14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / EHL-İ SÜNNETİN SAHABE TELAKKİSİ

EHL-İ SÜNNETİN SAHABE TELAKKİSİ

Sahabe, Allah Rasulü’nün davetine icabet edip etrafına toplanan ilk İslam cemaatinin müntesipleri, Vahyin nüzûlüne, Hadisin ve Sünnetin vürûduna şahitlik eden ilk iman neslidir. Sahabe Allah Rasulü’yle aramızda köprüdür; dinin en temel iki kaynağı olan Kuran ve Sünnet bize onlar aracılığıyla ulaşmıştır.

 

 

 

Bu husus, Ehl-i Sünneti, -Şia’nın Sahabe eleştirisine karşılık- Sahabe telakkisini bir inanç ilkesi kılmaya itmiştir. Ehl-i Sünnet, Kuran-ı Kerim’i Sahabeden tevarüs ettiğimiz gibi Allah Rasulü’nün Hadisine ve Sünnetine dair bilgisini de başında Sahabenin yer aldığı sened sistemine dayandırmaktadır.

 

Buna karşılık Şia, dinî bilgilerini Sahabe kaynaklı sened sistemi yerine Ehl-i Beyt imamlarının isimlerine atfedilen -biraz mitolojik- rivayet (bilgi) hâsılasına borçludur.

 

Şia’nın, Ehl-i Sünnetten ayrıldığı dinin kaynakları konusundaki sapma Sahabe tartışmalarının baş ve klasik sebebidir. Ancak Sahabe tartışmaları sadece bu çerçeveyle sınırlı kalmamış, son birkaç yüzyılda oryantalistler de işin içine girmiştir. Ekseriyetle Şîî kaynakları referans alan oryantalist çevre, Sahabe konusunda kafa karışıklığına yol açan iddialarda bulunmuşlardır. Gerek oryantalist tezlerden etkilenen gerekse mezhepleri takrib projesi zımnında serpilmekte olan Şia sempatizanlığı vesilesiyle Türkiye’de İslamcı entelektüel kesim içinde de Sahabe algısında ürkütücü bir bulanıklık baş göstermiştir.

 

İş bu makalede Ehl-i Sünnetin Sahabe telakkisinin konu ediliyor olması böyle bir arka plana dayanmaktadır.

 

 

Sahabî Kimdir?

 

 

Bu soruya genel olarak Hz. Peygamber Efendimiz’e yetişmiş ilk iman nesli diye kabaca cevap vermek mümkün. Pek tabi, ortalama bir müslümanın Sahabeden anladığı da anlaması gereken de budur.  

 

Ancak konuya daha hususi bir zaviyeden baktığımızda durum değişiyor. Sözgelimi Sahabenin kaynağını oluşturduğu hadis senetlerinin incelenmesi, kendilerinden nakledilen görüş ve fetvaların bağlayıcı olup olmadığı gibi bir kısım usulî/teknik konular Sahabe tanımını bir mesele haline getirmiştir. Nitekim âlimler arasında Sahabenin kim olduğu hususunda ihtilaf olduğu malumdur. Muhaddislerin Sahabeden anladığıyla usul-i fıkıhçıların Sahabeden anladığı farklıdır.

 

 

Muhaddislerle usulcüler arasındaki farka geçmeden önce Sahabe kelimesinin sözlük anlamına değinmemiz ihtilafı daha sıhhatli anlamamıza da yarayacaktır. Sahabe, sohbet kökünden türer, arkadaşlık, beraberlik anlamına gelir. Sahabî, tıpkı sâhib kelimesi gibi arkadaş anlamına gelir ve çoğulu Sahabedir. Sâhib kelimesinin çoğulu ise dilimizde de kullanılan ashâbdır.

 

Muhaddislere göre sahabî, Allah Rasulü’nü gören müminlerdir. İster az ister çok olsun, Allah Rasulü’nü herhangi bir süreliğine gören her mümin sahabîdir. Teknik olarak burada muhaddislerin ileri sürdüğü bazı şartlar olsa da kabaca muhaddislerin Sahabî dendiğinde anladığı budur. Teknik detaylar makalenin kapsamı dışında olduğundan onlara girmiyoruz. Usulcülere göre Allah Rasulü’nü görmek kâfi değildir. Bunun yanında onunla bir süre beraber olmak, yanında, yakınında bulunmak da gerekir. Bu sürenin ne kadar olduğu hususunda her ne kadar bir kısım görüşler ileri sürülmüş olsa da genelde kabul gören bunun belli bir miktarla kayıtlanmamasıdır. Şu kadar var ki, örfte, günlük dilde kendisine Allah Rasulü’nün arkadaşı denecek kadar onunla beraberliği olan her mümin sahabîdir.[1]

 

Muhaddislerle usulcüler arasındaki bu fark onların ihtisaslarıyla alakalıdır. Muhaddisler bölge bölge rivayet toplayarak Allah Rasulü’nün hadislerini cem işine yoğunlaşmışlardır. Rivayetlerin cem’i açısından Sahabe tanımının geniş tutulması daha elverişlidir. Aksi takdirde usulcülere göre Sahabî sayılmayan birçok isim cerh-tadil ölçülerine göre sorgulanacak, belki rivayetler taz’îf edilerek kıymeti düşecek. Keza Sahabe mürsellerinin kabulü konusunda ortak kanaat olduğunu düşünürsek, usulcülere göre Sahabî sayılmayan bazı isimlerin mürselleri tartışmaya açılacaktır.

 

Usulcüler ise sözkonusu rivayetleri genel fıkıh ilkeleri/kıyas ışığında değerlendirip bunlardan haram-helal, sahih-fasid, caiz-gayr-ı caiz gibi hükümler çıkarmakla meşgul olduklarından rivayetlerin cem’inden çok fıkh/fehmiyle alakalıdırlar. Bu açıdan özellikle fakih Sahabîlerin rivayetlerini merkeze alarak bir Sünnet konsepti oluşturmaya ehemmiyet verirler. Dolayısıyla bir an için Allah Rasulü’nü görmüş ve ondan bir söz rivayet etmiş kimselerin rivayetleri ikinci plandadır ve zaman zaman fakih Sahabilerin rivayetleriyle yahut öncülüğünü yine fakih Sahabilerin yaptığı bölgesel fıkıh ekollerinin tevarüs ettikleri fıkıh/Sünnet bilgisiyle çatışabilmektedir. Özellikle Sahabe kavline/fetvasına önem veren fıkhî mezhepler bakımından bu durum bir soruna dönüşebilmektedir.

 

Tamamen usûlî arka plana oturan bu ihtilaf günümüz Sahabe tenkitçileri için bir istismar malzemesi olarak kullanılamaz. Özellikle usulcülerin Sahabe tanımını esas alarak Sahabe hakkında ileri geri konuşmak usulcülerin amaçlarıyla da hassasiyetleriyle de örtüşen bir tavır değildir. Mahza fıkhî mülahazalarla ortaya koydukları tanımı siyasî, ideolojik söylem uğruna manipüle etmek, başka değil, ilmi, tarihi popülizm uğruna tüketmektir.

 

 

Sahabeye Bakışımız

 

 

Ehl-i Sünnetin Sahabe konusundaki duruşunu resmeden bir vesika olarak İmam Tahavî’nin bugün “el-Akîdetü’t-tahâviyye” diye bilinen akîde metnindeki ilgili pasajı buraya taşıyabiliriz.

 

“Allah Rasulü’nün Ashabını severiz. Onlardan herhangi birinin sevgisinde ifrata kaçmayız. Onlardan herhangi birinden teberrî etmeyiz. Onlara buğzedene, onlar hakkında kötü söz söyleyenlere buğzederiz. Onları ancak hayırla yâd ederiz. Onları sevmek dindir, imandır, ihsandır. Onlara kin gütmek küfürdür, nifaktır ve tuğyandır.”[2]

 

Bu metin, İmam Tahâvî’nin kitabın başında ifade ettiği üzere hanefî mezhebinin kurucu imamları olan İmam Ebu Hanife, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in görüşleri özelinde Ehl-i Sünnet itikadını ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır. Dolayısıyla yukarıdaki cümleler bize sadece İmam Tahâvî’nin değil ayrıca sözkonusu imamların da itikadî duruşunu sergilemektedir.

 

Bunun yanında daha sonraki yüzyıllarda kaleme alınan gerek hanefî gerekse diğer mezhep ve ekollere ait itikad kitaplarında da benzer cümlelerle karşılaşmaktayız.

 

Buna bir misal olması için şafiî-eş’arî imamlardan İmam Gazzâlî’nin “el-İktisâd fi’l-itikad” isimli eserine müracaat edebiliriz. İmam Gazzâlî’nin bu kitapta serdettiği Sahabe inancını şu cümlelerle özetlemek mümkün:

 

“İnsanlar Sahabe ve Râşid Halifeler konusunda üçe bölündüler: Bir grup onlara (onlardan bazısına) övgüde aşırıya kaçtı. Hatta imamlarının masum oldukları inancına saplandılar. Bir başka grup Sahabeye hücum etti, onlar hakkında yerici sözler sarfetti. Diğerleri ise itidali korudu, orta yoldan şaşmadı.

 

Müslüman itikadda itidal ve iktisaddan[3] şaşmamalıdır. Kuran-ı Kerim muhacir ve ensar hakkında övgü ifadeleri kullanır. Peygamberimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) ashaba dair tevatüre varan tezkiye ifadeleri nakledilir. Şu halde Sahabeye sûi zan yapmamalıdır. Kendilerine dair hüsni zan sınırlarımızı zorlayacak içeriğe sahip rivayetler, mutaassıpların tevilleridir. Bunun için onlar hakkında sahih yollarla nakledilmeyen bu tür rivayetleri toptan reddetmelidir. Sahih yollarla nakledilen rivayetlere gelince bunları tevil etmeli ya da bizim muttali olamadığımız bir özrü/özel sebebi olduğunu düşünmelidir. Ama her halükarda onlar hakkında hüsnüzan sahibi olmalıyız. Bir müslümana hüsnüzan besleyerek hata etmek, ona dil uzatarak isabet etmekten daha hayırlıdır. Susmak, elbette bir müslümanı kötülemek, hakkında aslı astarı olmayan şeyler söylemek, gıybet ve iftiraya kapılmaktan daha selametli bir yoldur.”[4]

 

Burada makalenin ebatlarını düşünerek Ehl-i Sünnetin muteber kaynaklarından sadece ikisiyle yetindik. Sözkonusu alıntıların sadece müelliflerinin şahsî ve mezhebî görüşlerini yansıttığı düşünülmesin. Zira Ehl-i Sünnete ait hemen hemen bütün itikadî-kelamî metinlerde benzer çizgiyle karşılaşmaktayız. Bu bakımdan söz konusu alıntıları Ehl-i Sünnetin görüşüne dair birer delil değil, konuya dair sadece birer misal olarak görebiliriz.

 

Şimdi bu iki alıntıda da görüldüğü gibi, Ehl-i Sünnetin Sahabe konusunda şunları ilkeleştirdiklerini söyleyebiliriz: Muhabbet, hüsnüzan, aleyhlerindeki rivayetleri aslı varsa tevil, yoksa red, haklarında kadirşinas söz yahut sükût.

 

Sahabeye hüsnüzan konusu onlar arasında vuku bulmuş savaş ve çekişmeler zımnında özellikle hatırlanmalı, bu babda varid olan rivayetler karşısında temkini elden bırakmamalıdır. Nitekim İmam Şafiî, “o bir kandı; Allah ondan yana ellerimizi temiz tuttu, biz de dillerimizi temiz tutalım” diyerek[5] aynı ilkenin altını çizmiştir.

 

Ehl- Sünneti bu kanaate sevk eden başlıca iki gerekçe dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi, İmam Gazzâlî’nin de işaret ettiği gibi Sahabeyi tezkiye yahut onların af ve mağfireti bağlamında varid olan Ayet ve Hadislerdir. Allah’ın tezkiye ettiği insanları ta’n etmek doğru olmadığı gibi naslarda, vaktiyle işledikleri günahların affedildiği belirtilen kimseleri yermek de doğru değildir, vebaldir.

 

İkinci gerekçe Sahabenin, İslam’ı sonraki nesillere taşıyıcı kuşak olması hasebiyle stratejik önemidir. Onların ahlak ve şahsiyetine yönelik eleştiriler dolaylı olarak onlar aracılığıyla nakledilen dinin kaynaklarına da raci olacaktır. Ahlak ve şahsiyetlerinden emin olamadığımız kimselerin Allah Rasulü’nden yaptıkları rivayetlere nasıl güvenebiliriz?

 

Bu babda büyük hadis imamı Ebu Zür'a er-Râzî'nin şu sözü manidardır: "Bir kimsenin Allah Rasûlü'nün Ashabının itibarına leke süren sözler sarf ettiğini görürsen bil ki o zındıktır. Çünkü bizim inancımızda Rasûl (sallallahu aleyhi vesellem) haktır, Kur'ân haktır. Bize bu Kur'ân'ı ve Sünnetleri/Hadisleri ulaştıran Allah Rasûlü'nün (sallallahu aleyhi vesellem) Ashabıdır. Onlar Kur'ân ve Sünnet konusundaki şahitlerimizi töhmet altında bırakmak istiyorlar. Ta ki Kur'ân ve Sünnet'e güven kalmasın. Şahitlerimize töhmet duymaktansa onlara töhmet duymak daha doğru olur."[6]

 

Hadis ilimlerinde raviye güven duyabilmek için gerekli ilk şart adalettir. Yani diyanet ve şahsiyetinde güvenilir olmak. Sahabe hakkında itikad-kelam kitaplarına yansıyan bu hüsnü zan ilkesi hadis ilimlerine “Sahabe adildir” prensibiyle geçmiştir.

 

 

Sahabenin Adaleti

 

 

Sahabenin adil olduğu hususunda Ehl-i Sünnetin ittifakı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak buradaki adaleti Şia’nın imamlarına yakıştırdıkları günahsızlık anlamında değil, haklarında ileri geri konuşulamayacağı, Hadis senetlerinde diğer ravilere uygulandığı gibi onların da cerh-tadil sorgulamasına tabi tutulamayacağı anlamındadır.

 

Sahabeyi cerh-tadil sorgulamasına tabi tutmayarak kendilerine diğer ravilerden ayrı bir muamele göstermek anlaşılabilir bir tutumdur. Zira ravilerin cerh-tadil sorgulamasına tabi tutulması, onların günah işleyip işlemediklerini tespit etmek demek değildir. Nitekim adil olduğu söylenen hiçbir ravinin günahsız olduğu düşünülmemektedir. Sadece adalet kriterleri üzerinden ravilerin hadis rivayetinde güvenilir olup olmadığı tespit edilmeye çalışılmaktadır. Sahabe günah işlemiş olsa bile Peygamberimize söylemediği sözü söyleyecek kimseler değildir. Bu, Sahabeyi tanıyan nesillerin tanıklığıyla tescil edildiği gibi tarihen de aksi ispatlanmış değildir.

 

 

Son Söz

 

 

Ehl-i Sünnet hem selefe vefa adına hem de stratejik önemine binaen Sahabe sevgisini ve onlara hüsnüzannı ilkeleştirmiştir. Tenkitçiliğin maraz halini aldığı modern çağda son derece anlamlı ve gerekli bir duruştur bu. Ulu orta tenkitlerle başlayan kadir bilmezlik zamanla sevgisizliğe dönüşmekte, müslümanlığın kurucu nesliyle gönül bağı kalmayan ruhsuz bir nesil türemektedir. Sevgi ve takdir kıtlığı sadece bir gönül meselesi olarak kalmıyor, Sahabede abideleşen İslamî karaktere karşı yer yer burun kıvırıcı yer yer ilgisiz bir ruh halini de besliyor.

 

Sahabenin Allah Rasulü’nün öğrencileri oldukları, İslam’ı onların desteğiyle tebliğ ve tesis ettiği düşünülecek olursa bu marazi durumun Allah Rasulü hakkında da depreşmesi an meselesidir. Ve hatta zaman zaman Sahabe eleştirisi, farkına varılmadan Allah Rasulü’nün şahsiyetini yaralayabilecek kadar ölçüsünü kaybedebilmektedir. Eleştiriye sebep olan söz ya da tavrın Sahabeye özgü bir şey olmadığı, Hadis ve Siret edebiyatı incelendiğinde bunun Allah Rasulü’ne kadar vardığı gözlemlenebilmektedir.

 

Şunu söyleyebiliriz; Sahabe Allah Rasulü’yle aramızda ince bir perde gibidir. Onlara yönelik eleştirinin ucunun Allah Rasulü’ne dokunması an meselesidir. Ehl-i Sünnet bu şuurla hareket ederek tehlikeyi kökten bertaraf etmek uğruna Sahabeye dair hassas ve sakınmacı bir tavrı prensipleştirmişlerdir.

 

 

Dipnotlar

 



1-Talha Hakan Alp, Sahabe tanımındaki ihtilafın sahabe tasavvuruna etkisi, Rıhle, sayı 7, s. 6.

 

[2]- Tahâvî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye, s. 29.

 

[3]- İktisad, ifrat ve tefrit uçlarına karşı orta yolda olmak demektir.

 

[4]- Gazzâlî, el-iktisâd fi’l-itikâd, s. 172-173.

 

[5]- Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, c. 8, s. 380.

 

[6]-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye, s. 93-97.

 

 

SPOT

 

Sahabe, sohbet kökünden türer, arkadaşlık, beraberlik anlamına gelir. Sahabî, tıpkı sâhib kelimesi gibi arkadaş anlamına gelir ve çoğulu Sahabedir.

 

 

(Sahabeyi) sevmek dindir, imandır, ihsandır. Onlara kin gütmek küfürdür, nifaktır ve tuğyandır.”

 

 

Allah Rasûlü'nün Ashabının itibarına leke süren sözler sarf ettiğini görürsen bil ki o zındıktır.

 

 

Sahabe Allah Rasulü’yle aramızda ince bir perde gibidir. Onlara yönelik eleştirinin ucunun Allah Rasulü’ne dokunması an meselesidir

 

Yazar:
Talha Hakan Alp
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul