14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / ZÜHD

ZÜHD

“Sehl ibn Sa’d es-Sâidî (r.a.) bir adamın Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve selem)  gelip ey Allah’ın Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)   bana öyle bir şeyi göster ki, onu yaptığımda Allah beni sevsin, insanlar da sevsin!

 

 

 Rasulllah (sallallahu aleyhi ve sellem)   ; “Dünyaya ait olanda zahid ol ki, Allah seni sevsin. İnsanların elinde olanı arzulamada zahid ol ki insanlar seni sevsin1

 

 

Din’in aslı, Tevhid’den sonra, haramlardan sakınma ve emredileni yapmaktır. Haram ve helal ile ilgili ilim aynı azmanda insan Allah’a iman ve ahiret gününü tasdik ile doğrudan ilgilidir.  Bu da kalbin ve aklın ilahi kelamda vahyedilen ibretli kıssalara ve ahiretle ilgili sadık haberleri yakinen kabul etmeyi ve dünyadaki amellerini; şeriat ve takva üzere işlemeyi,  Allah’tan iman ve salih amelle sakınmayı gerekli kılar.

 

 

Allah katındakini tasdik; müminin, Allah ve ahiret hakkında kitabında haber verdiği ve Rasulullah’ın da  (sallallahu aleyhi ve sellem)  sünnetinde beyan buyurduğu gibi, ahiret hayatını; dünya hayatından daha hayırlı ve faziletli görmesi demektir...

 

 

Ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmek; İslam’da salih amellerin ve Allah’a nefsi ve malı satmanın ve Allah ile ticaretin en hayırlısını işlemektir.

 

 

Bu da, Allah’a ve ahiret gününe iman ve yakin sebebiyle; ahireti acil olan dünya hayatına tercih etmektir. Âlimlerimiz, Kur’an’da onlarca ayette zikredildiği gibi, Allah’a ait olan mülk âleminde; O’nun verdiği nimetleri, O’nun yolunda hayrı talep, zararlı ve batıl olanı savmaya, yakîn olan ilmi tahsil etmeye ve cehaletle mücadeleye, nefsin afetlerinden, malın ve evladın fitnesinden ve dünya hayatının lezzetinin aldatıcılığının kurtulmak için ahireti irade eden  amel işleyip dünyanın fena bulacağını bilerek Allah’ın verdiği nimetlerle Allah’a yakınlık (vesile)   aramaya  “zühd” demişlerdir.

 

 

Kelimenin kök anlamına baktığımız zaman; Bunun, terkettiğini küçük ve bayağı, kıymet olarak takdire değer olmadığını; bundan daha hayırlı, daha bereketli ve daha güzel olan ve ahirette daha daim ve baki bir hayatın uğruna, Allah’ın verdiği fani mülkü, iktidarı, nimetleri O’nun katında daha hayırlı ve üstün olan uğruna israftan, cimrilikten, hasedden ve şuhh’tan arınma ile terketmektir.

 

 

Böyle bir ahlak, insanda öncelikle; Allah’ı sevmeyi ve O’nun istediklerini O’nun sevdiği ve razı olduğu yol ve hidayet üzere ve Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) de   güzel örnekliği ve hidayetine tabi olarak işlemeyi, iradeyi müstakim kılmayı, niyetleri tashih etmeyi, amelleri Kitap ve Sünnet üzere ve ihlâsla işlemeyi dünyaya tercih etmenin faziletini öğretir.

 

 

İhlâs: Nefsin şehvetlerine ve hevanın istekleri ve saptırmalarına ve dünya hayatının fena bulan lezzetleri karşısında henüz tecelli etmemiş olan ahiret nimetlerini elde etmede sabır göstermektir.

 

 

Sabr; dediğimizde de, ibtilalara ve imtihanlara sabretmeyi ve Allah katında olanı kırılmaz ve sapmaz bir iradeyle, talep etmeye devam etmek demektir. Dünyayı irade -dünyayı hayatın gayesi bilmek ve ahiretten yüz çevirmek- etmek, Allah’a ve ahiret gününe sadık bir imanı gündemden çıkarmaktır.

 

 

Bu da “zühd”ün aksine Vahyi; yani Allah’tan gelen hidayeti anlayamama ve Allah’ın hüdasından yüz çevirmedir. Bu da iradeyi Allah’ın rızası ve hidayetiyle yönlendirme değil, hevasını ilah edinmedir. Müslüman’ın ahiretten yüz çevirme ve ahiretteki nimetlerin ve azabın hakikatından gafil olması, nisbetinde hayatı, helalden, istikametten ve akidesi tevhidden uzaklaşır.

 

Zira takva, müminin amellerinin gayesi ve dinde sebat üzere olmasının sebebi ve vesilesidir. Salih amellerin kabulünün şartı ihlâs üzere olmasıdır. İhlâs takvanın alametidir. Zühd, sözde ve amelde Allah’ın rızasını irade etmek ve fuzuli olandan; yani mü’minin dinini ilgilendirmeyenden ve ahirette imanına bir fazilet ve hayr kazandırmayandan uzak durmasıdır. Demek ki bu zaviyeden baktığımızda “zühd” sadece ahlakî bir duruş değil, aynı zamanda selim bir kalple ve raşid bir akılla davranışlarının esasını ve gayesini belirlemek ve ahiret ile dünya arasında şek ve şüphe içinde olmak yerine, yakin ve sebat üzere olmaktır.

 

 

Zühd; iman ve takva olanda ziyade ve dünyaya ait olanda şeriatının hududunu gözetme ve mubahında israfa gitmemeyi fıkhetmenin adıdır.

 

 

Zühd; insan iradesinin, terbiyesi, kalbin ıslahı ve iradelerin bir tek irade uğruna tanzim edilmesi ve kullanılmasıdır. O da zahirde ve batında Allah’a itaat etmektir. 

 

 

Zühd; kalbin iradesini Allah’ın hidayeti üzere kılmak ve nefsin şehvetlerinden ve iradenin tuğyanından kurtuluştur.

 

 

Zühd; kalbin hevaya uyan aklın tasallutundan, kalbin yakini ve hidayetin nuru ile kurutulmaktır. Öyleyse “zühd” dünya ve nimetlerinden yüz çevirme değil, dünya nimetlerinde heva ve nefs sebebiyle tuğyandan beraat ve dünya nimetlerinde Allah’a itaat ve iman olanı aramadır. Bu da salih olan ameldir. Salih ameller “zühd”ün meyvesi ve hakikatının delilidir. Kulun dünyada helal, temiz ve caiz olanda, ahiret hesabına yüz çevirmesi ise “zühd” değildir. Zira bu, Allah’ın kullarına helal kıldığı nimetlerden ve ziynetlerden yüz çevirmeyi gündeme getirir. Allah ise, nimetlerini kendisine şükredilmesi için bizlere vermiş ve bu nimetlerde bizden de Rububiyetinin hakkı olan itaati ve şükrü istemiştir. Bu da yine O’nun kullarına olan bir lütfudur.

 

 

Dünya ve içindekileri Allah için istemek ve Allah için terk etmek, “zühd”ün esas kaidelerindendir. “Zühd” bir diğer bakıma “yakin”in tercümesidir. Yakin ise, kalpte hakikaten Allah’tan başkasının iradesini müessir ve hâkim kılmamaktır.

 

Ömer’in Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)   ile arasında geçen bir konuşma; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)  ’in Allah’ın Rasulü olmasına rağmen ve kendisine va’delilenin gerçekleşeceğinin sadık olduğunu bilmesine rağmen, o günün dünya despotları ve İmparatorlarının içinde bulunduğu nimetleri ve geçici izzeti nasıl tefsir ettiğine güzel bir misalidir.

 

 

Rasulullah  (sallallahu aleyhi ve sellem)  bir gün hasır üzerinde uyuyordu. Hasırın kamışları vücudunda izler bırakmıştı. Ömer bunu görünce ağlamaya başladı. Rasulullah  (sallallahu aleyhi ve sellem)  Ömer’in ağladığını görünce, seni ağlatan nedir diye sordu. O da Kisra ve Kayser’in hangi nimetler içinde olduğunu biliyorsun. Sen Allah’ın Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)   olduğun halde böyle bir durumdasın deyince; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)   dedi ki: Sen dünyanın o ikisinin ve ahiretin de bizim olmasından razı olmaz mısın?”2

 

Bunun içindir ki Rasulullah (s.a.s.) ve Ashabı bize “zühd”ün en güzel örnekleridir.

 

 “zühd” batılı irade etmenin ve riyanın zıddır. Zühd, riyaya ve insanların nifak ve riya içeren saygılarını karşısında insanın nefsini Allah’a satması ve yaratılmışların iradesinden ve onların hevasından ve sahte ve yalan olan vaadlerinden yüz çevirmesidir.

 

 

 

Bunun içindir ki Allah Azze ve Celle Kitabında şöyle buyurmuştur:

 

 

“De ki: Dünyanın tadımlığı [dünyadan tat almak] çok azdır, hâlbuki ahiret ittika edenler için daha hayırlıdır.” (Nisa, 4/77)

 

 

“Sizin elinizde olan olan bitecek Allah katında olan ise bakidir.” (Nahl, 16/96)

 

İlim ve amelin sıhhati, istikamet üzere Allah’ın rızasını dilemektir, Allah’ı dilemedikçe ve O’nun katındakini hevasına tercih etmedikçe insan Allah’ın ilmini ve vahyini fıkh edememiştir.

 

 

Ahmed İbn Hanbel “zühd”ü üç sınıfa ayırırdı:

 

 

1. Haramları terk etmek; bu “avam”ın zühdüdür.

 

2. Helal olanın fazlasını terk etmek; bu “havas”ın zühdüdür.

 

3. İnsanı Allah’ı zikretmekten alıkoyanı terk etmek; bu da “arifler”in zühdüdür.

 

 

Dipnotlar

 

1- İbn Mace, es-Sunen: 4102; el-Beyhâkî; Şuabu’l-İman:10043;et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr:5972

 

2- Buhari, Müslim  

 

 

 

Yazar:
Mehmet Emin Akın
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul