14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / Ehl-i Sünnet Nazarında Tekfir ve Hakikati

Ehl-i Sünnet Nazarında Tekfir ve Hakikati

Hiç şüphe yok ki, kavram ve ıstılahların insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. İnsanların birbirlerinin murat ve maksatlarını doğru bir şekilde anlayıp analiz etmeleri ancak kavramları vaz edildiği mana üzere kullanmaları ile mümkün olur. Bir insanın iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırt edebilmesi için mutlaka kavramları yerli yerine oturtması gerekmektedir. Bunu yapmadan insanın, ne gereği gibi hakkı tanıyabilmesi, ne de bi hakkın batılın iç yüzünü öğrenebilmesi mümkün olur.

 

İşte bu hakikatten dolayı kavramları doğru bir şekilde analiz etmek ve onları yerli yerince kullanmak insana istikamet sağladığı gibi, aynı zamanda olayları ve insanları değerlendirme hususunda da kendisini hataya düşmekten korur.

 

Yaşamış olduğumuz şu coğrafyada İslamî camianın manasını anlama da hataya düştüğü en önemli kavramların başında hiç kuşkusuz “Tekfir” kavramı gelmektedir. Bu önemli kavramı anlayıp yorumlama da insanlar “tarihte olduğu gibi” günümüzde de üç gruba ayrılmış durumdadırlar:

 

1- İfrat Ehli İnsanlar (Aşırıya Kaçanlar)

 

Bunlar, hiçbir kaide ve kural tanımaksızın işlemiş oldukları “günahlar” nedeniyle müslümanları tekfir edenlerdir. Tarihin en çalkantılı dönemleri, hep bu fikrin temsilcilerinin sahnede olmaları nedeniyle yaşanmıştır. Bunlar “Havâric” diye adlandırılan ekolun müntesipleridir. Bu gün küfre götürmeyen bir takım günahlar nedeniyle müslümanları tekfir edenler de her ne kadar kendilerine bu ismi yakıştırmasalar da onların uzantısı mesabesindedirler. Tekfirdeki menhec ve metotları onlarla bir olduğu için haklarındaki hükümde onlarla bir olacaktır.

 

2- Tefrit Ehli İnsanlar (Olması Gereken Seviyenin Gerisinde Duranlar)

 

Bunlar da Allah ve Rasulü’nün kesin küfür olarak adlandırdığı bir takım amelleri işlemekten geri durmayan, küfürlerinde akl-ı selim iki kişinin dahi ihtilaf etmeyeceği ve güneşin parlaklığı kadar net küfür eylemleri izhar eden bazı şahsiyetleri bir takım batıl tevillere binaen tekfir etmekten uzak duran kimselerdir. Bu kimseler “Tekfirin ne faydası var? Bundan bize ne? Biz mükellef miyiz?” gibi duygusallığı ön plana çıkaran bazı yaldızlı sözlerle kendilerinden istenilen seviyenin çok gerisinde durmaktadırlar. Bu fikir, tarihte “Mürcie Ekolü” olarak kendisini göstermişti. Şimdi ise bu ekol daha etkin olarak ümmet içerisinde kendisini hissettirmektedir.

 

3- Vasat Ehli İnsanlar (Orta Yolu Takip Edenler)

 

Bu gurupta yer alanlar ise ne ilk guruptakiler gibi işlemiş oldukları günahlar sebebiyle müslümanları tekfir ederler, ne de ikinci guruptakiler gibi küfrü açık olan kimseleri tekfirden geri dururlar; aksine onlar, vasat seviyeyi yakalamış oldukları için her hak sahibini hak etmiş olduğu ad ile adlandırırlar. Bu guruptaki insanlar Kur’an ve Sünnetin öğretilerini birbirinden ayırmadan telakki ettikleri için tenakuza düşmeyerek orta bir yolda ilerlemişlerdir. İşte bu yolun sahipleri Sünnet yoluna ittiba eden mutedil kimselerdir.

 

Tekfir Şer’î Bir Hükümdür

 

Bu gün bazı çevreler tekfir meselesini sulandırmakta ve ona olmadık manalar yüklemektedirler. Kimileri bunun çok anlamsız bir şey olduğundan dem vururken, kimileri de ifrata kaçarak tevhid ehli insanları bile hiçbir kaide ve kural tanımaksızın din dışına itmektedirler. Oysa tekfir, dinin diğer hükümleri gibi bir hükümdür. Nikâh, talak, köle azadı ve benzeri diğer fıkhî meseleler nasıl ki şer’î ahkâmdan ise, tekfir de aynı şekilde şer’î ahkâmdandır.

Şafiîlerden Takiyyuddin es-Subkî (rahimehullah) der ki: “Tekfir şer’î bir hükümdür. Onun sebebi ise, ya Allah’ın rububiyet ve vahdaniyetini inkâr etmek ya (peygamberlerin) peygamberliğini reddetmek etmek veya şari’nin, küfür olduğuna hükmettiği söz ve fiil(lerden birini işlemek)dir.”[1]

İmam Gazzalî (rahmetullahi aleyh) de “Faysalu’t-Tefrika” adlı eserinde benzeri ibarelerle tekfirin şer’î bir hüküm olduğunu belirtir.[2]

Hanbelîlerden İbn Teymiyye (rahimehullah) ise şöyle der: “Tekfir şer’î bir hükümdür ve ancak şer’î delillerle sabit olur…”[3]

Yaptığımız nakillerden de anlaşılacağı üzer tekfir başı sonu belli olmayan, kural ve kaidesi bilinmeyen sıradan bir mesele değildir; aksine dayanağı Allah ve Rasûlü olan dinî bir hükümdür. Dolayısı ile tekfir, şartları oluştuğu ve engelleri kalktığı zaman uygulanması gerekli olan bir vecibedir; ama eğer şartları oluşmamış ve engelleri kalkmamış ise o zaman herkesin eline alıp oynayabileceği bir mesele de değildir. Böylesi bir durumda yalnızca buna ehil olanların konuşup karar vermesi gerekir. Tekfirin şartlarını, sebeplerini, engellerini ve diğer kural ve kaidelerini bilmeyen kimselerin bu mesele hakkında ağızlarını tutmaları ve haddini bilmeleri gerekir. Miras taksimatının nasıl yapılması gerektiğini bilmeyen bir müslüman nasıl ki miras hakkında konuşamıyorsa, aynı şekilde tekfirin şartlarını, sebeplerini, engellerini ve kaidelerini bilmeyen bir müslüman da onun hakkında konuşup hüküm vermemelidir. Aksi halde küfrü reddedip Allah’a iman etmiş bir kulu haksız yere dinden çıkmış sayarak her an Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve selem)’den nakledilen korkutucu hadislerin muhatabı olabilir.

Tekfir Kuralları İslam’ı Kesin Olarak Sabit Olmuş Kimseler Hakkında Uygulanır

Tekfir meselesinde doğru bir sonuca ulaşabilmemiz için tekfire dair ulemanın zikrettiği tüm kaidelerin İslam’ı yakinen sabit olan kimseler hakkında geçerli olduğunu bilmemiz gerekir. Bu aslın bilinmemesi, tekfire dair zikredilen kuralların müslüman/kâfir ayırt edilmeksizin herkesin üzerinde tatbik edilmesine ve doğal olarak aslen kâfir olan kimselerin müslüman olarak isimlendirilmesine yol açacaktır. Böyle bir hataya düşmemek için verdiğimiz bu başlığın iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Konuya dair Ahmed Bukrîn der ki:

 

“Ehli Sünnet, küfre düşürücü bir bidat işleyen kimselere günah veya küfür hükmü verme ile kendisinden bir bidat sadır olmuş İslam’ı kesin olarak sabit olan muayyen bir şahsa günahkârdır, fasıktır veya kâfirdir diye hüküm verme arasında kesinlikle ayırım yapar…[4]

 

Yani kendisini şirk ve küfür bidatinden arındırmamış sıradan insanlarla, şirkten kendisini temizlemiş, küfrü reddeden ve Allah’ın dinine teslim olmuş insanların arasında mutlaka bir ayrım yapılması gerekmektedir. Bu, Ehl-i Sünnet yoludur. Aksi bir tutum sergilemek Ehl-i Sünnet yolundan ayrılmak demektir.

 

Günümüz Türkiyesinde bu mesele hakkında içerisine düşülen hatalardan birisi  -belki de en önemlisi- işte budur. Bazı kardeşlerimiz, Allah’ın dini ile uzaktan-yakından alakası olmayan, şirki ve küfrü artık normal gören, sözlerinde, fiillerinde ve inancında onlarca şirk uzantısı olan “müşrik” insanları “Kavidu’t-Tekfir/Tekfir Kuralları” ile muhatap tutarak onları tıpkı İslam’ı sabit olmuş, şirk ve küfürden beri olan muvahhid insanlarla bir tutmaktadırlar. Böyle olunca da şirk içerisinde olmaları nedeniyle onlara müslüman demeyen kimseleri “Haricî” veya “Tekfirci” damgasıyla damgalamaktadırlar. Hâlbuki bu ayırımı yapmak -bırakın tekfirci veya Haricî olmayı- ilmin gerektirdiği ve mutlaka uygulanması gereken zorunlu bir kuraldır.

 

Yakînen (kesin olarak) Sabit Olan Bir Şey Şüphe ile Zail (yok) Olmaz.

 

Burada, İslam ulemasının dinin temel ilkelerinden hareketle ortaya koymuş oldukları bir kuralı hatırlatmada yarar görüyorum; zira bu kuralın konumuz ile çok yakından alakası bulunmaktadır. Âlimlerimiz, şöyle demişlerdir:

 

اليقين لا يزول بالشكّ= Yakînen (kesin olarak) sabit olan bir şey şüphe ile zail (yok) olmaz.”[5] 

 

Bu kaide, gerek fıkhî meselelerde gerekse akaitle alakalı konularda gerçektende son derece önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Bu kaideden hareketle fıkhı, akaidi ve daha birçok alanı ilgilendiren onlarca hüküm çıkarılmıştır. Bu kaidenin temel dayanağı Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve selem)’den nakledilen bazı hadislerdir. İmam Müslim, “Sahih”inde şöyle bir rivayete yer verir:

 

Peygamber (sallallâhu aleyhi ve selem)’e namazda iken; abdestinin bozulduğunu zanneden bir adam şikâyet edildi. Rasû­lullah (sallallâhu aleyhi ve selem): ‘Böyle bir kimse ses işitmedikçe veya koku duymadıkça namazdan çıkamaz’ buyurdu.”[6] 

Yine Müslim’in rivayet ettiği başka bir hadiste Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz namazında “üç mü kıldım yoksa dört mü?” diye şüphe ederse, şüpheyi terk etsin ve (namazını)  yakînen (kesin olarak) bildiğinin üzerine bina etsin. Sonra se­lam vermeden önce iki secde eder. Şayet beş rek’ât kılmışsa bu iki secde onun namazını çift yapar. Eğer dördü tamamlamak için kıldıysa bu iki sec­de şeytanı çatlatmak için yapılmış olur.”[7]

İmam Nevevî ilk hadisin şerhinde der ki:

“Bu hadis İslam’ın temellerinden birisi ve fıkıh kaidelerinden büyük bir kaidedir. Şöyle ki: Aksini kesin olarak ortaya koyacak bir şey olmadığı zaman eşyada asıl olan onun asıllığının bekasına (devam ettiğine) hükmetmektir. Sonradan husule gelen şüpheler ona zarar vermez…”[8]

Hadisler, kesin olarak sabit olan bir şeyin şüphe ile zail olmayacağı noktasında son derece açıktır. Bu nedenle biz, İslam’ı kesin olarak sabit olan ve şirki reddettiğini bildiğimiz bir müslümanı şüpheler sonucu tekfir edemeyiz.

 

Sarih İslam’ı Ancak Sarih Küfür Bozar

 

Bu kaide tekfir meselesinin en önemli kaidelerinden birisidir. İslam âlimleri tüm Ehl-i Sünnet imamlarının bu kaide üzerinde ittifak ettiğini nakletmektedirler.[9]

Bilindiği üzere İslam’da hükümler, şek ve şüphe üzere değil, kesin ve yakîn üzere bina edilir. Şüphenin İslam’da yeri yoktur. Kesin bilginin dışında bir şeyle insanlara hüküm verilmez.

 

Bilindiği üzere “sarih” kelimesi sözlükte açık, net, saf ve katışıksız manalarına gelir. Burada ise “kesinlik” manası kastedilmektedir. Dolayısıyla biz “sarih İslam’ı ancak sarih küfür bozar” dediğimizde şu anlaşılmalıdır: Hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kesinleşmiş ve tahakkuk etmiş bir İslam’ı ancak onun gibi kesin ve net bir küfür bozabilir. Böylesi bir İslam’a sahip olan bir kimsenin küfre delaleti kesin ve net olmayan bir amelle din dışına itilmesi asla caiz değildir. Böylesi bir şeyin gerçekleşebilmesi delaletinde ihtimal olan bir küfür ile değil, ancak güneş gibi açık ve net olan bir küfrün sübutu ile mümkün olur. Bunun aksinin söylenmesi ilimden birazcık nasibi olanlar için söz konusu değildir. İmam Şevkanî “es-Seylü’l Cerrâr” adlı eserinde şöyle der:

“Bilinmelidir ki, müslüman bir şahsiyetin dinden çıktığına ve küfre girdiğine hüküm vermeye kalkışmak -elinde güneşten daha açık bir delil olmadıkça- Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kul için olacak bir şey değildir.”[10]

 

Bu hakikatten dolayı bizim bir insanın -gerçektende küfrü reddedip Allah’a iman ettiğini bildikten sonra- kesin küfür değil, ama küfür ihtimali olan bir ameli neticesinde hemen onun dinden çıkmış olduğuna karar vermemiz gerçektende çok zordur. Çünkü mümin bir kuldan iman vasfı ancak hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kadar kesin bir küfür işlemesi ile kalkabilir. Bunun dışında bir şeyle o kuldan iman vasfını kaldırmak bir müslüman için caiz değildir.

 

Meselenin diğer önemli başlıklarını Allah izin verirse bir sonraki yazımızda ele almaya çalışacağız. Selam ve dua ile…

 

 

 

Dipnotlar

 



[1]Ebu’l Hasen Takiyyuddin es-Subkî, “Fetâvâ’s-Subkî”, 2/586. 

 

[2] Gazzalî, “Faysalu’t-Tefrika”, sf. 128.

 

[3] İbn Teymiyye, “Mecmuu’l-Fetâvâ”, 17/78.

 

[4] Ahmed Bukrîn, “et-Tekfir Mefhumuhu-Ahtaruhu-Davabituhu”, sf. 72.

 

[5] Bkz. Abdulkerim Zeydan, “el-Vecîz fi Şerhi’l-Kavaidi’l-Fıkhiyye”, sf. 35.

 

[6] Müslim, Kitabu’l-Hayz, 98. (361).

 

[7] Müslim, Kitabu’l-Mesacid, 88. (571).

 

[8] İmam Nevevî, “Şerhu Sahîhi Müslim”, 4/38.

 

[9] Bkz. “el-İman; Hakikatuhu, Havarimuhu ve Nevakiduhu inde Ehli’s-Sünne ve’l-Cemaa” sf. 122.                                                 

 

[10] Bkz. 4/578.

 

 

Yazar:
Faruk Furkan
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul