkiyi görmeyi ben de istiyorum. Ancak madalyonun diğer yüzünü görmek istemememiz bize bir şey kazandırmayacaktır: Kitle iletişim araçları ve siyasi güç onların yönetiminde olduğu sürece, ne zaman oturup ne zaman kalkacağımızı da onlar belirlemektedir!
   Haddinden fazla şiddet, gayedeki hikmeti eritirken; makul olmayan talepler de eklenince karşı cepheyi gereksiz yere gitgide büyüttük. Talepler zaten farklı farklı olup, tek bir ağızdan seslendirilmediğinden ciddiye de alınmadı. Kriz sırasında da parçalanmaya devam ettik, Avrupa'daki Müslüman gruplar genel tavırdan kendini soyutlama ihtiyacı hissederken, bizdeki "dinde reform ihalesini" kapmaya çalışanlar gibi bir omurgasız grubun da Danimarka'da filizlenmesine ortam hazırladık. Nijerya'da Hıristiyanları, Afganistan gibi yerlerde kendimizi öldürdük…
   Bu dönem boyunca batı âleminin kendi içinde çok iyi iletişim kurduğunu ve fikir ayrılıklarını büyütmeden, dayanışma ve ortak menfaatlere zarar vermeden erittiğini gördük. Oysa Müslümanlar olarak ortak bir tartışma platformuna en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zaman diliminde, bizler sokaklardaydık. Bu tür krizlere kurumsal düzeyde tepki belirleyecek ve uygun yanıtı verecek ve sonuç alacak hazırlığımızın olmadığı ortaya çıktı. Aklıselim çağrısı yapanlar olmadı değil, ama onlar da uygun bir alternatif duruş sunamadıkları için etkili olamadılar. Ülkemizde Diyanet'in hutbelerde konuyu işlemesi -özellikle incir çekirdeğini doldurmayacak konularla geçirilen Cuma hutbeleri düşünülürse- takdir edilecek bir şeydi, ancak orada da: "İslam dininin yegâne peygamberi Hz Muhammed(sav)" gibi gaflarla bir çuval incir berbat ediliyordu. İslam dininin yüce Allah'ın bugüne kadar indirdiği yegâne din olduğu, Hz. Muhammed'in bunun son peygamberi olduğu söylenmiş olsa, sokaktaki adamın tutumuna da bu, alçakça saldırılara İslam'a yaraşır vakar ve merhametle yaklaşacak ruh hali olarak yansıyacaktır.
   Avrupa'nın bilinçaltını İslam'a karşı dolduran şeytani faktörleri göz ardı edelim demiyorum. Ancak, bu dezenformasyonun panzehiri bizdeyken hiçbir şey yapmamamız anlaşılır gibi değil!.. Avrupa'da yaşayan ve İslam'ı umursamayan, halkı Müslüman ülkelerden gelen göçmenlerle ilgili ne gibi çalışmalar yapılmıştır? Müslüman göçmenler toplumda iyi bir örnek oluşturmak için ne ölçüde fedakârlık yapmaktadırlar? Yoksa yaşadıkları toplumun dilini bile öğrenmeye zahmet etmeden, işsizlik sigortasına fit olarak rahatı mı seçmişlerdir? Kendi toplumlarında tebliğ faaliyeti yürütmek zor geldiği için gece gündüz Türkiye'yi kurtarmakla, gerçekte ise Türk futbol ligi ve günübirlik siyasetini hıfz etmekle mi meşguller?
   Oysa savaş yılları sonrası Avrupa ülkelerinin işgücü ihtiyacı nedeniyle Türklere kapı açması, tarihte Osmanlı'nın elde etmek için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyeceği bir fırsattı.
   Yıldırım Beyazıt 1391'de İstanbul'u kuşattı. Yedi aylık bir kuşatmadan sonra şehrin alınması an meselesi iken, Bizanslılarla anlaşma yolunu seçti ve belki de dünya savaş tarihinin en ilginç anlaşmalarından birini imzalayarak kuşatmayı kaldırdı.. Anlaşmanın hükümleri arasında en dikkat çeken maddeler; İstanbul'da bir Türk mahallesi kurulması, ortasına bir cami yapılması ve kente yerleştirilecek Türklerin davalarına bakmak üzere bir kadı bulunması şartıydı. Nitekim bu mahalle Sirkeci civarında kurulmuş ve anlaşmada yazılı olduğu gibi camisi inşa edilerek, Müslüman Türkler Bizans halkı ile iç içe yaşamaya başlamıştır.
   Rivayete göre Fatih İstanbul'u kuşatmadan önce tebdili kıyafetle (elbise değiştirerek) birkaç kez şehre girer ve surların vaziyetini, Bizans halkının içinde bulunduğu durumu inceler. Bu arada, şehirde Türklerin meskûn olduğu yerlere de uğrar. Bunların birinden bir alışveriş yaptığında, almak için bir başka şey daha ister. Fakat satıcı, "ben siftah yaptım, komşumdan alınız" der. Oradan da bir şey alıp yeni bir şey istediğinde, bu defa o da aynısını söyleyerek henüz siftah yapmayan bir başka esnafa yönlendirir. Bunun üzerine Fatih, "Ben bu insanlarla değil İstanbul'u, dünyayı fethederim" der.
   İşte, İslamlığı nefislerinde yaşayışlarıyla Bizans halkının önce gönlünü fetheden bu insanlar, İstanbul'un fethinin gerçek kahramanları olmuşlardır. Nitekim Bizans'a Avrupa'dan destek gelmesi söz konusu olunca Konstantinopol halkına, "İstanbul'da Latin külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz" dedirten bu insanlardır. Yüzyıllarca İslam'dan hiç nasibini almamış topraklar, serdengeçti gönül erlerinin yerleşmesi ve hal tebliği sayesinde İslam'a ısınmıştır. Ne zaman ki o topraklarda İslami bir toplum çekirdeği oluşur, o topraklar hem fethe hazır, hem de muhtaç demektir.
   "Allah'ın Peygamberlerinden hiç birini ayırmayız" (Bak'ara suresi 285. ayeti kerime meali)
  Günümüzde "gemisini kurtaran kaptan" mantığını hayat düstur yapmış ve Dünya'ya razı olmuş Müslümanların, hele de Musa (as) ve İsa (as) hakkında yapılan onca karikatüre ve aşağılamaya sessiz kaldıktan sonra son İslam peygamberi (sav)' nin resminin yayınlanması gibi fıkhî bir konuda bir bardak suda fırtınalar koparması, takım tutma psikolojisinden başka bir şeyle açıklanabilir mi?  Hatırlarsanız, Rasulullah (sav)'a hakaret içeren karikatürlerin gündeme gelmesinden çok önce, bir İngiliz dergisinin saygısızlık kastı içermeyen ve peygamberimizle ilgili eski yüzyıllarda yapılmış, yüzünü tam resmetmemiş bir gravürü yayınlaması protestolarla karşılanmıştı. Nitekim resmi yayınlayan derginin özür dilemesine karşın, batı insanının bilinçaltını gıdıklayan "bu işte bir yanlış var" hissi, şeytanın iğvasıyla birleşti ve önce Danimarka kökenli karikatürler, sonra İslamofobiyi besleyecek bir sürü hata, sonra zaman zaman aynı nakaratın tekrarlanması derken her şey daha fazla karıştı. "Kurt bulanık havayı sever" kaidesi gereği bu durum tabii ki yapıcı diyalog yerine ötekileştirici ve izole edici tavrı yaygınlaştırmak isteyenlere yaradı.
   Keşke bunun öncesinde tüm peygamberlerin İslam peygamberi olduğu mesajını verecek sahip çıkışı gösterebilseydik!.. Yahu, karikatürleri şiddetle protesto eden Türk Müslümanlarının hangisi acaba daha önce ülkemizde bir gazetede tefrika yapılan, İsa (as)'ın hiç yaşamadığına dair yazı dizisine tepki gösterdi? Bir bankanın yayınevinden çıkan ve Musa (as)'a ve annesine en galiz iftira ve aşağılamaları yakıştıran "sözde" roman ve çizilen onlarca "Kızıldeniz yerine etek kaldıran" karikatürü sindiren mide neden birden hazımsızlık çekmeye başlar ki? Peygamberleri belgesel görünümü ardında reddetmek, gayrı meşru çocuk ilan etmek, mucizeleri alay konusu etmek, halkın itikadını bozmak mı daha tehlikeli eylemlerdir, yoksa bütün Dünya köpekleri bir araya gelip dil uzatsa pislenmeyecek bir deniz olan evvelin ve ahirin seyidi'ne (sav) açıktan dil uzatılması mı? Ne istediğimizi bir netleştirelim: İslam itikadında yetişme şansı elinden alınmasın diye genç dimağları korumak, İslam'la şereflenmemiş olanları güzel örnek olmakla ve olumlu davet metodlarıyla kazanmaya çalışmak mı? Kendini dünyanın kalanından izole ederek, Dünyaya dalmış amaçsız yaşar ve gençliğini her türlü zehire karşı savunmasız bırakırken, "kral çıplak" anlamına gelecek tacizleri tehdit ve nümayişle susturmak mı? Ya da şu sorgulamayı kendimize yaptık mı: Gerçekten bizi bir peygambere hakaret edilmesi mi dehşete düşürmüştür, yoksa Müslüman aidiyetimizden dolayı dışlanma ve sonucunda zulüm görme endişesi mi? Mitinglerde "En dandik marka Danimarka!" diye bağırmakta ya da batılı ülkelerinin sokaklarında soykırım, kafa kesme vb. tehditleri içeren pankartlarla dolaşmakta zerre kadar samimiyet göremiyorum.
   Hayır, bu ümmet; "siz insanlar için yaratılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız" iltifatına mahzar olmuş bir ümmet olarak buna layık değil. Biz, o karalamaları yapan karikatürist bozuntusuna kadar bütün Dünyadan sorumluyuz, tribünlere oynamaya da, korku ve komplekslerimizi dinimize sahip çıkma maskesi arkasından kusmaya da hakkımız yok!
   İmam Gazali: "Peygamber efendimizden (sav) bizim ebu cehilden nefret ettiğimiz gibi nefret eden cahil bırakılmış gayrı Müslimlerin de kurtulması umulur" derken çok farklı bir anlayışı seslendiriyordu. Cahili suçlamak kolaydır ama, cehaletten kurtarmakla görev ifa edilmiş olur.
   İfade özgürlüğü ve kutsala saygı ikileminde yerimiz neresi olmalı?
Yüce dinimiz her tür tutarsızlıktan beridir. Bizler aklımıza eseni yapar ve sonra kendimizi çıkmazlara sokarız. Bu durum karşı tarafla ilişkilerde iyice kendini belli eder.
   Beşeri bir siyasi sistem içerisinde yer alıp, İslam iddiası güderseniz; tabana ve sisteme tamamen farklı mesajlar verir ve İslami sonuca ulaşmak için dinden taviz vermekte sınır tanımazsanız; bir süre sonra her iki tarafa da kendinizi açıklayamaz, gülünç duruma düşersiniz. Bu, yurt içi siyasetten bir örnek. Uluslar arası platformda ise zaten bir siyasetimiz olduğundan söz edilemez. Ancak tutumlarımızı gözden geçirirsek tutarsızlıklarımız hemen göze çarpacaktır. Bunlar da bir süre sonra karşımıza dinimize saldırı ve başka şekillerde çıkmaktadır ki yukarıda bunlara değindik.
   Batı ülkelerinin idarecileri bu tür çizimleri yayınlatmama yetkisinin kendilerinde olmadığını söylüyorlar. Oysa çoğunda, Yahudi soykırımıyla ilgili yorum bile yapmak yasalarla engellenmiştir. Bunun yanında ciddi bir "mahalle baskısı" da vardır bu konuda. Yahudileri azıcık eleştirseniz, antisemit olarak ipliğiniz pazara çıkartılır. O halde oto-sansür bu toplumlarda yok değildir; sadece bize gelince "kötü" olmaktadır.
   Peki, kamuoyu üzerinde etkili olma yolları sadece sansür müdür? O karikatürler kimin imanını zayıflatacaktır? Yayınlansa ne olur? Her şeyden önemlisi, ilayı kelimetullah mücadelesinde bu yapılan edepsizlikleri nasıl lehimize çevirebiliriz? Zira, bunları önlemenin tek yolu, yapanların umduğu sonucun tersini bulmalarıdır. Gösteri ve tehditler hassas noktaya dokunduklarını düşündürmekten başka fayda sağlamaz, hele uluslar arası medyaya servis edilen fotoğraflardaki pankartlara bakarsanız sadece İslamofobi'yi ve bu tür edepsizlikleri yaygınlaştırmaya yaramaktadır.
   O halde, gerçekten yüce dinimizi ve Rasulullah'ın onurunu önemsiyorsak yapmamız gerekenler vardır. Bunları madde madde özetleyecek olursak:
1-Aramızda birlik olmak ve ortak tepkiler vermek,
2-Bulunduğumuz yerde İslam'ı iyi temsil ederek hem hal tebliği yapmak, hem de bizim üzerimizden İslam düşmanlığı yapacaklara koz vermemek,
3- Müslümanlar arasında kültürel faaliyetleri arttırmak ve bu yolda çaba gösteren vakıf, yayın vb. oluşumları desteklemek; saldırıları bu alanı destekleyecek zümreleri ikna etmek için bir fırsat olarak kullanmak
4- Saldırı olduğunda amacını anlamaya çalışarak tersini elde etmek için faaliyetleri arttırmak, mesela Arap - Türk ilişkilerini bozmaya yönelik bir medyatik çaba karşısında Arapça kurslarını yaygınlaştırmak ve kurtuluş savaşına Arapların bilinenin tersi yönündeki katkılarını ön plana çıkarmak. Malezya ile korkutulan topluma Malezya'yı tanıtmak. Bunları kabaca örnek olarak sayıyorum. Bu cümleden olmak üzere Danimarka kaynaklı krize sonlara doğru, İslam aleminde aklı selim'in baskın çıktığına, nümayişlerin yerini peygamber efendimizi (SAV) daha iyi anlama ve anlatma çabalarının aldığına şahit olduk.
5- İslami değerlere yayın yoluyla saldırı olduğunda aynı yayın organında cevap hakkı talep edilmelidir. Ve bu fırsat da ehil kimseler seçilerek çok iyi kullanılmalıdır.
   Sonuçta Allah (cc) nurunu tamamlayacaktır, bu arada biz hataya düşmemek için dilden duayı eksik etmemeliyiz. Abdulkadir Geylanî'nin şu duasıyla yazıyı noktalayalım:
"Allah'ım, ben görmedim ama, Muhammed (SAV)'e kat'î olarak inandım! Beni Cennette O'nu görmekten mahrum etme, sohbetiyle rızıklandır…
   O'nun yolunu tutanlardan eyle beni Rabbim. O'nun izzet ve şerefini yücelten, sözünü yükselten-yayan, ahdini ve zimmetini koruyan, ordusuna-davetine yardım eden, O'na tabi olanları çoğaltan, zümresine bağlı, yoluna karşı gelmeyenlerden kıl beni Allah'ım…"
Yazar:
Rıdvan Sevin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul